Mızıkçı / Uğur Ünen

Çocuklar gülüşerek oyunlarını oynarlarken o bir köşede üzgün üzgün onları izliyordu. Lanet olasıca oyuna yine dâhil edilmemişti. Ağlayacak değildi. Zaten bu duruma az çok alışmıştı. “Ben mızıkçı değilim,” diye yakınıp..

Mızıkçı / Uğur Ünen
Yayınlanma: Güncelleme: 137 views

Çocuklar gülüşerek oyunlarını oynarlarken o bir köşede üzgün üzgün onları izliyordu. Lanet olasıca oyuna yine dâhil edilmemişti. Ağlayacak değildi. Zaten bu duruma az çok alışmıştı. “Ben mızıkçı değilim,” diye yakınıp durmak da manasızdı. Adı mızıkçıya çıkmıştı bir kere. Aslında kendisi bile böyle olduğuna inanmıştı. İşte bu tam da kendini gerçekleştiren kehanetti.

“Şişko, baksana!” diyerek alay edercesine seslendiler. Mızıkçı denildiği yetmiyormuş gibi bir de şişko diyorlardı böcek yüzlüler. Ne yapsın, tatlıyı çok seviyordu. Neyse onlara dönüp şöyle bir bakış atarken pat diye suratına topu yapıştırıverdiler. “Sizi var ya!” diye çıkışsa da bu onların umrunda değildi. “Hıh!” demesiyle küsüp gitmesi bir oldu. O giderken arkadaşları arkasından gülmeye devam ediyordu. Yıllar sonra sokakta oyun oynayan son çocuklar olduklarını fark edip biriktirdiği iyi kötü her anının ne kadar değerli olduğunu kavrayacaktı.
Muhlis nam-ı diğer mızıkçı, çocuk parkındaki dondurmacıya doğru koşturup “Sade çikolatalı dondurma alabilir miyim?” dedi. O esnada muhallebici avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bir başkası “Elma şekeri,” diyordu. Sadece yirmi beş kuruşu vardı. Bir elma şekeri alabildi. Tam kütür kütür ısırıp yiyecekken ellerinde minik taşlarla arkadaşlarının ona doğru koştuklarını fark etti. “Eyvah!” deyip kaçarken elma şekeri elinden düştü. Bir eyvah da elmaya geldi. Parktaki telefon kulübesine saklandı. Jeton atmadan çevirmeli telefonla bir yeri arıyor gibi yaptı. O sırada arkadaşları etrafını sardı. “Çıksana! Hadi çıksana korkak korkak,” lafları kahkahalarına karışıyordu. Oyun anlayışları gerçekten sinir bozucuydu. “Gidin başımdan, gidin!” diye haykırsa da aldırış etmiyorlardı. Kulübenin sürgülü kapısını açmayı başarıp minik taşları tam üzerine atacaklarken bankta oturan yaşlı bir adam “Çocuklar ne oluyor orada, bırakın bakayım elinizdeki taşları,” diye uyardı. Çocuklar ağızlarında bir şeyler geveleyerek uzaklaştılar. En arkadaki eliyle onu işaret ederek “Sen göreceksin!” dedi. Muhlis’i korkutmaya çalışmaktan geri durmamıştı.

İşte tüm bunları tavan arasında eski bir kutunun içinde yıllardır yapayalnız duran ve ucu kemirilmiş bir çocukluk fotoğrafını eline alıp dikkatlice baktığında derin bir rüyaya dalmışçasına hatırlamıştı. Arkadaşları her ne kadar ona zorbalık etmiş olsa da geçmişi özlemiyor değildi. Çünkü çocukluk arkadaşları asla unutulmazdı. Ayrıca bazıları şu an yaşamıyordu. Kimisi kazada kimisi hastalıktan vefat etmişti. Tavandan damlamış su birikintisine doğru baktı. Yansımasını seyrederken asıl mızıkçının hayat olduğunu düşündü.

Hayat öyle bir mızıkçıydı ki Muhlis tam güzel şeyler yaşayacakken her defasında onun binbir emekle kurduğu düş köprüsünü çöktürür, çıktığı merdivenin son basamağına düşsel muz kabuğu koyup tüm basamaklardan gerisin geri düşmesine gülerdi. Yılları öylesine bahtsız geçip gitmişti ki Muhlis’in, o artık nefes aldığına şükreder olmuştu.

Tavan arasından alt kata indi. Eline tozlu masada onu bekleyen defteri ve kalemi aldı. Bir kitap yazıyordu. Yaşıyla aynı olan kırk dokuzuncu sayfadaydı. Tam yazmaya devam edecekken göğsüne geçmiş ve geleceğin bugünü öldürmeyi arzulayan hançeri saplandı. Zaman zaman göğüs sıkışması yaşıyordu. Bu da onlardan biriydi. “Ah hayat, seni mızıkçı! Yine denedin,” dedi alaycı bir ses tonuyla. Ardından gülümsedi. Tekrar yazmaya odaklandı. Anılar her bir yazdığı sözcükte ona yol gösterdi. İyi kötü anılar biriktirmeseydi ve hayat ona mızıkçılık yapmasaydı bugün yazmaya olan aşkı bu mertebede olur muydu? “İşte!” dedi. “Hayat bu yüzden böyle davranıyor, bizler kendimize ulaşabilelim diye.”

Tavan arasından ağlama sesleri duydu. Yukarı bakıp fısıldadı: “Anılarımın gözyaşları!” Sonra “Hımm, iyi bir kitap ismi olabilir,” diye eklemeyi unutmadı. Başını geri eğerken koridora gözü ilişti. Bir an için çocuk hâlinin gülümseyen bir ifadeyle onu izlediğini sandı. Tekrar baktığında kimsecikler yoktu.

Anıların mağaradan çıkıveren yarasa sürüsü gibi birdenbire üşüşmesi, fotoğraf albümüne dokunmasına vesile oldu. Eski fotoğraflara baktıkça duygu girdabına düşüyor, başı dönüyordu. Gözlerini bir anlığına kapadı. İçli içli nefes alıp verdi. “İşte mızıkçı hayat sen sadece anılardan ibaretsin,” diye içinden geçirip yazmaya devam etmek için masaya doğru ağır ağır yürüdü.

Uğur Ünen

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.