Ölü Canlar / Heybet Akdoğan

ÖYKÜ

Ölü Canlar / Heybet Akdoğan
84 views

Ders yeni bitmişti. Üniversitenin salonunda kısa bir tur attı. Yürümek istemiyordu. Hem çok sıkıcı bulduğu dersin etkisinden hem de yıllardır rutin geçen öğretim hayatının sıkıcılığından artık iyice bunalmıştı ve bunalmışlığı büyük bir yorgunluk olarak üzerinde taşıyordu.

Büyük bir sevinçle kazanmıştı sosyoloji bölümünü. En büyük hayali sosyoloji bölümünü bitirip büyük bir sosyolog olmaktı. Toplumlar hakkında düşünmek ve insanlara faydalı olmak istiyordu. Üniversitenin salonu kalabalıktı. Dersi kaynatmış öğrenciler; hiçbir amacı olmadan sadece bölüm bitirmek için vakitlerini eğlenmekle geçiren arkadaşları ve hayattan bıkmış öğretmenler salonda geziniyorlardı. Hocalarına bakındı! Sözde bilim insanlarıydılar. Bilimle uğraşan, bilimsel düşünen ve etrafındaki öğrencilerine enerji vermesi gereken hocalardan eser yoktu. Üniversitede bilimle uğraşan ve öğrencilerini bilimle yoğrulmuş bir dünyaya hazırlamak isteyen öğretim görevlilerinin sayısı oldukça azdı. Genelde hocaların bilimsel sorumluluklarından önce akıllarında olan, üniversitedeki öğrencilerin sayısı ve her ay alacakları maaşlarıydı. Aklındaki sorular bilincini rahat bırakmadığı için çoğunlukla sessiz yerlerde; ya da tek başına düşünmeyi yeğliyordu. Düşündükçe hafifliyor,  hafifledikçe yeni sorular kendisine yeni sorumluluklar yüklüyordu. En son katıldığı derste  toplumsal ilişkiler ve birey konusunu işlemişlerdi. Sosyoloji öğretiminin müfredat sınırları gereği, resmi düşüncelerin ötesine geçmeyen ders anlatımı, kendisini topluma ve insana yabancılaştırmak için harcadığı vakitten ve yıllardan başka bir şey ifade etmiyordu.

Karşısına bakınca salonda ilk gördüğü masaya oturdu. Karşı masada sadece iki arkadaşı fısıldaşarak konuşuyordu. Hava sıcak olduğu için neredeyse bütün öğrenciler soluğu bahçede almışlardı. Bahçedeki öğrencileri o an hayal etti.  Üniversite arkadaşlarının bahçedeki gülüşmelerini, dedikodu muhabbetlerini ve farkında olmadan birbirlerine ne kadar zarar verdiklerini gözünde canlandırarak: “Neden kendimizin acıklı bir karikatürü olmak için çaba harcıyoruz?” diye düşüncelere daldı. “Ağlamaktan, ihanetten ve ölmekten ölesiye korkarken her yaptığımızla; ağlamanın, ihanetin ve ölümün kapılarını aralıyoruz.  Yaşadığımız her an hayatın bir parçasını yok ediyoruz. Yaşadıkça hayatın nobran ve şuursuz canlılarına dönüşüyoruz.” Bir an kendini sorguladı: “Çok mu abarttım ya da fazla mı abartılı düşündüm?” Fakat aklıyla birlikte düşüncelerle tutuşmuş kalbi, sorgulamalarının sekteye uğramasına müsade etmiyordu. Kendi kendine konuşmaya devam ederek: “Dünyada ters giden şeylerin listesini çıkarmaya çalışsam dedi. İçinde insanların payının olmadığı bir terslik veya bir suç bulunur mu? Maalesef diye yakındı. Her şeye… hayata, insanlara, tüm canlılara ve doğaya  zarar veren biz insanlarız. Bizi insan yapan en büyük özelliğimiz olan tecrübe kabiliyetimizi,   arzularımıza kurban ediyoruz. Mutluluklarımızı hazlara ipotek edecek kadar keskin dönüşümler içerisindeyiz. Oysa insanlık tarihimiz bizleri uzun bir süre insan olamadığımız için, insan olarak tarif etmemişti. İnsan olma vasfına erişebilmek için asırlar geçirdik. Bugün ihtiraslarla, menfaatlerle, yalanlarla, savaşlarla ve nefretle büyüttüğümüz bedenlerimiz, geçmişimiz ve bugünümüz artık insanlık tarifine uymuyor. Bu yüzden kendimize göre uyarladığımız insanlığımızın yeni hâli yarınlarımızı şekillendiriyor.

Kaçınılmazlıkların içindeyiz. Kendimizden kaçarken bu kaçınılmazlıkları biz doğuruyoruz. Her şeye sahip olmak istiyoruz sahip oldukça doyumsuz oluyoruz. Tanrı’sı olan bir hayatın değil, doyumsuz olduğumuz her şeyin kuluyuz ve  Tanrı’mız değil, doyamadıklarımız Tanrı’larımız oluyor. Hayat biz kovaladıkça bizden kaçan bir şey artık. Bu gidişle duracağımız da yok! Durmak korkutuyor aslında bizi çok korkutuyor. Çünkü durmak bizim için artık kıyametin ta kendisi! Toplumların bu körelten ritmi, bu arsızca yaşam kurgusu bir virüs gibi iliklerimize kadar işliyor.  Aksayan bir doğallık var mı? Durmadan akan şeyler nasıl bir değişime uğruyor? Farkında değiliz.  Hiçbirinin ayırdında değiliz. Hazza bağlanmış bu hayat döngüsü toplum olarak bizleri boğuyor.

Aksayan bir doğallık var mı? Durmadan akan şeyler nasıl bir değişime uğruyor? Farkında değiliz. Hiçbirinin ayırdında değiliz. Hazza bağlanmış bu hayat döngüsü toplum olarak bizleri boğuyor. Nefes alamayınca da ne yapacağımızı bilemiyoruz hatta nefes almak için birbirimizi boğazlamak istiyoruz. Birileri ölünce; diğerleri yaşar düşüncesi yaşam felsefemize dönüşmüş. Ve sonra o kaçınılmaz vahşet… Kaçamadığımız dehşet gelip yüzümüze çarpıyor. Kısa bir anlığına uyanıyoruz. İllüzyon sona eriyor ve sonra tekrar başlıyor. Toplum olarak, birey olarak ters giden şeylerin suçunu gelecek günlere yüklemeye devam edeceğiz. Ters giden şeylerin başında  ölçüsüzlüğümüzü, yolunu, istikametini yitirmişliğimizi göremeden ve elbette kendimizle yüzleşmeden devam ederek. Oysa hayat nice çıkaracağımız derslerle, sonsuz inceliklerle dolu bir sanat. Acaba bizler sanatkâr olabilecek miyiz günün birinde? Birbirimizden alıp vereceğimiz çok şeylerin olduğunu, her insanın bir yol olduğunu anlayabilecek miyiz?

Hayatın anlamı ve amacı inceden inceye dokunulan bir şey. Her dokunulan şey önemsemediğimiz yahut göremediğimiz ayrıntıların ilmekleriyle dolu. Bu ilmekler yaşamayı, mutluluğu ve huzuru dokuyan ince ilmekler. Dokunuldukça ilmeklere insanın anlamının resmi ortaya çıkıyor. Hayatın yolu yeniden çizilmiş oluyor.” Bitmeyen düşünceleri arasında bir el sağ omzuna dokundu:  “Hasan yine derin düşüncelere dalmışsın.” Hasan kendini silkeler gibi sınıf arkadaşı Emre’yi selamladı. Hafifçe gülümsedi: “Buyur Emre” dedi. Emre: “Hatırlıyor musun eğer sahafçılar çarşısına uğrarsan bana Gogol’ün “Ölü Canlar” isimli kitabını al demiştin. Unutmadan vereyim sana. Hadi şimdi gidelim Hasan. Tekrar ders başı yapacağız. Yeni ders konumuz: Birey ve toplum.”Hasan yorgun bir ah çekerek Emre’ye:”Desene ‘ömrümün her gününü bir kez daha tekrar edeceğim’ dedi” ve Gogol’ün “Ölü Canlar” adlı romanını kalktığı sandalyenin üzerinde bıraktı. Emre: “Neden kitabı sandalyenin üzerinde  bıraktın” diye Hasan’a sordu. Hasan: “Dinleyeceğimiz ders sadece birkaç saatten ibaret” diyerek Emre’ye cevap verdi. Hocalar ve öğrenciler her zaman olduğu gibi sınıflara doluşuyorlardı. Az sonra sınıf kapıları kapandı. Dört duvar arasında öğrencilerin büyük bir çoğunluğu dersi kaynatma heyecanındaydılar.

Sosyoloji hocasının sınıfta attığı adımlar aynı yöndeydi ve beden dili her zamanki gibiydi. Kurduğu cümleler bilincini yormadan dudaklarından dökülüyordu. Bakışları yıllardır gözlerine ezberlettiği yerlere bakıyordu.  Hasan derin bir iç çekerek: “Şu duvarların ve sıraların dili olsaydı da sınıftakilere yıllardır gördüklerimi anlatabilseydiler” diye kalbinden haykırıyordu!

Heybet AKDOĞAN

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.