Hatırlamanın Azabı, Unutmanın Saçması: Modernite Kuşatmasında İki Sürgün: Atılgan ve Camus / Erinç BÜYÜKAŞIK

İNCELEME

Hatırlamanın Azabı, Unutmanın Saçması: Modernite Kuşatmasında İki Sürgün: Atılgan ve Camus / Erinç BÜYÜKAŞIK
Yayınlanma: Güncelleme: 227 views

Modernitenin rasyonel bireyi, Aydınlanma’nın vaat ettiği o berrak ve doğrusal geleceğe değil, kendi zihninin ve tarihin yıkıntılarına uyandı. 20. yüzyıl edebiyatının ve düşünce dünyasının iki devasa kutbu olan Yusuf Atılgan ve Albert Camus, bu trajik uyanışı basit bir yabancılaşma hikâyesi olarak değil, birer ontolojik felaket senaryosu gibi betimlerler. Bir yanda belleği bir infaz mangası gibi ensesinde taşıyan, her köşe başında geçmişin hayaletleriyle çarpışan ve o meşhur “tutamak” arayışında kendi anıları tarafından boğulan Atılgan’ın “aylak” bireyi; diğer yanda ise belleğin, anlamın ve kutsalın olmadığı o tekinsiz boşlukta, yakıcı bir Akdeniz güneşinin altında “saçma”yı (absürt) bir varoluş nişanı gibi selamlayan Camus’nün “yabancı”sı… Bu iki figür, modernite sonrası öznenin parçalanmışlığının en uç sınırlarını temsil eder.

Bu parçalanmışlıkta bellek, bazen bir geri çağırma pratiği, bazen toplumsal bir denetim mekanizması, bazen de bireyi şimdiki zamandan koparan bir yıkım aygıtı olarak işlev görür. Her iki yazarın metinleri, sadece edebi birer kurmaca değil; Douwe Draaisma’nın “zihin metaforları” olarak adlandırdığı o karmaşık hatırlama biçimlerinin bireyi nasıl bir çıkmaza sürüklediğinin arkeolojik kazılarıdır.[1] Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı, Türk modernleşmesinin sancıları içinde bireyin iç dünyasındaki “baba” ve “otorite” gölgesinin yarattığı yıkımı sergilerken; Camus, İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı devasa etik boşlukta insanın “neden intihar etmediği” sorusuna yanıt arar. Her iki evrende de ortak olan nokta, bireyin içinde bulunduğu çağın bir yıkım sahası olduğu ve belleğin bu sahada ya bir yük ya da radikal bir reddediş olarak karşımıza çıktığıdır.

Yusuf Atılgan: Geçmişin İnfaz Ettiği Şimdiki Zaman

Yusuf Atılgan’ın karakteri C., modern şehre yabancılaşmış bir flâneur portresi çizse de, aslında kendi belleğinin infazını bekleyen bir mahkûmdur. Draaisma’nın vurguladığı gibi bellek, verileri masumca saklayan bir depo olmaktan çıkıp, C. örneğinde şimdiyi yutan bir karadeliğe dönüşmüştür. C.’nin tüm varlığı, çocukluğunda teyzesine duyduğu saf sevginin, pederşahi otoritenin (babasının) şiddeti ve cinsel baskısıyla lekelendiği o travmatik ana çivilenmiştir. Saime Tuğrul’un kolektif ve bireysel bellek üzerine yaptığı derinlemesine analizler hatırlandığında, iktidarın (burada baba figürüyle somutlaşan otoritenin) belleği inşa ederken aslında bir özne yıkımı gerçekleştirdiği görülür.[2]

C. için geçmiş, rafa kaldırılmış bir zaman dilimi değildir; aksine şimdiki zamanın içine sızan, onu felç eden tekinsiz bir hayalettir. Babasının “bıyıklı suratı”, C. için her an orada olan, her sevgi arayışını sabote eden ve karakterin kadınlarla kurduğu her teması “utanç” ve “öfke” eksenine hapseden bir imgedir. Bu durum, belleğin bireyi özgürleştirmek yerine dünün mezarına gömen bir kürek olarak kullanıldığının kanıtıdır. C., İstanbul’un sokaklarında dolaşırken aslında kendi travmalarının sınırlarını arşınlar; sinema salonları, pastaneler ve pansiyon odaları, onun için Andreas Huyssen’in “bellek yitimi kültürü” olarak tanımladığı modern amnezi durumunun aksine, birer “hatırlama mekânı” (lieux de mémoire) haline gelir.[3]

Ancak bu hatırlama, bir kimlik inşası değil, bir kimlik çözülmesidir. C., aşırı hatırlamanın (hiper-bellek) getirdiği bir felç durumundan muzdariptir. Her kadın yüzünde teyzesini, her otoriter tavırda babasını bulan birey için “şimdi” yıkılmış, gelecek ise geçmişin kötü bir tekrarına dönüşmüştür. Pınar Melis Yelsalı Parmaksız’ın derlemesinde vurgulandığı üzere, bu tür bir bellek “siyasi”dir; zira bireyin kendi tarihini kurma yetisini elinden alarak onu bir kurban statüsüne sabitler.[4] Bellek burada, geçmişi bugüne taşıyan bir köprü değil, bugünü geçmişin karanlığına çeken bir ağırlıktır.

Albert Camus: Belleksizliğin Çıplaklığı ve Başkaldırı

Camus evrenine geçtiğimizde ise belleğin işleyişi tam tersi bir yöne, mutlak ve çıplak bir “şimdi”ye evrilir. Yabancı’nın Meursault’su, belleksizliğin sınırında, sadece duyularıyla var olan “niteliksiz” bir figürdür. Robert Musil’in Niteliksiz Adam’da dert edindiği, bireyin niteliklerini yitirerek bir işlevler toplamı haline gelmesi sorunu, Meursault’da toplumsal kodların tam reddi olarak karşımıza çıkar.[5] Toplumun ondan beklediği kolektif bellek ve yas ritüelleri (annenin ölümü sonrası beklenen keder ve hatırlama pratikleri), Meursault’nun sarsıcı dürüstlüğü karşısında tuzla buz olur.

Alexandre Abensour’un işaret ettiği Bergsoncu “saf süre” (duration), Meursault’da toplumsal zamanın kesintiye uğradığı bir noktadır.[6] O, dünün suçluluğunu veya yarının kaygısını taşımaz; o, sadece güneşin tenindeki sıcaklığının, denizin tuzunun ve bedenin anlık arzularının gerçekliğindedir. Camus için asıl yıkım, bireyin bu anlamsızlık (absürt) ile yüzleştiği andır. John Foley’nin analiz ettiği üzere, Camus’de absürt, zihin ile dünya arasındaki o kapanmaz uçurumdur ve bu uçurum bellek ile kapatılamaz.[7]

Sisifos, kayanın tekrar aşağı yuvarlanacağını her seferinde hatırlar; bu hatırlama bir trajedidir ancak bu trajediyi bilerek eylemine devam etmesi, yıkımın ortasında kurulan bir zaferdir. Atılgan’da bellek bireyi hapsederken, Camus’de bellek (absürdün hatırlanması) bireyi sahte umutlardan azat eder. Meursault’nun “yabancılığı”, aslında belleğin dayattığı o sahte sürekliliğe karşı bir başkaldırıdır. Bellek, onu bir “evlat”, bir “sevgili” veya bir “vatandaş” yapmaya çalışırken o, belleğin bu kimlikleştirici gücünü reddederek anın çıplaklığına sığınır.

Çağın yarattığı yıkım, her iki yazarda da mekânsal bir yabancılaşmayla somutlaşır. Atılgan’ın İstanbul’u C.’yi yutan, onu isimsiz kalabalıklar içinde daha da yalnızlaştıran bir labirenttir. C. için şehir, teyzesinin kokusunu aradığı ama her seferinde modernitenin soğuk ve bürokratik yüzüyle karşılaştığı bir yıkım sahasıdır. “Tutamak” dediği şey, aslında yıkılan bu dünyada kendine bir bellek noktası yaratma arzusudur. Ancak modern hayatın hızı ve yüzeyselliği, Huyssen’in belirttiği gibi, derinlikli bir belleğe izin vermez; şehir sadece anlık karşılaşmaların ve hayal kırıklıklarının mekânıdır.

Camus’nün Cezayir’i ise, güneşin altında her türlü ahlaki değerin buharlaştığı, tarihin ve belleğin kumlar üzerinde kaybolduğu bir boşluktur. Meursault’nun plajda Arap’ı öldürmesi, bir nefretin veya geçmişten gelen bir husumetin değil, “mekânın ve doğanın” (güneşin yarattığı fiziksel baskı) bir sonucudur. Burada “yıkım”, bireyin rasyonel iradesinin tesadüf ve doğa karşısındaki çaresizliğidir. Meursault için geçmiş yoktur, sadece o anki güneşin kör edici ışığı vardır. Bu durum, belleğin tamamen silindiği bir “yıkım” anıdır. Mekân, belleği barındıran bir “yuva” olmaktan çıkıp, varoluşun saçmalığını yüzümüze vuran bir “boşluğa” dönüşür.

Bireyin varoluş krizi, bu iki uç bellek stratejisi arasında şekillenir. Atılgan’da birey, geçmişin travmatik ağırlığı altında ezilirken bir “niteliksizliğe” sürüklenir; zira kendi iradesi babasının iradesi tarafından çoktan yıkılmıştır. Camus’de ise birey, geçmişin ve geleceğin yokluğunda, anlamsız bir “şimdi”nin ağırlığı altında ezilir. Musil’in karakteri Ulrich gibi, her iki karakter de çağın ruhuna (Zeitgeist) uyum sağlamayı reddederler. Ancak C.’nin reddi bir melankoliye ve içe kapanışa dönüşürken, Meursault’nun reddi bir idama, dolayısıyla bir sona evrilir.

Atılgan’ın şu sarsıcı tespiti krizin boyutunu özetler: “Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır.” C. bu köprüden düşmemek için belleğindeki hayali “B.”yi (ideal kadın/anne/teyze birleşimi) bir tutamak yapmaya çalışır. Camus’de ise köprü zaten çoktan yıkılmıştır; önemli olan düşüş anındaki bilinçli farkındalıktır. Meursault için uçurumun dibi, aslında özgürlüğün başladığı yerdir; çünkü orada artık ne toplumun anıları ne de geleceğin korkuları vardır.

Yusuf Atılgan ve Albert Camus, modern bireyin krizine iki farklı ayna tutarlar. Atılgan, belleğin bireyi nasıl bir “iç sürgüne” dönüştürdüğünü ve bu sürgünden çıkışın yarattığı yıkımı resmeder. Camus ise belleğin ve umudun yıkıldığı noktada, saçmanın kabulüyle başlayan gerçek bir ahlaki özgürlüğün kapısını aralar. Atılgan’da bellek bir hapishanedir, Camus’de ise bellek (saçmanın bilinci olarak) hapishanenin duvarlarını yıkan bir balyozdur.

Bugünün bireyi, hala Atılgan’ın “bıyıklı suratlarla” dolu geçmişi ile Camus’nün “kayıtsız ve çıplak güneşi” arasında bir yerlerde asılı durmaktadır. Eğer bir yıkımdan bahsedilecekse, bu ne sadece geçmişin travması ne de sadece geleceğin belirsizliğidir; bu yıkım, bireyin kendi belleğiyle barışamadığı ve “şimdi”nin saçmalığına tahammül edemediği o tekinsiz boşluktur. Her iki yazar da bize şunu fısıldar: Modernite bizi köksüz bırakmıştır ve bu köksüzlükle baş etmenin tek yolu, ya belleğin yıkıntılarını cesaretle kazımak (Atılgan) ya da o yıkıntıların üzerinde yeni bir başkaldırı dili inşa etmektir (Camus). Bellek, bizi ya dünün kölesi ya da bugünün fatihi yapan o eşsiz sığınaktır.

Dipnotlar
[1] Douwe Draaisma, Bellek Metaforları: Zihinle İlgili Fikirlerin Tarihi, çev. Gürol Koca (İstanbul: Metis Yayınları, 2007), s. 142-156.
[2] Saime Tuğrul, Yitik Bellek: Yas, Kimlik, Yüzleşme (Ankara: Dipnot Yayınları, 2021), s. 88-104.
[3] Andreas Huyssen, Alacakaranlık Anıları: Bellek Yitimi Kültüründe Zamanı Belirlemek, çev. Kemal Atakay (İstanbul: Metis Yayınları, 1999), s. 24-38.
[4] Pınar Melis Yelsalı Parmaksız (Der.), Neye Yarar Hatıralar? Bellek ve Siyaset Çalışmaları (Ankara: Phoenix Yayınevi, 2012), s. 11-25.
[5] Robert Musil, Niteliksiz Adam 1, çev. M. Sami Türk (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2011), s. 210-225.
[6] Alexandre Abensour (Der.), Bellek, çev. Gülçin Kaya Rocheman (Ankara: Fol Yayınları, 2022), s. 115-130.
[7] John Foley, Albert Camus: From the Absurd to Revolt (London: Routledge, 2008), s. 12-45.
Kaynakça
Abensour, Alexandre (Der.). Bellek. Çev. Gülçin Kaya Rocheman. Ankara: Fol Yayınları, 2022.
Atılgan, Yusuf. Aylak Adam. İstanbul: Can Yayınları, 2018.
Camus, Albert. Sisifos Söyleni. Çev. Tahsin Yücel. İstanbul: Can Yayınları, 2010.
Camus, Albert. Yabancı. Çev. Samih Tiryakioğlu. İstanbul: Can Yayınları, 2010.
Draaisma, Douwe. Bellek Metaforları: Zihinle İlgili Fikirlerin Tarihi. Çev. Gürol Koca. İstanbul: Metis Yayınları, 2007.
Foley, John. Albert Camus: From the Absurd to Revolt. London: Routledge, 2008.
Huyssen, Andreas. Alacakaranlık Anıları: Bellek Yitimi Kültüründe Zamanı Belirlemek. Çev. Kemal Atakay. İstanbul: Metis Yayınları, 1999.
Musil, Robert. Niteliksiz Adam 1. Çev. M. Sami Türk. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2011.
Parmaksız, Pınar Melis Yelsalı (Der.). Neye Yarar Hatıralar? Bellek ve Siyaset Çalışmaları. Ankara: Phoenix Yayınevi, 2012.
Tuğrul, Saime. Yitik Bellek: Yas, Kimlik, Yüzleşme. Ankara: Dipnot Yayınları, 2021.

Erinç Büyükaşık

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.