ÖYKÜ
Tavanın beyaz boşluğunda biriken çiğ mavi ışık. Televizyon camından sızan bir parazit. Zihnin kıvrımlarına yerleşen statik bir hışırtı. Pencerenin dışındaki dünya, bitişik nizam evlerin gri cephelerinde donup kalmış. Binalar; birbirinin nefesini kesen, göğüs göğse çarpışan devasa mermer bloklar. Şehrin dar sokaklarında gün, güneşin doğuşuyla değil, soğuk ekranın uğultusuyla başlıyor. Gökyüzü; iki yüksek beton duvar arasına gerilmiş, kirli ve parça parça bir kâğıt şeridi. Meçhul bir el göğü oraya öylesine, yarım bırakılmış bir sürgün gibi asmış. Bu isimsiz mahallede her ev, içindekilerin sızısını dışarı sızdırmayan ama rutubeti en derinine kadar emen dilsiz birer kutu.
Kettle’da kaynayan suyun öfkeli fokurtusu mutfağın darlığında yankılanıyor. Buhar, soğuk fayanslara çarpıp süzülürken mutfak tezgahında kurumuş bir çay lekesi göze çarpıyor. Acı kahvenin dilde bıraktığı o kekremsi, metalik tat. Uyanmak; sadece göz kapaklarını aralamak değil, bu beton tabutun içinde yeniden var olmaya dair nafile bir istek. Dar koridorun duvarları her sabah biraz daha birbirine yaklaşıyor. Betonun soğukluğu tenime değiyor. Odalar birer dar gömlek gibi sırtıma yapışıyor. Askıdaki ceket, omuzları çökmüş bir adamın bitkinliğini taşıyor. Musluğun ucunda asılı kalan su damlası. Düşmekle durmak arasında geçen o sonsuz saniye. Hayat, işte bu saniyelerin toplamı. Bir türlü tamir edilemeyen gıcırdayan parkeler, yan dairenin sessiz takibini anımsatıyor. Faturaların üzerine bırakılan anahtarlık. Metalin masaya vuruşundaki o kesin tını.
Ekranda şehirlere yağan pırıltılı füzeler. Görüntü titriyor. Bir anlık hışırtı. Kıyım durmuyor. Bir binanın yerle bir oluşu. Betonun tozla, tozun insan çığlığıyla karıştığı an. Ekranın karlı yüzeyinde estetik bir kavis. Uzak bir kentin meydanı. Moloz yığınlarının arasında kalmış bir çocuk eli. Kameranın titrek merceği. Saniyelerce süren süzüş. Elindeki porselen bardağın sıcaklığı, yıkıntının altındaki soğukla çarpışıyor. Zihin bulanık. Patlamalar sessiz, ölümcül ve karlı birer görüntüden ibaret. Ancak her sarsıntı karşı apartmanın gri duvarına çarpıyor. Zihindeki ince, gergin yaylar titreşiyor. Barış görüşmeleri. Pürüzsüz masalar. Mermer soğukluğu avuç içlerine kadar ulaşıyor. Kravatlı adamlar. “İnsani koridorlar”. Kimsenin kimseyi kurtarmayacağı gerçeği. Koridorlar; sadece daha düzenli ölümler için açılmış birer boşluk.
Sıkışmışlık. Sığındığın yerin duvarlarının her gece ruhun üzerine biraz daha abanması. Betonun o sessiz, durdurulamaz yürüyüşü. Gece yarısı. Uykunun bölünüşü. Tavanın çatlaklarında füzelerin bıraktığı karlı izleri saymak. Bir sanrı. Karşı binanın beton cephesi aniden dev bir ekrana dönüşüyor. İçerideki porselen bakışlı insanlar, yayını kesilen bir kanalın karıncaları gibi sessizce boşluğa dökülüyorlar. Üst katta koşturan çocuk. Ayak sesleri. Uzak bir kentin üzerine düşen havan mermilerinin ritmik paraziti. Her şey atomlarına ayrılıyor. Kıkırdak, doku ve kemik. Bitmek bilmeyen gürültünün içinde yavaş yavaş teslimiyet. Parlak gelecek idealleri; şimdi bitişik nizam odaların rutubetinde küflenmiş. Gelecek uzun sürer derlerdi. Oysa gelecek, her sabah posta kutusuna düşen soğuk, resmi kâğıtların ve ödenememiş faturaların hızıyla tükeniyor.
Mutfaktaki florasan lamba. Cızzz. Hafızanın karanlık odalarını her saniye yeniden yoklayan parazitli gürültü. Masanın üzerinde tamamlanamayan dosyalar. Yarım kalmış metinler. Hayatın boğazına dolanan ince birer sicim. Karşı odada uyuyan çocuğun düzenli soluğu. Tek net yayın. En sahici sığınak. Uykusuna sızan “geçecek” fısıltısı. Evladın ruhundaki sızıyı dindirmek için uydurulan o en eski, en yaralı dua. İnsan kaç kere ölebilir? Bir ömür içinde kaç kez yeniden doğup, kaç kez aynı gri duvara çarparak ufalanabilir? Her ölenle birlikte, dünyanın taklit edilemez varlığı biraz daha eksiliyor. Düzenin kristalleri, kaosun devinimi içinde her şeyi yeniden organik ve inorganik yaşamlara dağıtıyor.
Gündüzün uğultusunda kaybolanlar. Gece soğuğunda kendi vicdanını bir kumaş gibi dikemeyenler. Dar odalar. Yarım yamalak uykular. Dilsiz boşluklar. Hiç bitmeyen gri basamaklar. Yabancı bir gökyüzünün kurşunî ağırlığını sayıklıyorum. Düş dediğin uyandığında unutulmaya yazgılı bir sis bulutu. Ekrandaki patlamaların dumanı odanın perdelerine siniyor. Genzimi bir parazit gibi yakıyor. Beton yığınının içinde kendi sesini ararken, dışarıdaki dünyanın durdurulamaz hareketi tarafından öğütülüyor. Bir zamanların parlak, jilet gibi gömlekli adamı; plazaların otuz ikinci katındaki dilsiz asansörlerin aynasında kalan bir gölge. Kendi uykusuna bile misafir bir firari. Bu parazitli yayının, karlı sessizliğin ortasında; varlığımın cılız cızırtısını sürdüreceğim. Yarım yamalak uykularda, “asla yeterli olamama” korkusunun boğazıma dolandığı dar boşluklarda… Artık kendi gölgemize bile ağır gelen birer yolcuyuz. Sürgün derimdir. Derinin içinde, her şeye rağmen, kendi hikâyemi kurmaya devam ediyorum. Kalplerimiz bir gün mutlaka, mühürlü kağıtların, dilsiz asansörlerin ötesindeki tozlu yollara karışacak. Hiç bitmeyen çocukluğumuza.
Cama vuran soluk. Pürüzlü bir buğu. Puslu yuvarlağın içinde yorgun ama inatla orada duran gözler. Beton tabutların arasında, kendi sesimi bir pusula gibi kullanıp ilerliyorum. Hayat, sadece izlenen bir ekran değil. Ekranın parazitine karşı yakılan cılız ama sönmez bir mum. Tarih; bizi hissiz izleyişe mahkûm edenleri değil, gürültünün içinde kendi hakikatini aramaktan vazgeçmeyenleri yazıyor. Gelecek uzun sürüyor ama her akşamın sonunda bir yerlerde bir sabah hâlâ bekliyor. Bütün günlerin akşamında, kaçınılmaz son gelip çattığında; kim olduğumuzu belirleyen şey, parazitli seslerin arasından çekip çıkardığımız sahici fısıltımız oluyor. İnsan bir kez başladıysa yaşamaya, yolun sonundaki ışığa kadar, kendi derisini her sabah yeniden soyuyor. Rutubet mührünü bir onur madalyası gibi üzerinde taşıyor.
Yıkıntılar arası. Fırlayan alevler. Isıyı hissedemiyoruz. Sadece ekranın karlı ışığıyla aydınlanıyor yüzler. Vicdan; bir kanalın hışırtısı kadar uzağımızda artık. Belki de yaşam dediğimiz, nafile görünen savaşın sonunda atomlarımıza ayrılana dek, tekil ve taklit edilemez varımızı kaosun devinimi içinde her gün yeniden kurmaktan ibaret. Her şey mevcuttu. Tüm olan bitenin kaydını tutacak bir defterdar bulunmasa da. Karıncalı yayın elbet bir gün dursa da. Sessiz sükûnet ânı.
Saat 4.17. Martıların çatı aralarındaki hırçın çığlıkları başlıyor. Kargalar, karşı binanın saçağına dizilmiş, boğuk sesleriyle sabahı parçalıyor. Aşağıdaki boş arsada bir kedinin keskin, bebek ağlamasına benzeyen miyavlaması yankılanıyor. Kendimize fısıldadığımız her şey, kâinatın geniş hafızasında kendine bir yer buluyor. Karıncalı ekranın sustuğu yerde, o fısıltı başlıyor.
Erinç Büyükaşık
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.