Alaycı Yüzler Duvarı

/ 30 Aralık 2021 / 315 views / yorumsuz
Alaycı Yüzler Duvarı

”İlk taşı en günahsızınız atsın.” Bu söz dökülüyordu dilinden İsa’nın. Kalabalık dağılıyordu omuzlarındaki ağır yüklerle. Şimdiki kalabalıkların pişkinliği ve güce tapmaları. beynimi kemiren kurtçuklar gibiydi. Buna engel olamıyorum. Almadığım ilaçlarım evimde bir yerlerde, üzerinde parmak izlerimin silinmişliği hakimdi. Oysa onların bir suçu yoktu. Doktorumun bir suçu yoktu. Akademik dili ve aktörleri andıran ses tonuyla bana yapmam gerekenleri söylediğinde, beynimin bir yarısı da başka şeylerle meşgul oluyordu.

Nerede olmalıydım ben? Gittiğim her yerde, bulunduğum her ortamda aidiyet duygusundan yoksundum. Hala da öyleyim. Defalarca tekrarlanan nakaratlaşmış sözlerden tiksiniyorum. Yüzler, aynı mimikleri kusuyor üzerime. Ne kadar temizlemeye uğraşsam da kurtulamıyorum kusmuklardan. Sırtımı bankamatiğe dayayıp ısınmak istedim bir müddet. Aslında hava soğuk değildi, üşümüyordum da. Bankamatikler de ısıtmıyordu zaten. Gözlerim, ayakların ileriye adımlayışlarına takıldı. Adımlayan insanlar. Hareketlilik. Sadece can sıkıcılığının izlenimleri. ”Müsaade eder misiniz?” ”Pardon” deyip, kenara çekildim. Adam para çekip uzaklaştı. Ben de yürümeye karar verdim. Kısıtlıydı karar vermeler. Hızlı gidiyordum, sanki bir yere yetişiyormuş izlenimi veriyordum etrafa. Kimin umrundaydı ki.
İsa, genç kadını yerden kaldırdı ve ona bir kaç nasihat edip gönderdi. Kalabalık dağılmıştı zaten çoktan. Benim önümdeki kalabalık ise hala akıyordu. Farklı ayaklar, farklı yüzler. Derinlerden gelen sesi duyuyordum. İnsan kalabalığının arasında yere çömelip, kulaklarımı beton zemine dayadım. Önce bir uğultu gibiydi sonra gittikçe netleşiyordu. Ama anlayamıyordum. Kafamı kaldırdığımda etrafımda toplanan kalabalığı fark ettim. Hepsinde farklı bir ifade, bana bakıyorlardı. Ses yaklaşıyor, insanlar daha da kalabalıklaşıyordu. Kulaklarımı beton zemine dayadım iyice. ‘İlk taşı en günahsızınız atsın’ diyordu, derinlerden gelen ses. Yüksek sesle tekrarlıyordum ben de: ”İlk taşı en günahsızınız atsın.” Defalarca söylüyordum ve insanların şaşkın ifadelerini izliyordum. Polisler gelmiş, kalabalığı dağıtmakla meşgul oluyordu. Ben ise söylemeye devam ediyordum. Polisler üzerime çullanıyor, yaka paça gözaltına alınıyordum. Eylemci zannedip nezarete attılar beni. Eylem miydi yaptığım. Kendi eylemimdi bir nevi. Ama kime ne zararım vardı. Bir kaç işlemden sonra akıl sağlığımın yerinde olmadığına kanaat gösterip saldılar. Aslında biraz daha durabilirdim içerde. Sessizlik iyi gelmişti ruhuma. Yine gürültüye karışıyordum.

Huzursuzluk ensemde nefesini hissettiriyor, dilimde sayıp sövmeler birbiri ardına geliyordu. Ama neye; ya da kime sövdüğümü bilmiyordum. Bir zamanlar bağıra çağıra sövmüştüm birine. Sekiz yaşlarındaydım. Bir kaç arkadaş erik ağacına çıkmış bende aşağıda bekliyordum. Bahçesine girdiğimiz ev, Yarma Hamza dedikleri bir adamındı. Sokağın başına geldiğinde fark etmişti bizi. Kaçıştık. Bir tek Selim kaçamamıştı. Hamza, ensesinden yakaladığı Selim’i dövüyor; biz ise bir şey yapamıyorduk. O an aklıma sadece küfür etmek gelmişti. Bağırarak bildiğim tüm küfürleri etmiştim. Yerden aldığım bir taşı Hamza’ya atmıştım. Taş Hamza’nın başına geldiğinde sendelemiş ve Selim kurtulmuştu. Herkes, elindeki taşları Hamza’ya atıyordu. İlk taşı ben atmıştım ve günahsızdım. Taş yağmuruna tutulan Hamza, daha fazla dayanamayıp eve kaçmak zorunda kalmıştı. Kaçarken de ağzına gelen tüm küfürleri etmişti. Hepimiz gülüşmeye başlamıştık ve oradan uzaklaşmıştık. Geçenlerde karşılaşmıştım Hamza’yla. Yaşlanmış hali içimi acıtmıştı. Yürümekte zorlanıyordu ve o iri halinden eser kalmamıştı. Bana baktı, selam verdi uzaklaşarak gözden kayboldu. Hayatın garipliğini düşündüm o ana. Yaşıyorduk ve ölüme doğru zamanı tüketiyorduk. Ya sonra ne olacaktı: Hiçlik mi; yoksa başka bedenler mi; yoksa başka bir boyutta başka bir yaşam mı? Kırk senem nasıl geçmişti böyle. Bazen çok hızlı, bazen de çok yavaş. Geçmişten hatırıma gelen çok az şey. Ne acı. Mesela, okula başladığım ilk günü hiç unutamam. Öylece durduk yere aklıma gelir, neden bilmem. Bahçemizdeki hanımeli kokularını da hiç unutamam. Ağaçta mahsur kalmamı, bisiklet sürmesini ilk öğrendiğim günü, gece geç vakitlerde birbirimize anlattığımız korku hikayelerini, pazar sabahlarını… hiç unutamam. Geri gelmesi imkansız olan bu yaşanmışlıklar hep hatırıma geldikçe üzmüştür beni.
Eve gitmek istemiyordum bu aralar. Duvarlar sanki başka bir görüntüye bürünüp üzerime saldırıyormuş gibi hissediyordum. Belki de gerçekten üzerime saldırıyorlardı. Belki de benim gerçekliğimdi bu kimselerin görmediği. Ve geçmişin anıları, beni derin bir kedere sevk ediyordu. İzler her yerdeydi. Dokunduğum her eşyada, bir anı canlanıyordu zihnimde. Çıldırırcasına öfke nöbetlerimin bir anında, tüm izleri pencereden atma fikri beliriyordu. Nedense yapamıyordum. Beni engelleyen duygu neydi bilmiyorum ama, bir gün bu duyguma galip geleceğim gibi hissediyorum. Hiçliğin tam ortasında savruluşum, benim bu öfke nöbetleri geçiriyor olmamı gerçekleştiriyordu.
Her yer kalabalıktı, benim yalnızlığım gibi. Her yer anı barındırıyor, izleri gözlerimde büyüyor, bana ölümü cazip kılıyordu. Cesaretsizlik ayaklarımda pranga misali, ağırlaşıyordu. Günah kavramını düşündüm, sonra etik kavramını geçirdim aklımdan. Ahlak, erdem gibi kavramlar belirdi zihnimde. Sonra nihilist bir pos bıyıklı gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Zerdüşt nasıl buyurmuştu: Aldanmayın diyordu boş vaatlere, tutunun dünyaya. İp cambazı düşmek üzereydi; tüm gözler yukarıda. Balkona çıktım. Sokaktaki kalabalığa seslenmek istedim. ”Her şey boş. Uğraşlarınız, koşuşturmalarınız, hiç uğruna çabalarınız. Böyle buyuruyor pos bıyıklı.” Tüm gözler üzerimde. Kimi gülüyor; kimi ”atlama sakın” diye bağırıyordu. İp cambazına özenip balkon korkuluğuna çıkıyordum. Başımın dönmesine aldırmadan yürümeye çalışıyordum ağır adımlarla. Aşağıda belli belirsiz çığlıklar, yukarıda ben. Ölümle yaşam arasında çizgi, profil olmuş ayaklarımın altında uzanıyor. Birazdan merakım bitecek diye, değişik bir sevinç var içimde. Merak. Ya yükseliş; ya da hiçlik. Birinden haberim olacak ama hiçlikten habersiz yok olup gideceğim. Sonsuz bir karanlık. Sonsuz bir boşluk. Sonsuz bir yok oluş. Olmayış…

Sokak sahnesinde insan kalabalığı. Tüm gözler bedenimi yırtarcasına delip geçiyor. Acıya benzer bir durumun etkisiyle ayaklarım titriyor. Düşüşüm acıtmıyor canımı. Balkonun zemininde bir karınca yerde duran başımın önünden ağır adımlarla ilerliyor. Uykum geliyor, karınca gidiyor. Ayağa kalkıp aşağıya baktığımda kalabalık dağılmıştı. İçeri geçip ne yapacağımı bilemeden odalarda boş boş dolanıyor, duvarlarda bana kahkahalarla gülen yüzlere bakakalıyordum. Alaycılık. Can sıkıcılığı ve bazı duyguların, beynimi bir böcek gibi kemirdiğini hissediyorum. Gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu. Yarı ölü halinde gördüğüm kabuslar gerçeği aratmıyordu. Yeni bir güne uyanıyordum. Her gün aynı duygu durumlarını yaşayarak bir sonraki güne geçiş yapıyordum. Ne diyordu o pos bıyıklı: ‘Bengi dönüş’. Bu kavram hayatımı altüst mü etmişti; yoksa hayat böyle bir şey miydi? Kavramlar suçsuzdu, kalabalıklar ise boğucu. Birbiri ardına tekrarlar, farklılık arayan insanlar, sıradan yaşayan insanlar ve ben: Yaşamaktan yorgun düşmüş bir canlı. Paradoksal yaşamın sancılarıyla toprağa karışıp, bir çiçeğin özüyle buluşmaya doğru ilerliyorum.

Sütten çıkmış ak kaşıkların, ellerinde taşlarla beklediklerini gördükçe, yaşamdan iğrenmem gayet doğal geliyor bana. İlk taşı en günahsızınız atsın sözü, tüm çağlara yayılan bir söz olarak zihinlerde yer etmeli. Pos bıyıklının, ”Kim ahlak şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o dur” sözünü, ilk taşı en günahsızınız atsın sözüne iliştirip haykırmak istiyorum tüm yüzlere. Yüzlerde pişkinlik ve soytarılık kırıntılarının hakim olması, bu sözü söylememe engel değil. Ani varoluş sancılarımda ara verdiğim uğraşlarıma tekrar dönüp bakmak ilk başlarda beni yoğun bir boşluğa bırakır gibi hissetmemi sağlıyordu. Ama geçiyordu. Hayat geçiyordu ve anılar belirince duvarlarımda öylece katatonik bir hale bürünüşüme engel olamıyordum. Dışarıdaki sesler yine kulaklarımı tırmalamakla meşgul. Evimin kapısından adımımı atmak (içeri ya da dışarı olması fark etmiyor) sanki kor bir ateşe adımlamak gibi acı veriyordu bana. Yine de kendime işkence edişime doğal bir durummuş gibi katlanmak zorunda kalıyordum. Acıdan haz almanın en uçlarında yaşıyormuş gibi yaparak, sadece günlerimi dolduruyordum. Yol boyunca karşıma çıkan insanların yüzlerinde hep şunları okuyorum: ‘Yaşamak istiyorum’. Kimse ölmek istemiyor ama, kimse de memnun değil hayatından. Bilinmezlik ipleri boyunlarında öylece savrulup gidiyorlar. Kimse ölmek istemiyor ve herkes mutsuz yaşantısından.

Enver Karahan