Fırtına

Fırtına

Öyle bir fırtına vardı ki, ağaçların dalları bir inip bir kalkarak, denize selam veriyorlar gibi görünüyordu, manzarayı izlediģi evinin penceresinden. Yağmur ha yağdı, ha yağacaktı. Ellerinde şemsiyeleriyle sokakta olan insanlar, koşuşup durmaktaydılar oradan oraya. Kediler bile, sığınacak bir yer arıyorlardı kendilerine. Bulutlar kapkara olmuş, birazdan başlayacak yağmurun habercisi gibi sıralarının gelmesini bekliyorlardı adeta. “Ne kadar kasvetli bir hava” diye düşündü içinden. Zaten kendi ruh hali de iyi değildi. Böyle havaları da hiç sevmezdi gençliğinden beri.

Mutfağa gidip bir kahve yapmaya karar verdi kendine. Arkasını dönüp yürümeye başladığında aynanın kenarına iliştirilmiş, bir süre önce kaybettiği eşinin resmine sevgi ve özlemle baktı. “Neden beni bırakıp gittin sanki erkenden. Kahvelerimizi birlikte içmek varken” diye söylendi kendi kendine.

Bir tren yolculuğunda başlamıştı aşkları. İkisi de yirmili yaşlardaydı henüz. Üniversiteleri aynı zamanda ara tatil vermiş, ikisi de İstanbul’dan Eskişehir’e gidiyorlardı ailelerınin yanına. O zamanlar çok kızmıştı kondüktöre ama sonradan ne dualar etmişti tanımadığı bu adama. Trenin içi tatil için evlerine giden öğrencilerle doluydu. Boş bayan yanı olmadığı için, hiç tanımadığı bir erkeğin yanına oturmamak için epey bir sızlanmış, bu kadar kalabalıkta başka yer bulamayacağını düşünüp, “onca yolu ayakta gidemem” diye düşünerek kabul etmek zorunda kalmıştı. Neredeyse ilk bir saat hiç konuşmadılar. Hatta konuşmamak için uyuyormuş gibi yaptılar. Sonra acıktığını hissedip restorana yöneldi genç kız. Bir şeyler yiyip çay içerim diye düşündü. Diğer vagonlar gibi, restoran kısmı da tıklım tıklımdı.

Şöyle bir bakındı hiç boş yer göremedi. Tam umutsuzlukla yerine geri dönmeye karar verdiğinde bir ses duydu. Pencere kenarlarına dizilmiş masalardan en arkadaki masada oturan bir genç ayağa kalkmış; “Hanımefendi, lütfen böyle buyrun, ben yemeğimi yedim, kalkıyorum” dedi. Sese doğru yönelip masaya gittiğinde kendini masasına davet eden yakışıklı delikanlı, yemeğini bitirmiş çayını içiyordu. Nezaketinden delikanlının çayını yarım bırakıp gitmesine gönlü razı olmadı ve “teşekkür ederim, beni masanıza davet ettiğiniz için ama siz de çayınızı bitirin, bana da yemeğimi yerken eşlik etmiş olursunuz” dedi. Delikanlı teşekkür ederek yerine oturdu. Kız o arada mönüden yemeğini seçti ve siparişin gelmesini beklemeye başladı. Kısa bir sessizlikten sonra delikanlı siz de öğrenci misiniz? diye söze başladı. Kız; “Evet, öğrenciyim, ailemin yanına tatile gidiyorum” dedi. Bu sözlerle başlayan sohbetleri tren yolculuğu boyunca restorandan ayrılmadan devam etti. Okullarından, derslerden, kitaplardan, sevdikleri müziklerden bahsederek neredeyse hiç susmadan konuştular. İkisi de aynı üniversitede farklı bölümlerde okuyorlardı. Ne garipti ki, birbirleriyle okulda daha önce hiç karşılaşmamışlardı.

Eskişehir’de trenden indiklerinde, delikanlı kızın evine kadar ona eşlik etmiş, sonra da kendi evine gitmişti. Telefon numaralarını almışlar, tatilde de birbirlerini görmeye söz vermişlerdi ayrılırken. Sonraki günlerde her gün görüşmüşler, arkadaşça birlikte vakit geçirmekten keyif almışlardı. O gün, o trende tohumlarının iki kalbe birden atıldığı aşk, tatil boyunca devam ederek kısa zamanda filizlenmiş ama birbirlerine açılabilmeleri epey zaman almıştı. Üniversiteden mezun olmalarına yakın bir tarihte delikanlı kızı karşısına almış, tüm içtenliğiyle ona açılmıştı. Kız da delikanlıdan farklı durumda değildi
zaten, evlenme teklifini kabul etmiş, görevlerine atandıktan sonra evlilik hazırlıklarına başlayabileceklerini kararlaştırmışlardı. Günler, aylar birbirini kovaladı iki genç mesleklerine başladılar ve bir süre sonra evlendiler. Evlilikleri kırkbeş yıl boyunca devam etti, ilk günkü heyacanı, saygıyı ve sevgiyi hiç tüketmeden. Oysa ki ne zorluklar, ne badireler atlatmışlardı birlikte geçirdikleri yıllar boyunca. Birbirlerinin yüreklerine nakşettikleri nefesleri, sevgileri her zorluğa dayanma gücü vermiş, acı tatlı kırkbeş yıl geçirmişler, birlikte ağlayıp birlikte gülmüşlerdi, şimdi bakıldığında su gibi akıp giden hayatlarına.

İkisi de devlet memuru olduğu için, ülkenin dört bir yanında görev yapmışlar, gittikleri her yere sevgilerini ve yardımseverliklerini de götürmüşlerdi. Bugün bile hala ülkenin dört bir yanından mektuplar gelir, hallerini hatırlarını sorarlardı, bir gün bir şekilde hayatına dokundukları insanlar tarafından.

İşte tüm bunları yaşadığı, sevgili eşi, emekli olduktan iki yıl sonra bir gün aniden, kalp krizi geçirerek yatağında, sessiz sedasız çıkıvermişti hayatından.

Kahvesini aldı, eşiyle her zaman yaptıkları gibi, pencere önündeki, birinin kenarına eşinin bastonunun dayanmış olduğu ikili berjerlerden birine oturdu. gözlüğünü taktı, sehpanın üzerinde duran fotoğraf albümünü aldı. Sayfaları çevirirken, birlikte yaşadıkları güzel günleri düşünüyor, hayallere dalıyor, artık kendisi için de zamanın geldiğini içten içe hissediyor, sevdiğine kavuşmak için de bunun bir an evvel gerçekleşmesini diliyordu.

Titreyen elleriyle kahvesinden bir yudum daha aldı ve sehpanın üzerine bıraktı. Fotoğraf albümü kucağında, pencereden dışarıya şöyle bir baktı. Dışarısı hala fenaydı. Fırtınanın getirdiği şimşeklerin şu an kalbinde de çaktığını hissetti, göğsünde aniden beliren acıyla. İşte o an anlamıştı zamanın dolduğunu, yavaşça koltuğa yasladı başını ve “yanına geliyorum canımm’ dedi.

Bunlar son sözleri oldu Mevhibe Hanım’ın. Tevfik Bey’in ölümünden sonra bir yıl dayanabilmişti ayrılık acısına. Yaşanmışlık ve bir dünya tecrübeyle ama en önemlisi sevgi, saygı, hoşgörü ve mutlulukla yaşanmış iki koca ömür, uçuvermişti bir yıl arayla üflenmiş gibi karahindiba tohumlarına…..

Seçkin Eroler Avcı

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir