Van Gogh’un Dairesi / Enver Karahan

ÖYKÜ

Van Gogh’un Dairesi / Enver Karahan
125 views

Ölü domuz sürülerinin arasında gururla dikilen bir av köpeğinin yüzünde beliren ifadeyi taşıyanlar var etrafımda. Ve evimde, duvarların arasında, üzeri harçla örülü tuğla deliklerinin arasında yaşayan giganteuslarım bazı geceler bölüyorlar uykumu. Ocakta kısık ateşte demlenen bir çayın acı kokusu siniyor üzerime. Ve bekleyen telaşlar, bir film fragmanı heyecanını taşıyorlar.

Evin içine dolan “Nasıl bir telaş?” sözünü, pencereyi açıp savuruyorum etrafa. Rahatlamanın bir nebzesi. Halüsinasyonlar arasında gerçekliği yakalama oyunu oynayan çocuklara, “Merhaba!” diyorum yukarıdan. Bir köşede tekmelenmiş bir topun yalnızlığı karşılık veriyor bana. Çocuklar suskun. Ellerinde canavar tutuyorlar. Çoktan yutulmuş çocuklar. Doksanların kokusu giriyor penceremden. Pencerem eskiyor, doksanlar siniyor üzerine. Dokunuyorum. Dokunmanın heyecanı buruklaşırken, çığırtkan bir sevinç gözbebeklerimde büyüyor. Önümdeki sahnenin tozunda boğulacak oluyorum ve gece oynanan sokak oyunlarının içine düşüyorum yıllanmış bedenimle.

Uykusal bir durum değilmiş. Bir gerçeklik değilmiş. Anı, hayal, mazi, geçmiş, eski, yaşanmış… Değilmişlerin istilasına maruz kalıyorum. Bir öksürük nöbeti tutuyor yakamdan, suya uzanan elime dokunuyor bir pigme. Gidiyor. Suyu içemeden, kapının tokmağı kükrer gibi kulaklarıma yapışıp kalıyor. Bir neşter arıyor bu sefer ellerim. Dağıtıyorum alet kutusunu. Topluyorum alet kutusunu. Dağıtıyorum, topluyorum, dağıtıyorum… Buluyorum neşteri. Kanatırcasına kulaklarımı, kükremeyi söküp atıyorum.

Emergency tabelasının altında bir sigara yakıp kulağımdan akan kanın damla damla yere düşüşünü izliyorum. Kan kokusu. İşaret parmağımla buluşturuyorum bir damla kanı ve tabelanın üstüne gerçekçiliği bırakıyorum. Vücudumdan çıkan kan, koku olarak vücuduma geri giriyor. Sigaram bitiyor, kanım hâlâ yere şıp, şıp, şıp… Kapıdan içeri itilir gibi düşüyorum. Kan kokusuna hasta ve serum kokuları ekleniyor. Vücudumdaki yeni oluşumların etkisiyle, avuç içlerim bedenimle bir temas halinde.

Bir profesör karşıma geçip bilimsel bir makaleden pasajlar anlatıyor. Esniyorum. Ağzımdan çıkan nefes, profesörün birkaç tel saçına hareket kazandırıyor. Sıkılıp çıkıyorum odadan. Profesör hâlâ anlatıyor, yerde duran bir iki damla kana bakarak. Başka bir odaya geçiyorum. İçeride duvar kokusu, masa kokusu, kâğıt, defter, kitap, sandalye, pencere, önlük kokusu… Koku filminden bir sahne canlanıyor tavanda. Jean-Baptiste Grenoville bir ilah gibi, konuşmadan kalabalığa hitap ediyor. Ve bedenlerin ruhu çıkıyor ortaya. Yalvaran ruhlar, coşan ruhlar, mutlu, tatminkâr, arzulu, haz dolu ruhlar… Tüm bedenlere kontrolsüzlüğü egemen kılıyor.

Doktor Bay Önlük, etrafımda üç tur atıp kulağıma uygun bandajı yaparak “Geçmiş olsun bay Van Gogh,” diyor, yorgun ve biraz alaycı bir ifadeyle. Cebinden çıkardığı mendili sallayarak uğurluyor beni. Kokusuz mendilden aldığım sıfır hazla çıkıyorum odadan. Portremi çizdiriyorum ve dairemin kapısına asıp altına, “Van Gogh’un Dairesi” yazıyorum. Gülümsüyorum aynalı tavana. Bir müddet yukarıya süzülüyor, yaralı kulağımı taşıyan başım. Ve gövdeme bağlı soluk borumun elastik yapısını oyuncak maskotlara benzetiyorum. Bir çocuk elinde ısırılıyor, birtakım cisimlere vurulup tepki vermem bekleniyor. Tepkisizlik. Acıtan tepkisizlik… Sıkılıyor benden, ben de ondan.

Kapı kapanıyor. Ben dışarıda, koltuğum içeride kalıyor. Yatağım içeride kalıyor. Çalışma masam, kitaplarım, kıyafetlerim, aynam, halım, tablolarım… içeride kalıyor. Kapının tokmağını kükretiyor ellerim. Açacak birileri var, diyor pigme. Tuğla deliklerine gizlenen giganteuslar için vakit erken, benim için geç, diyorum. Suratımda beliren ihtiyar kırışıklıkları, her mutsuz olduğumda görünür oluyorlar; bir de limon yiyince. Sokakla buluşturuyorum görülen varlığımı, ruhum hâlâ kapı tokmağından kurtulma derdinde. “Hüseyin Zekai Paşa Sokak” yazan tabelaya takılıyor gözlerim. Ve bakışlarımı çocuklara çevirip ağzımda bir şeyler geveliyorum. İçlerinden biri, büyülenmiş gözleriyle bakıyor. Çilingir aradığımı anlayıp canavara sormak için müsaade istiyor.
“İki alt sokak, 128 numara. Çilingir Arayanlar Derneği’nin yanı.”

Eskimiş kaldırımda, eskimiş ayakkabılarımla eski yürüyüşlerimi taklit ediyorum. Anı toplayıp geçiyorum hanımeli kokularının önünden. Çilingir dükkânının kapısında bir not: “Bir saat sonra geleceğim.” İyi de ne zaman gitmiş olabilirsin, nereden bileceğim bunu? Kâğıdın boş kalan yerine yazıyorum ben de: “Geldim yoktunuz, bir saat sonra tekrar geleceğim (müşteri).” Karşı taraftaki kafede oturmuş bekliyor, iki çay istiyorum garsondan. Birini masasına oturduğum şaire uzatıyorum. Teşekkür mahiyetinde kalemini kalbine götürüp bana uzatıyor:
“Benim için bir şiir yazar mısınız?”
“Şair olan sizsiniz,” diyorum. “Ben, çilingir bekleyen ve yaralı bir kulak taşıyan, kokulara müptela sıradan bir insanım.”
Gülüyor. “Olsun,” diyor. “Sadece nasıl bir şey yazarsınız diye merak ettim.” Uzattığı kalem, parmaklarımda istemsizce hareket ediyor.

Sürreal bir tabloda buldum kendimi
Sığındım renklerine kaçarken yaşamdan
Sığındım ve sarıldım kendi kollarıma

Duşakabinde bir şemsiyenin eğri duruşu
Denizin dibinde ateşten bir kuş yuvası
Ve cam duvarlı evlerde vantuslar…
Birkaç gülücük yolluyorum
Şaşkın bakışlarımda garip bir heyecan
Ve bir arayış pervanesi gözlerim.

Bir arayış tuvalde
Ölü gerçekliğin renkli dünyası
Ve derinliğin sonsuz coşkusu

Kâğıdı uzatırken, bir yandan da çilingire bakıyorum. Kapıdaki notu okumakla meşgul. Kâğıdı buruşturup yere atıyor. Buruşturulmuş kâğıt, işlevselliğini yitirmiş halde, bir köşede yalnızlığı yaşıyor. Yalnızlığın işlevsizliği. Çilingir, saatine bakıyor; kepenkleri indirip bilinmeyen bir zamanda gelmek üzere, bilinmeyen bir yere gidiyor. Adamın gidişini izlemek bana, eve giremeyecek olmamı haykırıyor ve bu haykırışlarım, sadece sağ kulağımda etkili oluyor. Donuk ifadem, şairin okuduğu şiirimle daha da donuklaşıyor. Katatonikleşme. Şiirin bitmesini beklemeden kalkıyorum masadan.

Çilingir Arayanlar Derneği’nin kapısından giriyorum, eskimiş ayakkabım ve bir şairin kalemiyle. Masada, üzerine ölü bir ifade yapışmış orta yaşlı bir kadın, ağırlaşan mor renkli göz kapaklarını kaldırıp “hoş gelmediniz” der gibi bakıyor. Ben de “Hoş bulmadım” diyor ve yan taraftaki çilingiri şikâyet etmek için geldiğimi belirtiyorum. Kapıdan girerken, üzerime bir ağırlık çöktüğünü hissediyorum. Hiçlik belki de. Belki de bir boşluk. Ölü ifadeli kadın, sanki içimden geçenleri algılıyormuş gibi, önündeki kitaptan bir cümle okuyor şiirsel bir dille:

“Demokritos, evrenin atomlarla dolu olduğunu, atomların hareket edebilmesi için aralarında sonsuz boşluklar olması gerektiğini söylemiş.”

Sürtünme ve boşluksuzluk. Üşüyorum sanki. İçeride dolaşan hiçliğe dokunuyorum üşüyen ellerimle. Şairin kalemiyle, ilgileneceklerini söylediği dilekçeyi yazmaya başlıyorum.

“ÇİLİNGİR ARAYANLAR DERNEĞİ’NE
Ben, kendi hatası yüzünden kapının dışında kalmış ve içeriye girip de eşyalarına kavuşma özlemiyle yanıp tutuşan; eskimiş ayakkabı, kulağında bandaj ve şairin kalemiyle dolaşan bir varlığım. Varlığımı devam ettirebilmek için evime girmem gerektiğini belirtmek isterim. Anahtarım içeride yalnız kaldı. Koltuğum içeride yalnız kaldı. Kitaplarım, kıyafetlerim, çalışma masam, halım, tablolarım… Yalnız kaldılar. Yalnızlığın işlevsizliğini hissediyorum. Bensiz hiçliğe düşmüşler ve benim de hiçliğe düştüğümü bilmiyorlar. 128 numaradaki çilingirin, benim notumu yere atıp beklemeden gidiyor olmasına anlam veremediğimi belirtmek isterim. En kısa zamanda gereğinin yapılmasını arz ederim.

Yalnızlığım ve Saygılarımla…
Van Gogh’un Dairesi No:5

Ölü ifadeli kadın, ben dışarı çıkmadan, arkamdan ağır ifadelerle sesleniyor:
“Bayım, dilekçenize yanıt geldi. Üst katımızdaki misafirhanemizde konaklamanız uygun görülmüştür.”
Gözaltı morluklarının üzerindeki kasları zoraki bir gülümsemeyle çalışıyor. Devamlı tekrarlanan Carmina Burana Of Fortuna’nın ritmine kapılan sadece ben değilim. Etrafta biriken tozlar, yüzeyden kopup tekrar konuyorlar. Ölü ifadeli kadının katılaşmış saçından ayrı duran bir tel, ritmik hareketler sergiliyor. Duvarda asılı duran derneğin tabelasına, şairin kalemiyle –ve misafirhanesi- ibaresini eklerken, anlamsızca bakan bir çift mor gözle karşı karşıya kalıyorum.

Kadın gidiyor, ardında bıraktığı karanlıkla baş başa kalıyorum. Işığın yokluğu eşliğinde üst kata çıkıyorum. Duvardaki soğukluğun varlığını avuç içlerimde hissediyorum. Üst kata çıkmam biraz uzun sürüyor. Kapıyı açmak için hamle yaptığımda, içeriden gelen seslere kulak kesiliyorum. Duvara tutunmuş bir semender, yaralı kulağımı incelemekle meşgul. Kapı açılıyor ve içeride beliren ışık, gözlerimi kısmama neden oluyor. Kısa boylu, göbekli ve çizgili tişört giymiş biri, uzunca bir süre yüzümü inceliyor ve “hoş geldin” deyip boynuma sarılıyor. Ben, yere saçılmış boya kutularının üzerinden geçerken, ressam duvar üzerinde çalıştığı resmine devam ediyor. Odadaki diğer kişi ise pencereden dışarıyı izlemekle meşgul. Bana doğru döndüğünde, yüzündeki acı çeken o ifadeyi tanıyorum. Şair bu. Kalemin sahibi, elini uzatıyor, yüzünde kötü kokuya maruz kalmış bir ifadenin görüntüsüyle;

“Sizin yüzünüzden şiirimi tamamlayamadım,” diyor. “O, benim uğurlu kalemim, neden geri vermediniz?”
Kalemi uzatırken, özrümü ifade etmek için ne yapabilirim diye düşünüyorum. Pencereden giren kuzgun, şairin omzuna konuyor.
“Buna yiyecek bir şeyler bulabilirseniz, özrünüzü kabul ederim,” diyor.

Duvardaki semenderi alıp kuzguna uzatıyorum. Ressam duvardaki son eseri üzerinde çalışırken, anlamsız gelen şekilleri elimle işaret edip cevap vermesini bekliyorum. Suskunluğu, yaralı kulağımı sızlatıyor. Suskunluğu acıtıyor, yaralıyor, alay ediyor, küçük görüyor. Suskunluğu, bir volkan gibi fırça ucundan duvara fışkırıyor.

Kuzgun, şairin omzundan benim omzuma geçip kulağımdaki bandajı didikliyor. Kovalıyorum. Uçup tekrar konuyor. Sürekli bir tekrar, bir dönüş hali. Kovalıyorum pencereden. Şair umursamıyor. Sözcüklerin arasına sığacak kadar küçülüyor. Yokluğa an kala bir yerlerde, meşguliyetinin telaşında. Duvardaki devasa tablonun önünde uyuyakalıyor ressam. Tavanda bir projektör fark ediyorum ve düğmesine basıyorum. Carmina Burana Of Fortuna’nın sahne performansı görüntüsünün, resmin üzerindeki yansımasını izliyorum. Müziğin coşkusuyla ressam uyanıyor ve odanın ortasında kendine has figürlerle müziğin ritmine ayak uydurmaya çalışıyor.
Pencereyi açıp dışarıyı izliyorum. Ellerinde “Kuzgunlara Özgürlük” pankartı taşıyan bir grup, yürüyüşe geçmiş. En önde, şairin kuzgununu fark ediyorum; kabarmış tüylerinin arasında gurur, ağzında semenderle. Şair, “O” harfinin içinde sıkışıp kalmış, ressam ise çoktan uykuya dalmış. Ressamın elindeki fırçayı alıyor, karşı duvara, ağzında semender tutan bir kuzgun resmi çiziyorum. Fırçayı ressama yönelterek Dali bıyığını ressamın tombul suratına yerleştirip tekrar pencereye yöneliyorum. Perdeleri uç uca ekleyip bir ucunu ressamın ayağına bağladıktan sonra, diğer ucunu pencereden sarkıtıyorum. Şair, sıkıştığı yerden hakaretler yağdırıyor, bense şairin kalemini alıp pencereden aşağıya iniyorum.

Kuzgun ve ekibi, gözden kaybolmuş. Çilingirin geç vakitte dükkânını açmasına şaşırıyor, bir yandan da tebessüm ediyorum. Yalnızlığın işlevsizliğiyle yüklü buruşmuş kâğıdı yerden alıyor, düzeltip çilingire uzatıyorum. Yüzüme inceler gibi bakıyor; gözleri, kalın camlı gözlüklerinin arkasında çok iri gözüküyorlar. Ona şikâyette bulunduğumu söylediğimde, piposunu ağzından çekiyor; ardı ardına gelen kahkahaları, sinir hücrelerimi harekete geçiriyor. Alet çantasını alıp yolu tarif etmemi söylerken, bir yandan da boynuna doladığı atkısını kokluyor. Ben sessizliğe bürünmüşüm, o ise birtakım şeyler mırıldanıyor. Mırıldandığı şeyleri anlamıyorum; ama sanki biriyle konuşuyormuş gibi bir görüntü sergiliyor. Duymak için iyice sokuluyorum; fakat eliyle uzak durmamı tembihliyor, konuşmasına tekrar kaldığı yerden devam ediyor. Parçalanmış benlik. Bu durum, Hüseyin Zekai Paşa Sokağı’nın girişine kadar devam ediyor. Pipolu adamın yanındaki varlığın yokluğunu görüyor, daireme yaklaştığımı ona birtakım el işaretleriyle anlatıyorum. Evimin önünde, “Kuzgunlara Özgürlük” pankartı taşıyanlarla karşılaşıyorum. Kuzgun, kabarmış tüyleriyle bana bakıp ağzındaki semenderi önüme bırakıyor ve uçup gözden kayboluyor. Pankart taşıyan göstericiler de pankartları yere bırakıp geldikleri yöne doğru gidiyorlar.

Dairemin kapısına geldiğimizde, pipolu adam kapıda duran resmime bakıp önünde saygıyla eğiliyor. Kapıyı açan pipolu adam, onu eve davet etmemi bekliyormuş gibi bakıyor. Ücretini ödeyip kapıyı kapatıyorum. Yorgun bedenimi yatağa bırakıp ruhumu farklı boyutlarda seyahat etmesi için serbest bırakıyorum. Kuzgunlarla dolu bir adada saldırıya uğramanın korkusuyla gizlenecek yer arıyorum. Şair önümde dikiliyor, yüzündeki öfkeli ifadeyi kaldırıp üzerime atıyor. Yere düşüyor, kalkmak için ne kadar çaba sarf etsem de bir türlü beceremiyorum. Uç uca iliştirilmiş perdeyle elimi, kolumu ve ağzımı bağladıktan sonra, bir müddet gözden kayboluyor. Ressam ve pipolu adam, topallayarak geliyorlar. Ressam, elindeki fırçayla saçlarımı sarıya boyadıktan sonra, pipolu adamla birlikte uzaklaşıyor. Şair, yüzlerce kuzgunu bir araya toplayarak geliyor. Elini uzatıyor. Kalemini istediğini anlıyordum; ama o “Yanımda değil,” lafını bir türlü anlamıyor. Kuzgunları üzerime salıp uzaklaşıyor.

Uyanış. Nefes nefese kalıyor, yalnızlığımdan bir bardak su istiyorum. Pigme, bir bardak suyu uzatıp gidiyor. Suyu içip dışarıya atıyorum kendimi. İki sokak aşağıya koşarcasına gidiyor, hanımeli kokularının önünden geçiyorum. Topluyorum hızlıca bıraktığım anıları. Çilingir Arayanlar Derneği’ne geldiğimde, ölü ifadeli kadına aldırmadan yukarıya koşarcasına çıkıyor, kapıyı çalıyorum. İçerdeki sessizliği duyuyor, kapıyı açmak için girişimde bulunuyorum. Ölü ifadeli kadının arkamda dikilmiş görüntüsü ürkütüyor beni. Kimsenin olmadığını, dün akşamki misafirlerinse az önce ayrıldıklarını söylüyor. Nereye gittiklerini düşünürken, karşı taraftaki kafe geliyor aklıma. Kafenin kapısından içeriye uzanan bakışlarım, şair ve omzundaki kuzgunla buluşuyor. Yüzündeki acı çekmiş ifadesi, uzaktan rahatlıkla seçiliyor. Ressam ise kafenin duvarına resim yapmakla meşgul oluyor. Şairin kalemini masasına bırakıp bekliyorum. Yüzüme dahi bakmadan kalemi alıp yazmaya başlıyor ve tek kelime etmiyor. Benim varlığımı hiçe sayıyor, görmezden geliyor. Kafeye sıkışıp kalmış varlıkları izliyorum. Mahalleye sıkışıp kalmış varlıklar. Semte, ülkeye, dünyaya… Sıkışıp kalmış varlıklar. Daha ötesi yokluk. Bir yok oluş ve işlevsizlik. Yalnızlığın işlevsizliği. Eve dönüş yolunda, kuzgun gelip omzuma konuyor, ilk başta ürküyorum; ama sonra alışır gibi oluyorum. Yol boyunca yaralı kulağımı didikliyor, kurtulmak için olanca gücümle kaçıyorum. Amacına ulaşan kuzgun, zafer edasıyla uzaklaşıyor, bense kan kokusunu çekiyorum içime. Yere damlayan kanıma bakıyor, eve gitmek yerine, profesörden bilimsel makaleden birtakım pasajlar dinlemeye gidiyorum.

Enver Karahan

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.