Kabuğun Altındaki Hakikat / Erinç Büyükaşık

ÖYKÜ

Kabuğun Altındaki Hakikat / Erinç Büyükaşık
Yayınlanma: Güncelleme: 159 views

Ankara’nın üzerine kurşuni bir döküm gibi inen bu gece, kentin uğultusuyla değil, çıplaklığımızın sağır edici sessizliğiyle örtülüyor. Mevsim, sadece takvimlerin değil, ruhun da en sert kışına evriliyor. Biz; yerin yedi kat dibindeki o daracık bacalardan, kömür sızan tavanların altından süzülüp gelenler, şimdi bu beton ormanının ortasında birer yabancı gibi duruyoruz. Baltaların “kurdağzı” açan keskinliğiyle yoğrulmuş, kömür karasıyla mühürlenmiş ellerimiz var; ama o eller şimdi birer boş kuyu gibi sızlıyor.

Holding binalarının soğuk camlarında yansıyan yüzlerimize bakıyoruz. Bizi birer rakama, birer maliyet kalemine indirgeyen o devasa sistemin içinde, emeğimizin karşılığı olan alacaklarımız klimalı odaların kalın meşin koltuklarında rehin tutuluyor. Bizden beklenen, o sırılsıklam haksızlığın önünde diz çökmemiz, bir lütufmuşçasına hakkımızı dilememiz. Yanımda duran İlyas, gözlerini holdingin en üst katındaki o parlak ışığa dikmiş. Dudakları kıpırdıyor ama sesi çıkmıyor. İçimden bir ses fısıldıyor: “Kaçıncı kez ölmek bu İlyas? Yerin altında bir kez, yerin üstünde bin kez.” İlyas’ın babası da o karanlık bacalarda bırakmıştı nefesini; bir ömür boyu soluduğu tozu, sönmüş bir kandil gibi ciğerlerinde taşıyarak. Şimdi oğlu, yerin üstünde, ışıkların altında nefessiz bırakılmaya çalışılıyor. Ama biz, yerin altında her gün ölümü bir sinek kuşu hafifliğiyle selamlayanlar, diz çökmenin ne demek olduğunu çoktan unutmuşuz.

Söz bittiğinde her şeyi saklamak için kullanılan o eski pabuçlar gibi fırlatıp atıyoruz üzerimizdekileri. Önce ceketler, sonra gömlekler çıkıyor… Kemal parmakları titreyerek çözüyor gömleğinin son düğmesini. Onun göğsündeki o derin yara izini görüyorum; geçen kış tavan akmasında kazandığı o isimsiz nişanı. O iz, sadece bir yara değil; bedene kazınmış bir mülksüzleştirme belgesi. Bizi bu dünyanın efendilerine bağlayan o kumaş bağlarını birer birer koparıyoruz. Madem bizi soyup soğana çevirdiler, madem bizi her şeyimizden mahrum bırakarak böyle çıplak bıraktılar; o halde onlara ellerinde tutamadıkları tek şeyi, o nasırlı ve saf hakikatimizi gösteriyoruz. Yusuf ayakkabılarını çıkarıp asfaltın soğuğuna basıyor. Yüzünde tuhaf, dervişane bir huzur var. Yusuf’un ayakları, çocukken bayramlık beklediği o yalınayaklı günlerin hafızasını taşıyor sanki; toprakla ten arasındaki o en eski mukaveleyi hatırlar gibi. Derim sızlıyor. Rüzgâr değil, bu bakışlar üşütüyor beni. “Bakın,” diyorum sessizce Yusuf’un çıplak ayaklarına bakarken “vücudumuzdaki her yara izi sizin kâr hanenizdeki bir rakam.”

Düğmeler koptukça üzerimizdeki mülkiyet baskısı da azalıyor. Ankara’nın o cam kesiği ayazı tenimize değdiğinde o keskin soğuk aslında bir uyanışa dönüşüyor. Soyunmak bizim için bir yenilgi değil; sırca fanusların ardına gizlenenlerin dokunamadığı o son kaleye, kendi bedenimize çekilmek. Holdingin camlarından bakan o adamlar, bizim çıplaklığımızda bir ayıp, bir eksiklik görüyorlar. Oysa bizim çıplaklığımız, onların giydiği o kusursuz takım elbiselerin dikildiği haksızlığın aynası. Onlar, bizim derimizin altındaki o cevheri, o sönmeyen damarı asla anlayamayacaklar. Biz, yerin kalbinden kömürü söküp alanlar, şimdi kendi onurumuzu bu betonun ortasından söküp alıyoruz. İçimdeki ses konuşuyor: “Derimizden başka giyecek bir hakikatimiz kalmadı.”

Gece yarısı karanlığın içinden merhametin yünden örülmüş hali olan battaniyeler yaklaşıyor. Sokaktaki insanların, bir nebze ısı paylaşmak isteyenlerin küçük yuvarlak taşlar gibi biriken öfkemizin ortasına uzattığı bir şefkat eli bu. Ancak o uzanan ellerle aramızda demirden ve buzdan bir irade duruyor. Haklarımızı gasp edenler şimdi sıcaklığımızı da yasaklıyor. Salih o demir bariyerlerin arkasındaki polise bakıyor; gözlerinde öfke değil, sadece derin bir hayret var. Salih’in evinde üç çocuk bekliyor, her biri birer battaniye sıcaklığına, babalarının eve getireceği o “hakkı teslim edilmiş” ekmeğe muhtaç. Gözlerimi kapatıyorum. Soğuk bir ceza olabilir mi Salih? Sıcaklığı bir silah olarak kullanacak kadar mı koptunuz bizden? Bir insanı ısıdan mahrum bırakmak, onu insanlıktan düşürmeye çalışmaktır. Ama onlar bilmiyor ki, biz o soğuk bacalarda birbirimizin soluğuyla ısınmayı, karanlıkta birbirimizin kalp atışını dinleyerek hayatta kalmayı öğrendik.

Battaniye o an dünyanın en tehlikeli eşyası haline geliyor; çünkü iki insan arasındaki o kadim bağı temsil ediyor. Isı susturuluyor. Yalnızız. Soğuk bir bıçak gibi derimizi yokluyor. Ama o an fark ediyoruz: Bizi her şeyden mahrum bırakarak aslında bizi tek bir bedene dönüştürüyorlar. Mülkiyetin bittiği yerde, o en çıplak insanlık başlıyor. Battaniye yoksa birbirimize yaslanmak var. Kemal’in omzu benimkine değiyor, İlyas’ın sıcaklığı Yusuf’a geçiyor. Biz burada, mülkiyetsizliğin o korkunç ama devasa hürriyetini yaşıyoruz. Ellerimizdeki nasırlar, holdingin parlayan camlarından daha gerçek ve daha kalıcı.

Kemal’in titreyen omzunu hissediyorum. Aramızdaki bu titreme, birbirimize anlattığımız en dürüst hikâye. Bu titreme, Soma’dan Ankara’ya taşınan o uzun ve sessiz yürüyüşün ritmi. Bu titreme, ödenmeyen maaşların, gasp edilen kıdem tazminatlarının, çalınan yarınların fiziksel sızısı. Ama aynı zamanda bu titreme, toprağın altındaki sarsıntıya benzer bir gücü de içinde taşıyor. Biz sustukça, bu titreme kentin tüm temellerini sarsacak sessiz bir sarsıntıya dönüşüyor. Sanki her bir gözenek, her bir titreyen kas “buradayım” diyor.

Şafak sökerken engellenen her battaniye parkın zemininde görünmez birer anıta dönüşüyor. Bacıya direk vurduk, bu karanlığın çökmesini burada bekliyoruz. Çünkü emeğimizi o çarkların arasından söküp almadan dönecek bir evimiz, sığınacak başka bir kabuğumuz kalmadı artık. Biz orada; İlyas, Kemal, Yusuf, Salih ve diğerleri… Yarı çıplak ve hiçbir şeye sahip olmamanın verdiği o korkunç ama büyüleyici güçle dimdik duruyoruz. Gözlerimiz, kentin uyanan o gri suretinde değil, birbirimizin gözlerindeki o sönmeyen korda.

Gece bitiyor ama içimizde yanan o çıplak ateş kentin tüm sahte ışıklarından daha parlak. Holding binalarının camlarına vuran ilk güneş ışığı, bizim çıplak omuzlarımızda kırılıyor. Onlar bizi eksiltmeye çalıştıkça biz çoğalıyoruz. Onlar bizi soydukça biz hakikate daha çok yaklaşıyoruz. Güneş yükselirken içimdeki o ses tekrar duyuluyor: “Bütün günlerin akşamı gelse de bu sabah bizi bekleyen ışık, tüm alacaklarımızdan daha derin.” Bu ışık, bir banka hesabına yatacak paradan değil, bir insanın diğerine “ben de seninleyim” dediği o sarsılmaz duruştan doğuyor. Biz buradayız. Çıplağız. Haklıyız. Ve gitmiyoruz.

Erinç Büyükaşık

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.