TÜRKİYE’DE DİL POLİTİKASI VE ANTROPOLOJİ / Fatih Oto

İNCELEME

TÜRKİYE’DE DİL POLİTİKASI VE ANTROPOLOJİ / Fatih Oto
Yayınlanma: Güncelleme: 948 views

TÜRKİYE’DE DİL POLİTİKASI VE ANTROPOLOJİ

 Osmanlıca denilen dil İslam’ın etkisiyle Arapça, Farsça yoğunlukta, eklektik, karmaşık bir yapı gösteriyor ve ancak saray çevresi, üst zümrede bulunan kesimler tarafından anlaşılıp kullanılabiliyordu. Halk bu dili anlamıyor, haliyle kültürel bir kopukluk da beraberinde geliyordu. Osmanlı Devleti’nin çökmeye başlamasıyla beraber dilde sadeleşme anlayışı bir ihtiyaç olarak kendini göstermeye başladı. Batıdaki kültürel, siyasi gelişmeleri takip eden aydınların bunda etkin bir rolü vardı. Dil bir toplumun tarihsel, sosyal koşulları içerisindeki hareketine bağlı olarak gelişim ve değişim gösterir. İmparatorluk toplumlarında monarşi ve tebaa karşıtlığı içerisinde bir konumlanmaya bağlı olarak dil de üst ve alt sınıfların kendi çerçevesi içerisinde biçimleniyordu. Batı bu kültürel çelişkiyi rönesanstan itibaren kırarken Osmanlıda statüko değişmeden devam etti. İmparatorluğun çökmesi ve tasfiyesiyle beraber yeni bir ulusun inşasında dil ve tarihin yeniden biçimlendirilme ihtiyacı ortaya çıktı. Tabii çok dilli olan Osmanlıdan yeni ulus devlete geçerken ortak bir dil birliğinin sağlanması yönünde bir takım teorik destekler bulunmaya çalışıldı. Resmî bir tek dillilik oluşturulurken Kürtçe sahanın dışına itildi, hatta yasaklandı. Bir ulus devlet oluşturmada yeni bir Türk kimliği aslında metafizik kurgusal bir politikayla Türk Dil Tezi, Türk Tarih Tezi, Güneş-Dil Teorisi gibi kuramlara bağlanmak istendi. Bu anlayış çerçevesinde Kürt ve diğer etnisiteler üzerinde asimilasyon politikaları işletildi. Tabii bu yaklaşımlar aynı zamanda kültürel çatışmayı da beraberinde getiriyordu. Dili Arapça ve Farsçadan temizlemek için Latin harflerine geçişle beraber din de resmîleştirilerek devlet alanı içerisine alınıp tek dillilik ve tek dinlilik sentezine gidildi. Din ve mezhebin nüfus cüzdanlarına işlenecek kadar belirginleştirilmesinin nedeni farklı dinlere, mezheplere sahip diğer kesimleri parantez içinde tutma gayreti olarak anlaşılabilir. Yine arı bir ulus oluşturma anlayışı içerisinde tanımlanmış bir Türklük ve milliyetçilik kavramları getirilirken ılımlı bir İslam ve Türk sentezi ortaya çıkmış oldu. Dinî yön Kürt etnik yapısıyla ortaklaşa bir değer oluştururken Kürt dili ve kültürünün yok sayılması ise çelişik bir durumu ortaya çıkartıyordu ki nerdeyse tüm zamanlarda antidemokratik bir anlayışın, huzursuzluğun kaynağı olarak kendini gösterdi. Türk-ılımlı İslam ve tek dillilik sentezi çerçevesinde resmîleştirilen paradigma, monolitik yapı toplumsal dinamikleri katılaştırıp tutucu bir hale getirirken özgürlüklerin kısıtlandığı sürekli bir gerilim ve kompleksi taşıyan birikimlere yol açtı. Yeni ulus inşasında baskın bir kimlik yaratma girişimleri sivil halkın kendi kültürünü de kısıtlayan, daraltan kurgusal metafizik bir yapılanmayı getirdi. Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra Türk antropoloji çalışmalarına girişilerek metrik bir Türk tipi ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Oysa Orta Asya Türk tipiyle Anadolu Türk tipi bile birbirine uymaz. Saf bir ırk ancak Amazon, Avustralya ormanlarında izole olarak yaşayan kabile ve yerlilerde bulunabilir.  Anadolu coğrafyası gibi tarihsel birçok uygarlığın gelip geçtiği bir yerde çeşitli etnikler arasında geçişmeler, melezleşmeler doğal olarak var olan bir şeydir.  Naziler bile saf ırk oluşturmak için üreme çiftlikleri kurduklarında saf bir sonuç elde edememişlerdir. Yani bu türden dayanaklar bulmaya çalışmak yıkıcı, parçalayıcı olmaktan öteye gitmeyen şeylerdir. Tiplemeyi araştıran Türk fiziki antropolojisinin tek başına bir şey ifade etmeyeceği biliniyordu ki bunun yanında Türk kültürel antropolojisi kurgulanmaya çalışıldı. Önce Türk Tarih Tezi, sonra buna bağlanmak istenen bir Türk Dil Tezi ve buna destek olarak da Güneş-Dil Teorisi gibi metafizik politik kurgular oluşturuldu.

Türk Fiziki Antropolojisi 

1925 yılında Atatürk’ün talebiyle kurulan Türk antropoloji araştırmaları önce İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesinde başlamıştır. Türk fiziki (ırk) antropolojisi olarak yapılan bu çalışmalar Türklük ideolojisinin maddi zeminini bulmaya dönük olarak yürütülmüş, Türk-İslam (Karacaahmet) mezarlığından toplanan kafataslarının ölçümleri yapılarak bir sonuç elde edilmeye çalışılmıştı. Ayrıca Türk, Ermeni, Rum, Musevi ilkokul çocuklarından alınan antropometrik ölçümlerle karşılaştırmalar yapılarak ırk farkı bulunmak istenmiştir. 1937 yılında Türk Tarih Kurumu başkanı Afet İnan, Atatürk’ün emriyle 64.000 kadın ve erkek üzerinde Türk Antropometri Anketi yapar. Bu alanda yapılan çalışmalar Türk Tarih Tezine ideolojik bir zemin hazırlama olarak anlaşılabilir. Bu çalışmalar ırkçılık olarak nitelendirilerek eleştirilmiştir. 1948 yılında Dr. Halil Demircioğlu, Afet İnan’ın çalışmasını ağır bir dille eleştiren bir makaleyi DTCF Dergisinde yayınlamıştı (Demirel, F. A. 2011). 1932’de Halk Evleri’nin açılmasıyla Türk kültürel antropolojisine yönelik çalışmalar artmıştı. Ziya Gökalp’in de bu alanda çalışmaları vardır. 1940-60 arası köye yönelik çalışmalarla Türk kültürel antropolojisine yönelim artmıştı. Bunda Köy Enstitüleri’nin kurulmasının etkisi olmuştur.

1929 tarihli Türk Antropoloji Mecmuasında bu alanda yapılan çalışmalarla ilgili kaynaklar bulunabilir. Bir de Güneş Dil Teorisi vardır. O da Atatürk’ün talebiyle araştırma konusu olmuştur. Bütün dillerin Türkçeden doğduğu tezine dayanır. Aslında Türk antropolojisinden sonra kurulan dil ve tarih tezlerine aranan destek Güneş-Dil Teorisinden gelmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin politikalarıyla Ermeniler’in ortadan kaldırılması hareketi 1915’lerde sahneye konmuştu. Osmanlı topraklarının ve hakimiyetinin kaybı İttihat Terakki gibi partilerde hedefi ırkçı bir yöne çevirmişti. Cumhuriyete geçişle beraber bu türden girişimler yumuşatılmış, yeni bir resmî ideoloji kurulmak istenmiştir. Dışlamak yerine her kesimin Türklük ideolojisi altında tutulması politik ve yasal bir kabul haline gelmişti. Bu nedenle de tek bir resmî dil kabul edildi. Toprak reformları yapılmazken Kürtlere yönelik Şark ıslahat planı, asimilasyon programları yürürlüğe konmuştu. Bu eksen etrafında getirilen kısıtlama ve yasaklar siyaset, fikir ve düşün hayatına da yansımış, demokratik, düşünsel, kültürel, bilimsel hayatın önü tıkanmış, insan haklarını ortadan kaldıran uygulamalar birbirini takip etmiştir.

Nazilerin ırkçı etkenlerle çıkardığı ikinci dünya savaşından yenilgiyle çıkması sonucu beraberinde taşıdıkları ırkçı, politik tezler de tarihe gömülmüş oldu. Naziler iktidarları döneminde Türkiye’nin liderine ve politikalarına karşı olumlu düşüncelerini resmî yayın organı olan Völkischer Beobachter gazetesinde dile getirmişlerdir. Neyse ki Türkiye ikinci savaşın dışında kalmıştır. Bu türden tezler geçerliliğini yitirse de milliyetçi politikalar yine varlığını sürdürmüştü. Atatürk adının kullanıldığı milliyetçilik ifadesinin de Türk Dil ve Türk Tarih tezlerine kadar gidebilen politik metafizik eğilimlerin dışında kalmayabileceğini söylemek yerinde olur. Araçsallaştırılmış eğitimde ve diğer alanlarda olsun simge haline getirilmiş kan, damar, ırk, üstün, dünyaya bedel, andımız vb. ifadelerin kullanımı resmî politika olarak işlenmeye devam etmiştir. Türkiye’nin milliyetçi otokrasiden çıkıp 1950’de bu sefer tepki olarak İslamcı bir otokrasiye girmesi Türk politikasında ayrı bir sayfa açmış oluyordu. Bu politik iklimden çıkılması ise ancak 61 anayasasının getirdiği imkanlarla mümkün olabilmişti. O zamana kadar yasak olan sendikalar, sol partiler kurulmaya başladı. Ne var ki 71 darbesi, 80 darbesi ve 82 anayasasıyla birçok haklar yine ortadan kaldırıldı. Bu şartlar altında ideolojik ve evrensel anlamda sosyal demokrat bir siyasetin bile gelişemediği söylenebilir.

Dil ve Tarih Tezleri

1923’te cumhuriyetin ilanıyla ulus devlet Türklük ideolojisi temeline dayanan bir ontolojiyle kurulmak istenmişti. 1925’te başlayan Türk antropolojisi tek başına bir şey ifade etmeyecekti. Bunun Türk kültürel antropolojisiyle desteklenmesi düşünüldü. Böylece kökensel tarih ve kökensel dil çalışmaları devreye sokuldu. Türk dilinin yeniden inşasında dilin monogenesis kurama dayandırılması uygun görülmüştü. Monogenesis kuram bütün dillerin tek kaynaktan ileri geldiğini ileri sürer. Poligenesis kuram ise dilin çok kaynaklı olduğunu belirtir. Monogenesis anlayışta yürütülen çalışmalarda hem Türkçenin Arapça, Farsçanın etkilerinden kurtarılması hem diğer bütün dünya dillerinin Türkçeden doğduğu tezi işlenmek istenmiştir. 1932’de toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi’nde sunulan bildiride, Batı dillerindeki Türkçeyle benzerlik taşıyan sözcükleri alınarak onun üzerinden, bu dillerin Türkçeden doğduğu savı ileri sürülmüş ve Türk Tarih Teziyle Türk Dil Tezi birleştirilmek istenmiştir. Kurulmak istenen dil yaklaşımında Türkçe dili eski Orta Asya’ya kadar dayandırıldıktan sonra buradan çıkıp dünyaya yayılan Türklerin diğer kültür ve dilleri oluşturduğu iddiası ileri sürülür. Mustafa Kemal’in emriyle Ruşen Eşref, Leon Cahun’un bir yazısını tercüme etmiştir ki “Fransa’da Arî Dilleri Takaddüm Etmiş Olan Lehçenin Turanî Menşei” adını taşır. Yazının sonuna Afet Hanım’ın ders notları eklenmiştir. Ekleme yapılan bu notta Helenlerin ve Latinlerin Türklerin sinesinden çıktığı, Türklerin dünyanın çeşitli yerlerine giderek dünyanın ilk medeniyetlerini kurduğu, oralarda insanlık ve medeniyeti ilerlettikleri, bütün eski medeniyetleri Türklerin kurduğu iddia edilir. Aslında başından beri tarih tezi, prehistoryaya kadar götürülüp antropolojik, dilsel ve kültürel kanıtlar oluşturulmak istenmiştir. Dil üzerindeki çalışmaların ileri sürülen tezlere dayandırılmak istenmesinden de anlaşılacağı gibi dilbilimsel olmaktan çok kurgusal metafizik bir politika taşıdığı görülür. Resmî ideoloji, asparagas yaklaşımlarla bu tezler doğrultusunda kendisini kurma amacını güder. Tabii sonuçta bütün uygulamalar eğitim, bilim, kurumlaşmalar bu spekülatif yönde araçsal olarak şekillenecektir ki o da etnik kültürlerin yok sayılmasına, şovenist politikaların serpilmesine yol açmıştır. Milli ve ilmî vazife olarak yorumlanan anlayışta Türk Tarih Tezi bu yönde bir ulusçuluğa dayandırılmaktadır. Yapı taşları olarak öne sürülen iddialar laik ve modern ulus kurmanın temeli olarak ele alınmıştı. Bir yandan yeni bir ulus kurmanın etkisiyle tarihselcilikten çıkmak amacı güdülürken diğer yandan da yeni bir tarihselci yaklaşım getirilmiş olunuyordu.

1932’deki Birinci Türk Tarih Kongresi’nden sonra Atatürk, dil konusundaki çalışmalar için düğmeye basar, bir toplantıda “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” kurulmasını ister. Samih Rifat, Ruşen Eşref, Celal Sahir, Yakup Kadri cemiyeti kurarlar. Böylece Birinci Türk Dili Kurultayında Türk dilinin eskiliği, Hint-Asya-Avrupa dilleriyle ilişkisi üzerine bildiriler sunulur. Dildeki bu yaklaşıma Hüseyin Cahit Bey karşı çıkmış ve tartışmalara yol açmıştı. Kurultay’dan çıkan karar bir ulus yaratmaya dayalı bir anlayışla Türkçenin derleme, tarama sözlükleriyle kendi köklerinden yeni kelimeler yaratmasına yönelikti. İkinci dil kurultayı da dilde arılaşma politikasıyla başlar. İkinci Kurultay sonrasında Atatürk, konuşmalarını çalışmalar sonucu yeni kazandırılan kelimeleri dahil ederek yapar. Dr. Hermann F. Kvergiç adında bir dilbilimci Atatürk’e “Türk Dillerindeki Bazı Ögelerin Psikolojisi” adlı bir yazı gönderir. Yazıda Türkçenin başka dillerle akraba olabileceği savı vardır. Atatürk bu görüşü çok benimser ve verdiği talimatla Güneş-Dil Teorisi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde okutulmaya başlanır. Bir grup dilci de bu konu üzerinde çalışmaya başlar. Güneş-Dil Teorisi Türk Tarih Teziyle birleştirilmeye uygundur. İbrahim Necmi Dilmen Teori’nin prehistoryaya kadar giden, Türk tipinin şaşmaz eseri olduğunu ifade eden bir bildiri sunar. Diğerleri de resmî ideolojiyi destekleyen benzer bildirilerde bulunurlar. İlk insan güneşe bakıp “Aa” der. Türkçe yazımda “ağ” olan bu ses Türkçenin birinci dereceden kökünü meydana getirdiği savını taşır. Birçok temel kavram ve sözcükler de güya bu güneşle etkileşimden doğmuştur. Monogenesist anlayışta bütün dillerin tek bir kaynaktan çıktığı görüşüne dayanılarak bütün dünya dillerinin Türkçeden çıktığı öne sürülür. Böyle bir iddia Türkçe olmayan hiçbir sözcüğün bulunamayacağı anlamına gelir. Teorideki kurgu ve tutarsızlıklar ortaya çıktıkça son derece dayanaksız, saçma hale gelir. Mazeret olarak dilde yer etmiş bulunan yabancı kelimelerin özleştirme furyasıyla atılmasının önüne geçilmek istendiği gibi bir sav ileri sürülür. Üçüncü Kurultay’dan sonra Atatürk’ün özleştirmeye dayanan uyduruk kelimelerden uzak durmaya çalıştığı gözlemlenmiştir. 1942’deki Dördüncü Türk Dil Kurultay’ında Arapça-Farsça kelimelerin dilden atılımına hız verilmiştir.

Dil Politikası
Genel çerçeve

Dil politikaları dünyadaki ulus devletleşmelerin bir sonucu olarak ortak bir dil kurulma ihtiyacıyla ortaya çıkmıştır. Dilin kullanımı dilin resmiyetteki yeri, ekonomideki işlevselliğine bağlı olarak farklılık gösterir. Bu bağlamda toplum içerisindeki etnik dillerin kullanımı daha dar alanda kalır. Dilin kullanım alanlarındaki etkinliğine, yaygınlığına göre kullanımı belirleyici olmaktadır denebilir.

Anadolu Türkçesinde Arapça ve Farsçanın kullanılmasındaki neden İslamiyet’e geçişle ilgilidir. Balkanlardaki Türkçe ise coğrafyanın etkisiyle Batılı özellikler taşır. Türkiye Türkçesinin durumunu anlamak için tarihsel süreçlere bakmak gerekiyor. Osmanlıdaki durumla beraber tarihsel süreç içerisinde önemli aşamalar kaydeden Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet dönemleri anlaşılmalıdır. Günümüz Türkçesi Arapça ve Farsçanın yanında diğer etnik dillerden de ödünçleme almıştır. İmparatorluk devletlerinin özelliği olarak Osmanlıda farklı etnik yapılar nedeniyle diğer diller de kullanılmaktaydı. 13. yy. ortalarında Anadolu Selçukluları devlet işlerinde Arapçayı, edebi dil olarak da Farsçayı kullandılar. Halk yine Türkçeyi kullanmaya devam ediyordu. Selçuklu Devleti’nin dağılmasından sonra kurulan beylikler Türkçeden başka dil bilmedikleri için edebî alanda verdikleri eserlerle Türkçenin gelişimini sağladılar. Karamanoğulları beyliğinde Mehmet Bey dilde birlik sağlanması için yalnız Türkçenin kullanılması konusunda bir ferman çıkarmış ve resmî dil ilan etmişti. Osmanlı döneminde 16. yy’dan itibaren Türkçe, Arapça ve Farsçanın etkisi altına girmeye başlamış, halk bu dili anlayamamış, yüksek zümre dili olarak kalmıştır. Divan edebiyatı, halk edebiyatı diye iki dilli bir edebiyat ortaya çıksa da 15. yy’da halk edebiyatında Arapça ve Farsça etkisi kendini göstermiştir. 19. yy’da Osmanlı Devleti’nin çöküş halinden çıkmaya çalışması, Fransa devriminin etkileri, Tanzimat döneminin getirdiği imkanlarla halkla kopukluğun giderilmesine dönük olarak eğitim dilinde, fermanlarda Türkçe kullanıma yer verilmeye başlanmıştı. Dağılan Osmanlıyı ayakta tutma girişimi olan bir çeşit Osmanlı ulusçuluğu fikri de bu dönemlerde ortaya çıkmaya başladı. Dil önem kazanınca gazeteci ve yazarlara büyük destekler sağlanmıştır. Batıda ise dil, edebiyat, sanat, felsefe hareketleri 15. yy. rönesansıyla başlayıp matbaanın kullanımıyla yaygınlaşırken Osmanlı bundan uzak kalmıştır. Batıda 18. yüzyılda çok sayıda felsefe dergisi çıkmaktadır. Voltaire Osmanlıyı okumayan insanlar ülkesi olarak nitelemişti.

Tanzimatla beraber dil, politika olarak ele alınmaya başlandı. İslam’ın etkisiyle eğitimde, kültürde Arapçayı sürdürmek isteyen kesimlerle ulusçuluk ekseninde laikleşerek dili sadeleşmeyle kullanmak isteyen kesimler arasındaki çelişki ve çatışma hep süregelmiştir. 1876’da ilk anayasa olan Kanuni Esasi ile Türkçe kullanımı zorunlu hale getirilerek kısmen bir sadeleşme sağlanabilmişti. Servet-i Fünun edebiyatı sadeleşmeden uzak, Arapça ve Farsçanın en yoğun işlendiği bir akım olmuştur. Buna karşın Selanik’te bulunan Genç Kalemler dergisi etrafında, Yeni Lisan hareketi olarak Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Yahya Kemal gibi yazarlar yer almıştır. Modern Türk Edebiyatının kurucusu Ahmet Mithat Efendi Osmanlı dilindeki çeşitli dillerden mürekkep karmaşık dil yapısından hiç memnun olmadığını belirtir.

Birinci Dünya savaşından sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde etnik dil farklılıklarıyla beraber çoğunluğu Müslüman topluluklar oluşturuyordu. Yeni bir ulus devlet oluşturma sürecinde resmî tek dilliliğe yönelim olmuş, millî birlik ve laik bir ortaklaşma çerçevesinde resmî tek dillilik dikkate alınmıştı. Bu dil politikası yakın zamana kadar uygulanageldi. Türkçe resmî dil olarak her alanda uygulandı. Kürtçe ise ancak özel yaşamın sınırları içerisinde yer buldu.

2000’li yıllardan sonra dil politikalarında önemli değişmeler yaşanmaya başladı. Demokratikleşmenin hız kazanmaya başlamasıyla beraber küreselleşmenin de etkisiyle çok-kültürlülük, azınlık hakları, kültürel çoğulculuk gibi kavramlar siyasal anlayışlarda yer buldu. Avrupa Birliği (AB) tam üyelik görüşmeleriyle bu kavramlar pratiğe yansıdı. Resmî tek dillilik politikaları yumuşatılma yoluna gidildi. Kitle iletişim araçları, dijital çağ da rol oynadı. 1991 döneminden itibaren bu etkinliklerin başlangıcı görülür.

Dil politikaları deyince iki tür planlama anlaşılmaktadır. Bunlar maddi ve statü planlamasıdır. Maddi planlama dilin formuna ilişkin olup yetki ve sorumluluk Türk Dil Kurumuna verilmiştir. Statü planlaması ise o dilin kamu yaşamındaki konumunun belirlenmesidir. Statü planlaması çok-kültürlülük tartışmalarıyla beraber ele alınmayı getirmiştir.

AB’ye tam üyelik görüşmelerinin başladığı 2005 yılına gelindiğinde yukarıda bahsettiğimiz kavramlar bağlamında resmî tek dillilik politikaları yumuşatılmıştı. Tabii diğer bir faktör de ortaya çıkan dijital devrimle uydu anten, internet gibi kitle iletişim araçlarının devreye girmesidir. Bu yolla Batı kaynaklı yabancı kelimeler yazı ve konuşma diline işlemeye başlamıştır. Bu konuda daha baştan yeterince hazırlık yapıldığı, karşılık gelecek dil çalışmalarında bulunulduğu söylenemez. AB mevzuatları çerçevesinde basın-yayın sektöründe uygulanan Türkçe dışındaki dillerin kullanılmaması maddeleri kaldırılarak Türkçe dili dışındaki diğer dillerin kullanılmasının önü açılmıştır.

Osmanlıdaki çok dilli yapıdan modern ulus devlet yaratmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti resmî tek dillilik politikasını takip etmişti. AB mevzuatlarıyla çok-kültürlülük çerçevesinde resmî tek dillilik politikası yumuşatıldı. Türkçe resmî tek dil olurken örneğin Kürtçenin kamu alanına girmesi kısıtlı bırakıldı. Türkçe dili üzerinde ise Batı dillerinden gelen hızlı bir bulaşmadan söz edilebilir. Akademiden eğitime, ekonomiden teknolojiye, günlük dil kullanımına kadar bu etki kendini gösteriyor. Bunun yanında hukuk alanında Osmanlıca kelimelerin halen varlığını sürdürdüğü görülmektedir.

Dil Politikasında Süreçler ve Sorunlar

19. yüzyılda Tanzimat hareketiyle birlikte Türk medeniyeti ve dili üzerinde önemli dönüşümler olmaya başladı. O zamana kadar Osmanlıda Türkoloji çalışması yapılmamıştı. Bu çalışmalar Tanzimat’tan sonra başladı. Avrupa ise kendi dilleriyle ilgili olarak daha 15. yüzyıldan itibaren gramer, sözlük ve etimoloji çalışmaları yapıyordu. Osmanlıda Türkçeyi eğitim dili olarak yürütecek okullar oluşturulmamıştı. Bu da okuma ve yazmanın geri kalmasının nedenlerindendir. 15. yüzyılda matbaanın bulunmasında sonra Batı ülkeleri edebiyat ve felsefe yayınlarında 19. yüzyıla gelene kadar halka yayılan yayın faaliyetlerinde bulunmuş, ilerlemeler sağlamıştı.

Tanzimat sonrası modern Türk edebiyatının kurucularından olan Ahmet Mithat Efendi dönemin dili olan Osmanlıcanın içerisinde bulunan Arapça, Farsça, Türkçenin yanında Batı dillerinden de giren sözcükler bulunmasını dili karmaşık hale getirdiğini, anlama sorunlarına yol açtığını ifade etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra dil politikası oluşturulmaya başlanmış ve ilk önemli girişim alfabe değişikliğiyle yapılmıştır. 1928’de TBMM’nde Latin kökenli 29 harfli Türk alfabesi kabul edilmiştir. Yurdun her bölgesinde millet mektepleri açılarak okuma yazma oranı artırılmıştır.

1932’de Türk Dil Kurumu kurularak Türkçenin maddi araştırmaları bu kuruma verilmiştir. Atatürk dil politikasında öncülük yaparak TDK için iki hedef saptamıştır. Birincisi dilin sadeleşmesi, konuşma dilinde birliğin sağlanması, edebiyat ve bilim dili kurallarının tespit edilmesi, tarama ve derlemelerle kelime haznesi oluşturulmasıdır. İkincisi ise tarihi araştırmalara konu olacak ölmüş ya da eski dillerin incelenmesidir.

TDK’nin ilk çalışmaları arasında Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi bulunur. Ayrıca yabancı kelimelere karşılık yazılması, yeni gramerin hazırlanması ve sözlük çalışmaları gelir.

Bu yıllarda Arapça, Farsça kelimelere Türkçe karşılık olarak batı kelimeleri alınmıştır. Örneğin kâtip-sekreter, müdür-direktör, nazariye-teori gibi sözcüklerdir. 1936 yılına kadar Arapça, Farsça kelimelerin Türkçe karşılıkları bulunmaya çalışılmıştır.

Bu dönemde Atatürk’ün üzerinde durduğu Güneş-Dil Teorisi kuramı ortaya çıktı. Teoriye göre bütün dillerin anasının Türkçe olduğu iddia ediliyordu. Teorinin 1935’de ortaya çıkışında Viyanalı Doktor Kvergiç’in yayınlanmamış bir yazısı etkin olmuştu. Türk Dillerinin Psikolojisi üzerineydi. Atatürk çalışmayı önemli bulmuş ama bazı dilbilimciler bu görüşü desteklememişse de bazıları bu teoriyi resmî ideolojinin bir parçası olarak savunmuşlardı. Ancak tez sağlam temellere dayanmıyor, sığ ve dayanaksız bulunuyordu.

1936 yılında Üçüncü Dil Kurultayı yapılmış ilk-orta öğretimdeki ders kitaplarında bulunan terimlerin Türkçeleştirilmesi ele alınmıştır. TDK, Bakanlık, üniversite temsilcileri iş birliği yaparak terimler sözlüğünü hazırlamıştır. 1937’de başlayan basım ve yayımları 1960’a kadar sürmüştür. Yabancı terimlerin Türkçe karşılıklarına yer verilmiştir.

Türk Dil politikaları beş döneme ayırılarak incelenebilir. Birinci dönem ilk Latin harflerine geçiş tarihi olan1928 ve1938’e kadar gelişmeleri kapsayan dönem, ikinci dönem 1938-1950, üçüncü dönem 1950-1960, dördüncü dönem 1960-1980, beşinci dönem de 1980 sonrası olarak ele alınabilir. İkinci dönem birinci döneme benzemekte olup Türkçeyi yabancı sözcüklerden arındırmaya yöneliktir. Bu dönemde Kültür ve Milli Eğitim bakanlıkları TDK Başkanlığı da yapmaktaydılar. Resmî dil politikalarının belirlenmesinde TDK’nin etkisi devam etmiştir.

İkinci dönemdeki en önemli değişiklik 1924 Anayasa dilinin 1945’te sadeleştirilmesi olmuştur. 1924 Anayasası dilinde Arapça %75, Türkçe %21 iken 1945 Anayasası dilinde Türkçe %65’e çıkmış Arapça oranı %31’e inmiştir.

Yine eski metinlerdeki Türkçe terimleri tarama çalışması bu dönemde ortaya çıkmış Dehri Dilçin ve Ömer Asım Aksoy tarafından dört ciltlik Tarama Sözlüğü yayınlanmıştır.

1945 yılında orta öğretimdeki Türkçe ders kitaplarına yenilikler getirilmiş, öğrenciler yazıya yönlendirilmiştir. 1949’da Dil ve Edebiyat öğretiminin adı Türk Dili ve Edebiyatı olarak değiştirilmiştir. Ayrıca dilbilgisi dersleri getirilmiştir.

1952’den sonra hükümet değişikliğiyle müfredat yeni baştan değiştirilmiş 1957’de Türk Dili ve Edebiyatı programı hazırlanmıştır. Hazırlanan bu program 1976’daki ders adlarının değiştirilmesi dışında 1991 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.

Atatürk’ten sonraki dönemde TDK, yazarlar, aydınlar ve üniversite arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkmış, bazı kesimler Arapça-Farsça ya da Osmanlıca kelimelerin atılmasına karşı çıkmışlardır. 1948 yılında ilk örgütlü muhalefet İstanbul Muallimler Birliği olup ders kitaplarına konan Türkçe karşılıkların yeni üretilmiş uydurma kelimeler olduğunu öne sürmüşlerdir.

1950 yılında Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle hükümet ve TDK arasında ayrışmalar yaşanmıştır. 1951’de aradaki resmî bağ kopmuştur. Bunun sonucunda 1932’de başlayan özleştirme çalışmalarına devlet desteği kesilmiştir. 1932’den beri okunan Türkçe ezanın Arapça okunmasına izin verilmiş, 1945’de sadeleştirilen anayasanın dili yeniden Osmanlıca diline dönüştürülmüştür. Bunlar olurken TDK ve bazı çevreler özleştirici faaliyetleri benimsemeye devam etmiştir.

Atatürk’ten sonra Türkçede en ekili isimlerden biri Nurullah Ataç olmuştur. Kelimeler türetmiş, devrik cümle yapısını getirmiştir. Devrik cümle anlayışı benimsenmemiş, türettiği bazı kelimeler eleştiri konusu olmuştur.

1960 sonrası yeniden 1950 öncesi özleştirici anlayışa dönüş yapılmış ve bu dil politikası 1965’e kadar sürmüştür. 1965 sonrası hükümet değişiklikleriyle dil politikasında değişmeler yaşanmış olmasına rağmen özleştirme hareketlerine devletin desteği 1980’e kadar sürmüştür.

Siyasi gerilimlerin yüksek olduğu 1970’li yıllarda kelimelerin seçimi dahi siyasi yönü gösterme durumuna gelmişti. Bunun yanında hem muhafazakârlar hem özleştirmeciler Batıdan gelen kelimelere karşı kabullenici bir tutum almışlardır. Çünkü Batıdan gelen bilim, sanat, teknoloji dilindeki kökleşmiş, evrenselleşmiş terimlerin alan terminolojilerinde yer edecek şekilde karşılıkları hemen ortaya çıkamamakta, dayanaksız uydurulmuş karşılıklar getirildiğinde ise daha çok anlam karışıklığına yol açabilmektedir. Uluslararası cihaz bilgilendirme kılavuzlarında Türkçe çeviriyi bile pek görememekteyiz. Dili geleceğe taşıyan şey ontolojik yapıda o dilin kültür, bilim alanındaki evrensel nitelikteki etkinliğiyle, göstergeleriyle ilgili olabilmektedir. Bu açıdan Türkçenin geleceğiyle ilgili soru işaretlerini içinde barındırdığını söylemek mümkündür.

Yazılı basındaki dil tutumlarında da farklılıklar görülür. Muhafazakâr gazeteler eski dilin kullanımına ağırlık verirken modernler özleştirici bir dil kullanmayı tercih etmişlerdir. 1980 sonrası dönemde TDK akademik bir kurum haline getirilerek siyasal etki alanı dışına taşınmış, muhafazakârlarla özleştirmeciler arasında bir orta yola gidilmiştir. Tabii bu arada eski tutumlarını sürdürmeye devam edenler olmuştur.

Kaynakça
Demir, G. Y. Türk Tarih Tezi ile Türk Dil Tezinin Kavşağında
Demircan, Ö. Güneş Teorisi. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/212864
Demirel, F. A. Türkiye Antropolojisinin Tarihçesi ve Gelişimi Üzerine, M. A. Ersoy Üniv. Sos. Bil. Dergisi, Yıl:3 Sayı: 4, 2011-Bahar (s. 128-134)
Güneş-Dil Teorisi. U.Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi yil: 11, sayi: 19, 2010/2
https://tdk.gov.tr/tdk/kurumsal/tarihce-2
https://turkdili.gen.tr/files/Argunsah_Turkiye_Turkcesinin_Sorunlari.pdf
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/448222 (Sadoğlu, H. Türkiye’nin Yakın Dönem
Dil Politikaları. Pesa Uluslararası Sosyal Araştırma Dergisi, Şubat, 2017.)
Kılıç, S. Nazi Basınında Atatürk Dönemi. International Journal of Social Science
Volume 5 Issue 4, p. 145-160, August 2012
Orhan, S. Dil Politikaları ve Dil Hakları Üzerine Teorik Çerçeve, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 8, sy. 2 (Aralık 2017): 331-62
Turk Antropoloji Mecmuasi,1929 https://psi421.cankaya.edu.tr/uploads/files/Maksudyan%2C%20Turk%20Antropoloji%20Mecmuasi.pdf
Tarih (Türk Tarih Tezi 1. Cilt.) Maarif Vekaleti Milli Talim ve Terbiye Dairesi, 1931, İstanbul

Fatih Oto

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.