İNCELEME
İmparatorluklar dönemi kâh batıdan doğuya kâh doğudan batıya doğru yayılmacı özellikte sürüp gitmiştir. İskender doğu seferinde Mısır’daki Pers işgaline son verip İskenderiye şehrini kurdu. İskenderiye daha sonra gelişmesini sürdürdü ve bir kültür merkezi haline geldi. İskenderiye Kütüphanesi o dönemin dünyadaki en önemli bilim-kültür merkezi oldu. Kimi kaynaklara göre 400.000 civarında rulo eserin bu kütüphanede toplandığı belirtilir. Orada çalışan memurlar dünyanın çeşitli yerlerine gidip yazılı eserleri toplar kütüphane arşivine alırlarmış. Ayrıca buraya bir eser getirildiğinde onun bir kopyası çıkartılır sahibine verilirmiş. Kütüphanede yayıncılık faaliyeti de yürütülüyormuş. Aslında orası alışılmış tek boyutlu bir kütüphane değil aynı zamanda eğitimin de yapıldığı çoklu bir araştırma merkezidir. Kütüphane çevresinde çeşitli dallarda faaliyet gösteren binalar mevcuttur. Mesela otopsi yapılan ve vücudun incelendiği anatomi salonu vardır. Dönemin önemli tıp bilimcileri burada araştırmalarını yürütür, astronomi, matematik, fizik, edebiyat, felsefe alanlarındaki çalışmalar buradaki yapı içinde yer alırdı. Araştırmacılar, bilimciler, filozoflar, edebiyatçılar burada çalışır, aynı zamanda ders de verilirdi. Dünyanın çeşitli yerlerinden buraya öğrenim görmek, araştırma yapmak isteyen kimseler gelirdi. Persler orada kalmaya devam etseler böyle bir kültürel yapı ortaya çıkabilir miydi? İki bin yıl öncesine dayanan bu kültür hareketi nasıl ortaya çıkabilmişti? Sorunun can alıcı kısmı burada. Bir kere İskender’in Aristoteles gibi büyük bir filozof tarafından eğitilmiş olması önemli etkendir. O dönem Helenistik kentleşme modeli kombine bir sistem taşır. Yani kentler kurulduğu zaman, içlerinde agorasından tiyatrosuna, hamamına, kütüphanesine, kanalizasyon sistemine, okullarına kadar kombine bir yapıyı barındırır. Siyasi sistem de meclis ve demokrasi kültürü üzerinden yürütülür. Tarıma, ticarete dayalı bir üretim bile olsa böyle bir yapı içerisinde primitif bir köylülük etken olamaz. Kentli yaşam kültürü insanı dönüştürür ve zihinsel, davranışsal kodlarını geliştirir.
Bu örnek üzerinden giderek önce İslam coğrafyasına bakarsak buralarda benzer kentleşme kültürünü göremeyiz. Şimdi antik Anadolu coğrafyasına bakalım. Çoğunlukla şehirler Helenistik dönemde standart şehircilik anlayışıyla kurulmuştur ve bu kültürden gelen isimleri taşır. Her bir şehir isminin tarihine bakıldığında daha Türkler ortada yokken oraların antikiteden gelen tarihi karşımıza çıkar. Anadolu coğrafyası diğer kültürlerin de bulunduğu bir yapı içerir. Bu halklar barış içinde bir arada yaşamaktaydı. Arap coğrafyasında ise Helenistik modele uygun bir kentleşme olgusu yoktur. Asyatik toplum olarak Anadolu’ya gelen Türk beylikleri de Arap kültürü etkisi altında hareket etmiş ve önceki kent kültüründen ziyade göçebe bir gelenek kültürü bu coğrafyaya yayılmıştır. İşgal ve ele geçirmelerden sonra halihazırdaki şehirleşme modelleri sürdürülmemiştir. Helenistik kültür taşıyan bu şehirler ele geçirildikçe oraya adapte olma zorunluluğu nedeniyle daha çok ihtiyaca dönük boyutta kalan bir yerleşim tarzı oluşmuştur. Sistem ve planlama anlayışı görülmez. Arap coğrafyası da öyledir. Anadolu’ya da İslam coğrafyasının kültürel etkisi taşınmıştır. Göçebelik kültürü mevcut hazır şehirler üzerine yerleştiğinde örneklerden yararlanmış ama birçok kültürel özellik de ortadan kaldırmış, yerine gelişigüzel bir anlayış geçirilmiştir. Göçebelik hayatından gelen bu kültür bir kent kültüründe olması gereken planlı, sanatsal, mimari boyutun noksanlığını taşır. Aynı nedenle de bu toplumlarda sistemsel, felsefi düşünce, akıl yürütme tarzı da gelişmemiştir. Kültür terimi bile alerjik, yabancı bir şey gibi görülür. Düşünsel ve davranışsal olarak göçebe hayatından gelen bildik alışkanlık kodları adeta modern dönemde de sürdürülür. Bugün baktığımızda her yıl İstanbul’un fethi (işgal, ele geçirme) kutlamalarının yapıldığı, övünüldüğü görülmektedir. Fakat bu şehir Helenistik, Bizans kültürüne ait olarak kurulmuştu ve bu haliyle dünyaca önemli bir şehir haline gelmişti. Fetihten bu yana altı yüz yıl geçmesine rağmen buralarda yaşayan, siyasi idare kuran yönetimler dünyaya örnek gösterilebilecek, gıpta edilecek tek bir şehir inşa edememişlerdir. Ancak yapılan eski kültürden gelen yapıların camiye ve idari binalara dönüştürülmesi olmuştur. Bugünkü betonlaşma furyası ise ayrı bir hikâye. Şehirleşmede karman karışık eklektik mahalleler, plansız bir yapılaşma görülür. Şehir bir araya toplanmış bir karmaşa yumağını andırır. Yalnız bu değil, bütün ilişkilerde aynı alışkanlıklar şehir hayatına damgasını vurur. Yani kent uygarlığı düşünme tarzı olarak kavranamaz, anlaşılamaz. Bunun yerine fırsatçılık, kurnazlık, kandırmaca, hile, kapmaca, ele geçirme, çevre dışılık gibi davranışlar ağır basar. Yine bir örnek, bugün bile parklarda insanlar oturdukları kanepelerde yedikleri çekirdekleri doğrudan yere atarlar. Çok rahat yere tükürebilmekte, mendil ve çöplerini gelişigüzel atabilmektedirler. Beton binaların alabildiğine yükseldiği ama kaosun ve çürümenin arttığı şehirleşmede benzer nitelikte manzaralarla karşılaşmak zor değildir. Aslında mesele ekonomik olmaktan ziyade düşünsel, zihniyet formasyonuyla ilgilidir. Bahsedilen kazanım ve alt yapı olmadığı için sürekli sorunlu bir şehir hayatıyla karşılaşılır ve bu da şehirde yaşamasını zorlaştırır. Mesela park yerleri konusundaki ölçüsüzlük ve karmaşa, trafik kaosu, ulaşım ve diğerleri aynı plansızlığın ve düşünme tarzındaki yoksunluğun yansımasıdır. Bu örnekleri bütün alanlarda bulabiliriz; sağlıkta, eğitimde, sokaklarda, siyasette, yollarda, her şeyde. O zaman yaşam daha güvensiz, tehlikeli hale gelir.
Dikkat çekici diğer bir konu liderliklerin kutsallaştırmaya, putlaştırmaya dayanmasıdır. Çünkü mesele ve konulara yaklaşımlarda akılsallık, kavrama, çözüm geliştirme boyutu yoktur. Verilen eğitim sahası da daha çok hafızlık ve talimcilik anlayışı taşır, talim ve terbiye denir ya. Toplumda bol bol unvan, kariyer, para, güç taşınabilir ama hakiki şehirleşme kültüründen yoksunluk, felsefi epistemolojik, mantıksal ve metotsal işlevden uzak olmak gelişmeye yardımcı olmaz. Düşünme ve davranışlar kutsallaştırma, razı olma modelinde kalır. Bir de dış dünyaya karşı rakip ve hamasi bir alan yaratılır, bunun üzerinden manipülasyon yapılır. Kutsallaştırma, tapınma, düşmanlaştırma ve hamaset, çürümeyle iç içe birlikte yürür. Kendi yarattıkları sorunlarda üzerlerine hiçbir şey alınmazlar, hemen dışarısı suçlanır, emperyalizm kavramını sosyalizmin klasik terminolojisinden alıp sakız gibi kullanmak da moda olmuştur.
Avrupa, Batı kültürü tarihine baktığımızda mücadelelerin bilim, felsefe, sanat alanlarında uğraş verenlere karşı ilahiyatı kullananlar ve iktidar gücü arasındaki gerilimli alanda geçtiği görülür. Engizisyon mahkemeleri kıyım makinesi gibi işlemiştir. Kadınlar da bundan çok kötü pay almışlar. Altmış bin civarında kadının cadı suçlamasıyla işkence edilip yakıldığı ifade edilir. İktidarlar bu konuda son derece katı olup en küçük adalet duygusu dahi taşımamışlardır. Ortaya çıkan yeni burjuva sınıfı imparatorlukları yıkmada ilerici roller oynamış, birçok bedeller ödenmiştir. Yani oradaki burjuvazi de öyle rahatça oluşmuş denemez. Tabii sanayileşmeyle beraber tekelci güç gelişmeye başladığında faşist yönetimler ortaya çıkarak insanlık üzerinde büyük kayıplar ve yıkıcı etkiler yaratmıştır. Bazı aydınlanmacı burjuvazi kesimleri ise bilime, sanatçılara sağladıkları destekle toplumda yeni bir yolun açılmasına katkı sunmuşlardır. Bu tipten bir burjuvazi İslam coğrafyalarında, Asyatik ülkelerde pek görülmez. O dönemler sarayın hizmetine giren bir sanatçı muhalif, eleştirel bir şeyler yapmaya kalktı mı atılır, sürgün edilir, cezalandırır. Fakat söz konusu burjuva çevreler ise nispeten sanata, felsefeye sağladıkları destekle onların daha bağımsız hareket edebilmelerine ve muhalefet etmelerine olanak kazandırmıştır. Ancak batıda aklı savunan filozof, bilim insanları yoktur ki iktidar baskısı altında kalmamış olsun. Üniversiteler de onların denetiminde olduğu için muhalif olanlar hemen bir kenara ayrılır, dışarıda bırakılırdı. Yani Batı da çok sert, katı yapılardan geçmiştir ve bunun kültürel yansımalarını bugünkü anlayışlarda bulmak mümkündür. Batı dendiği zaman ona tek boyutlu bakmak hata olur. Oradan gelen her şey doğrudur diye bakmak yanıltıcıdır. Orada da yaşanan kültürel bir çöküntü vardır.
İşin teknik boyutuyla Batı dünyasından yararlanma, aktarımlar, taklitler meselenin makyajı olmaktan öteye geçemiyor. Kültürel boyutta akılsal düşünsellik her zaman sakınılacak, uzak durulacak bir şey gibi görülmüştür. Üstelik ekonomik anlamda burjuva sınıflar oluşmuş olsa da kültürel anlamda primitif kodlar, gelişmenin makyaj olarak kalınmasını sürdürülür. Yine anlayış menfaat, çıkar, cemaat ilişkileri düzeyinde sürer ve olması gereken konuma geçemez. Yani bu coğrafyalarda burjuva sınıflar aydınlanma, felsefi akılsallık boyutunda bir zihniyeti taşıma gayretinden uzak kalmışlardır. Onlar daha çok ilahiyata, hamasete, gösterişe, çıkar ve güce sarılırlar, bunu sürdürürler. Arada nadir olarak kişiler, gruplar çıksa da etkisiz zayıf kalır. İşte bütün bunlar bir toplumun neden kronikleşme süreçleri içinden çıkamadığının da göstergesi olmaktadır. Tabii özgürlükçü hareketlere karşı ters kodlanmış toplumlarda sol kültürün gelişmesi de sorunlu olmuştur. Bir tarafta milliyetçi manipülasyon, bir tarafta dini bağlayıcılıklar, mezhepler, mezhepler arası rekabet, cemaatleşme kültürü, feodal bağlar, diğer tarafta da özgürleşme talepleri çatışır durur. Böyle bir yapı içerisinde sol kültür de kendine özgürlükçü bir yol çizmede zorlanır. Genellikle tek boyutlu bir ekonomik yaklaşıma sıkışılır. Toplumun önemli kesimlerinde şekilcilik kendini gösterebilmektedir. Aynı İslamcı nihilizme benzer bir nihilizm içinde kalanlar yaygındır. Yine geleneksel dini kültürün alanından gelen biçimselci anlayışta kalan davranış modelleri oluşabilmektedir. Sağ politik dünya görüşü statükodan yana olduğu için mevcut durumu besleyen, sürdüren anlayışta olup sorunların kaynağı haline gelebiliyor. Bazı alışkanlıklar ne kadar değişirse değişsin düşünce kalıpları öyle kolay kırılmıyor. Kimi zaman dinsel kimi zaman nihilist yaklaşımlarla değerlendirmelerde bulunmak bildik alışkanlıklardan gelme. Bir bakıma kültürel etkileşim olarak bunda mezhepsel, dini anlayışlardan uzanan bir kaynak da bulunur ki genellikle tekilleştirme, yaş olgusu, ölüm ve ahiret anlayışları yer alır. Müziklerde de sıkça işlenmektedir. Bütün buradan hareketle nihilist bir çöküntü de beraberinde gelir. Bazen İnziva, hayattan kopukluk, ölümü bekler gibi bir boş vermişlik, kendini bırakmışlık, teslimiyet, saça sakala gömülme, amaçsızlık, bu durumda olmayanlara karşı kindar, antipatik tavır alma gibi davranışlar ortaya çıkar. Kısacası bunlar da toplumun içinde bulunduğu sorunlardır.
Endüstri devrimlerini, aydınlanma hareketlerini yapmış modern toplumlarda olması gereken özellikleri bu coğrafyalarda görmek mümkün değil. Gelir dağılımı ve paylaşımı son derece adaletsizdir. Ekonomi, siyaset yönetimi kötüdür ve kronik bir hal almıştır. Yüzeysel çözümler, sıkça da halının altına süpürme en kullanışlı yol seçilir. Toplum içerisinde parasal, ekonomik güç, benzetme yaparsak paraşütle inen çevrelerin elinde toplanır ve onlar da yoz bir dünya görüşünün sahibidirler. Bu toplumlarda ilahiyat, milli mesele maskeleriyle bozulma ve çürüme iç içe yürür. Sermayenin yürütücüsü rolünü üstlenen burjuvalaşmış sınıflar sistemsel sürecin aparatı halindedir. Bir fabrika kursalar, oraya alt tabakadan işçiler gelse iki taraf da eninde sonunda dengede kalır ve gelişmeyi tetikleyecek bir evreye geçilmez. Yaşamın birçok alanında burjuva sınıfı güç ve para, kurnazlık, fırsatçılık ilişkisi dışında kültürel, düşünsel bir bakış açısı geliştirme yeteneğinden uzak kalmıştır. Üstelik bunlara karşı antipatiktir, yabancıdır. Bu ülkelerin alt sınıfları da kendilerini daha çok itaat ve razı olma anlayışının bir öğesi olarak görmenin dışında başka bir davranış, düşünüş tarzı geliştirme anlayışında son derece yetersizdirler. Nedeni de daha önce saydığımız kökensel alışkanlık ve kodlardan pek bağımsız sayılamaz. Aslında toplumsal gelişme dinamiklerini motive edecek olan ivmesel hareketler işleyemez. Hareketin bildik kodlarda daima yukarıdan aşağıya doğru inmesi beklenir. Ne kadar inerse ona şükür edilir, inmezse de razı olsun, denir, idare edilir. Önce en üstte gökyüzü otoritesi, onun altında ikinci büyük güç devlet ve onu temsil eden liderler gelir ve bunlar kutsal bir bağ gibi görülür. Şimdi böyle bir statük yapı karşısında üst yapılar için en uygun yol mevcut anlayıştan yararlanmak, onu korumak ve buna uygun bir yönetim hayatı tarzını sürdürmek olur. Bunun için eleştirel bir bakış, sorgulama, düşünsellik falan ancak karşıt uygarlıklarda görülen bir işmiş gibi bakılır. Sosyal gelişimin yerine inayet, itaat, rızalık gibi anlayışlar işler.
Günümüzün dünyasında kronikleşen rejimler insanların hayatını harcayıp kayıp, silik kitleler, telef edilmiş kişiler geriye bırakırken güç ve tahrik motivasyonlarını kullanmaya devam ederler. Tabii ki bu boyna vurulmuş bir kader prangası olamaz ama bunun altından kalkmak da dar bir alan üzerinde takılı kalmaya değil, her alana yansıyacak geliştirici, çoklu bir motivasyona, inovasyona bağlıdır.
Fatih Oto
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.