FELSEFE
Özdeşlik mantığı bilgi edinimini dünyayla bire birlik ilişki içerisinde kuruyordu. Yeniçağla birlikte ortaya çıkan ampirizm bilgiyi mantıksal faaliyetten psikolojist bir yöne, duyum ve tecrübeye taşıdı. Gelişen dünyada özne nesne ilişkisi, çelişkileri gittikçe karmaşık hal alıyordu ki bilgi edinimi çelişmezlik boyutunu aşıyordu. Deneycilik bu sorunu duyumculukla aşmaya çalışmıştır. Ona göre rasyonalite epistemik sorunları çözemez. İnsan ancak duyum ve deneyimlerle bilgiye ulaşır. Akıl ise hafıza ve ayıklama işlemleri için araç olmaktan başka bir şey değildir. Yani onlara göre akılcıların ileri sürdüğü gibi zihin bilgi üretemez, geliştiremez, tasarlayamaz. Tabii o zaman ben de şu soruyu sorarım; duyum ve deneyim nereye kadar insana tümel, yasal bilgiyi verebilir? Öyle ya insanın dünyayı anlayabilmesi için tümel, yasal bilgiye de ihtiyacı var. Duyum, deneyim insana tecrübe verir ama insan yalnız tecrübeyle yaşamını sürdüremez. Bilgi de üretmesi, tasarlaması gerekir. Ampirizm insan faaliyetine bir sınır çekmiş oluyordu. Ayrıca duyum ve deneyimin imkânsız olduğu yerler de vardır. Örneğin uzak bir ülkedeki yaşamı deneyimleyemeyiz ama akılsal yoldan yaklaşık olarak ne olduğunu bilebiliriz.
Yeni dünyada diyalektik, felsefenin önemli bir aleti olmaya başladı. Felsefe akılla yürütülen bir faaliyet olduğuna göre duyumculuk açısından aklı bir kenara atmak sorunların çözümünde yetersiz, çözümsüz kalmakla eş anlamlı hale gelir. Öznenin dünyayı, hayatı çözmesi çelişkilerin çözülmesiyle eş anlamlı hale gelmişti. Alman idealizminde de filozoflar çeşitli yaklaşımlarla diyalektik bir yöntem izlediler. Kant akılcılığı en başa yerleştirir ama duyumları da dışlamaz. Onu akla iletim sağlayan bir araç olarak görür. Epistemenin kurulmasında ise esas rol akla düşer ve duyumlarla gelen ham bilgiler akılda sentezlenerek bilgisel kazanım ortaya çıkar. Tabii bu yalnız duyumsal bağlantıyla olmaz aklın a priori olarak bilgiyi üreten kendi sentez yeteneği de vardır. Onda her şey özneyle başlar, özneyle biter. Aktif olan taraf özne ve akıl, pasif taraf ise nesne ve varlık dünyasıdır. Aklın yasaları vardır, bilgiyi işler ve kurar. Kant’ta uyarıcı olan önemli taraflardan biri insana aklın var, akıl insan için büyük bir yetenek, onun farkında ol ve kullanmasını bil, mesajıdır. Kant’taki diyalektik mantık, özne-nesne çelişkisindeki bilginin sentezlenmesinde yatıyordu. Varlığın bilgisi ancak akıldaki yeti kadar bilinecekti. Çünkü ona göre aklın kapasite ve olanaklarının algılama, bilinebilme sınırları vardı. Fenomenal yolla elde edilen bilgide nesnedeki kendinde şeyin bilgisine ulaşılamaz, olduğunu söyler. Kant’ın da çelişkilere, düalizme, bilinemezciliğe düştüğü yerler vardır. Ona göre bilgi akıldaki veriler çerçevesinde bilinebilecektir. Bunu da en iyi hem deneyden bağımsız a priori olarak hem de deneye bağlı posteriori olarak yaptığını söyler.
Görüldüğü gibi Kant sisteminde artık özdeşlik, çelişmezlik mantığının yerine akıl ve varlık çelişkisi getirilerek bu çelişki aklın kendi yasalaştırılmak istenen edimleriyle aşılmaya, çözülmeye çalışılır. Bu da tabii artık bir diyalektik yöntemdir. Kant için nesneler dünyası çelişmezlik mantığındaki gibi bire birlik bir ilişki çerçevesinde değildir. Akılla nesneler dünyası arasında yaşanan bir çelişki vardır. Akıl nesneler dünyasını fenomenal olarak algılar ve kendi içerisinde asıl belirleyici bir konumdadır. Bu açıdan nesneler dünyasında ona tam erişilemeyecek kendinde şeylik yatar. Kendinde şeyi ise zihin asla bilemez. Tabii Kant birçok açıdan ve konuya öznel ağırlıklı yaklaştığından bilgiye sınırlar getirir. Bu da onun agnostik yönüdür.
Ancak Fichte diyalektiğinde daha farlı bir yol izlemiştir. Kant’ı eleştirdiği taraflar vardır. Öncelikle Kant’taki o bilinemeyen kendinde şeyle varlığı nasıl bilebiliriz, diye sorar. Son derece yerinde bir soru. O zaman varlık bilinemez olarak kalır ki bu da yanlış bir yaklaşım olur. İkinci olarak Kant’ın akılda belirlediği a priori uzay-zaman formlarıyla nesnel dünyadaki uzay ve zaman nasıl bilinebilir, sorusunu sorar. İki farklı zaman-mekân algısıyla dünyayı ne kadar anlayabiliriz? Üçüncüsü Kant bütün tezlerini tek ben üzerine kurmuştu. Her şey tek benden başlayıp tek bende son buluyordu ki bu da solipsizme çıkıyordu. Buna karşın Fichte özne-nesne çelişkisinde başka benler sorununu dikkate alır. Sonra doğayla ben arasındaki farkın özgürlük olduğunu belirtir. Ancak ben, özgürlüğü bende değil, ben-dışılığının -ki o da doğadır- sayesinde bulur. Özne etik bağlantı içerisinde isteme ve belirleme yetisine sahiptir. Öznenin doğa çelişkisi karşısındaki çözüm ana hatları isteme, yani irade, sezgi ve eylemdir. Burada getirilen yeni şey istemenin sezgi ve eylemle birleştirilmesidir. Eylem özneyi pasif bir konumdan çıkarıp aktif hale getiren bir yaklaşım taşır. Çünkü özne özgürlüğünü kendine kapanarak değil ben dışılığı sayesinde bulur. Buna neden benin kendisiyle yetersiz olmasıdır. Burada Kant öznelciliğinin aşıldığını görüyoruz. Hegel’de olduğu gibi ben bu yetersizliği doğayla tamamlayacaktır. O zaman kendi bilincine kavuşur. Ancak Fichte burada durmaz ve beni mutlak bene taşımak ister. Mutlak ben ise evrensel, tanrısal ben olup geist (mutlak tin) gibi bir özellik taşır. Buradan itibaren de artık spekülasyon başlar. Mutlak ben, mutlak bilgi nedir, hangi zaman ve mekâna bağlıdır, nerede bulunur bilinemez. Fichte eylem ve özgürlüğü getirdiği yerden sonra, bu noktada artık düalizme düşer, diyebilirim. Ancak çıkış noktası açısından çelişkilerin çözümünde iyi belirlemeler yakalamıştır, diyebilirim. Özne-varlık çelişkisi özgür bir eylemle diyalektik yoldan çözülerek kültürel bir tarihe ve ebedi bir barışa giden yolu açar. Bu da amaç olarak Kant’ın duruşunu andıran bir yola çıkar.
Schelling ise çelişmenin başka bir yönü üzerinde durmuştur. Onda özne, dünyayı çözmek için bilinci, sanatı ve eylem yetisini kullanır. Kant ve Fichte’de özgürlük, eylem etikle ilişkiliyken Schelling’te estetik ve sanatla ilişkili olur. Ancak bu edimi de bir bakıma tanrısal bir teolojiye bağlar. Platon’dakine benzer yoldan ondaki bir yansıma olarak görür fakat farklı olarak sanatın öznede işlev kazandığı bir hareketle açıklar. Bu da sanatsal yaratıcılıktır. Ondaki ütopik tanrı evrensel bir güçte ama güdüsel olarak işliyor. Bir çeşit çoğul tanrıcılıkta olduğu gibi. Onun bilinci, estetiği dünyaya akarken doğaya bir can veriyor, güzellik katıyor ama finalde insan bu akışı bir yaratıcılıkla ortaya çıkartıp dışa vuruyor, estetik ve sanatı yaratıyor. Bu açıdan insanın yarattığı sanat doğadakinden üstündür. Burada diyalektiğin nasıl işletildiğini vermek istedim. Kötü ve çirkin olana karşı insanın güzeli yaratma bilinci.
Hegel’de ben karşıtlığı, yokluk üzerine kurulur ki bu tez Aristo’da vardır. Özne kendi içerisinde çelişki taşır. Sonra bu dışarı vurularak aşılma yoluna gidilir. İşte bu, Hegel diyalektiğine atıfla tez-antitez-sentez formülasyonu olarak tanımlanır.
Diyalektik maddecilik, mistik diyalektiğin spekülasyonlarına karşı diyalektiği süreç ve amaç olarak maddesel bir zemine yerleştirir. Ekonomi politik öğreti de felsefi olarak diyalektik maddeciliğe dayandırılır. Sonra bütün ekonomi, politika, tarih, bilim bu temel üzerinden şekillendirilir. Sorunun ana kaynağını antagonist emek-sermaye çelişmesi olarak tespit ettikten sonra çözümün diyalektik maddeci temelde bu çelişkinin çözülmesiyle geleceği söylenir ve politik tezler de bunun üzerine kurulur. On dokuzuncu yüzyıl Avrupa sosyal yapısına göre kurulan bu teori ve politikada dönemin yapısına iyi bakmak gerekir. Öncelikle buhar sanayi ile işleyen bir düzen olduğunu söylemeliyiz. Birinci sanayi döneminde üretim için kol gücü ihtiyacı fazlaydı. Tarımdan gelen kitlelerin büyük kısmı üretin tesislerinde çok ağır şartlarda kol gücüyle çalışmaktaydılar. Sanayinin ilkel koşullarda olması sermayenin kendini büyültmek için daha yoğun bir emek sömürü mekanizmasını gündeme getirmesine, emek-sermaye çelişmesinin keskin hale gelmesine yol açmaktaydı. Avrupa deniz yoluyla gerçekleştirdiği sömürgecilikte diğer ülkelerden getirdiği hammaddeleri sanayi ürünlerine çevirerek kârını büyültüyordu. Marksist politik teori bir dünya devrimi projesi olarak çıkış yerinin Avrupa endüstriyel alanı olduğunu tespit etmişti. Çünkü emek-sermaye yoğunluğunun dünyada en geliştiği yer burasıydı ve en büyük çelişmeyi taşıyordu. Diğer çevresel ülkeler ise sanayiden uzak, zayıf, feodalite etkisinde kalmış ülkelerdi. Oralarda bir devrim söz konusu olamazdı. Marksist sosyalist teorinin çıkış noktası bunun üzerine kuruldu. Marksizme göre emek-sermaye çelişmesinin çözülmesi ancak endüstrinin en gelişmiş olduğu Avrupa’da ortaya çıkacaktı. Bu durum doğa determinizmi kadar zorunlu ve kesin görülmekteydi. Devrim olduktan sonra ise ana akımın etkisiyle çevresel az gelişmiş ülkelere yayılarak yeni bir dünya düzeni ortaya çıkacağı hipotezini taşıyordu. Dünyaya yeni bir adalet, düzen getirmesi açısından heyecan verici, motive edici görünüyordu. Bu düzen kurulduktan sonra da sosyalizm bir aşama olarak yerini artık daha üst düzey dünya düzeni olan komünizme bırakacaktı.
Yirminci yüzyıl başlarında ikinci sanayi devrimiyle elektriğin kullanımı ortaya çıkınca sanayi sermayesi kendine yeni bir güç kazandı. Artık kol gücünün yerini elektrik makineleri aldı ki bu da kısmen sermayeyi işgücü bağımlılığından kurtarıyordu. Avrupa endüstrisi daha üst düzey, uzmanlaşan işgücüyle üretici güçleri geliştirdi. İşgücü arasında da bölünmeler, ast-üst çelişmeleri ortaya çıktı. Sonuç olarak Avrupa’da bir takım devrimci hareketler olduysa da beklenen sosyalizm gerçekleşmedi. Sermaye ve devlet gücünün oluşturduğu kitlesel güç karşısında başarı sağlayamadı. Ancak birinci dünya savaşının getirdiği kırılmalar çevresel ülkelerde bir uyanış başlattı. Sanayi ve üretim güçleri olarak geri, yoksul tarım ülkesi Rusya’da sosyalist devrim boy verdi ama bu Marksizmin Avrupa sanayi tipi politik devrim teorisinden farklıydı. Orada ağırlıklı olarak yoksul köylü sınıfı vardı ve devrim onların desteğiyle yürürlüğe girdi. Yine Çin devrimi de öyle. Endüstriyel sınıf çok zayıf. Mao devrimi kırsal kesime kaydırdıktan sonra istenen devrim gerçekleşmiş oldu. Zaten bu nedenledir ki Marksist anlayışlar farklılaşmıştır. Çünkü Marksist teorinin göstergeleri Avrupa eksenli, emek-sermeye gelişiminin olduğu yerlerin tasarısını taşıyordu. Oysa devrimler sanayi olarak geri kalmış çevresel ülkelerde ortaya çıktı. Buradaki en büyük sorun bu ülkelerin kapitalist dünya düzenindeki yerlerinin ne olacağıydı. Marksizmde böyle bir öngörü yoktur. Böylece iki kutuplu bir dünya ortaya çıktı. Üçüncü sanayi devrimiyle bilgi işlem ve otomasyon yürürlüğe girince kapitalist ülkelerdeki üretici güçlerin gelişimi önemli aşama kaydetti. Sovyetler bu konularda oldukça geri kaldı. Sonra bilindiği gibi reel sosyalizmin çöküşü ve yeni gelişmeler gelir.
Kitapta1 Marksist teoriye ilişkin ortaya çıkan sorunları da ele aldım. Başta döneme ilişkin devrimlerin ancak endüstriyel gelişimin olduğu Avrupa merkezli olarak çıkacağı ve tek bir sosyalist dünya düzeni olacağı hipotezi, altyapı ve üstyapı kurumlarından ekonomi ve sanatın yanlış yerlere yerleştirilmesi, doğadaki determinizm ve diyalektiğin sosyal yapıda da aynen yürüyeceği tarihselci anlayış, endüstriyel teknolojik gelişmelerin yol açtığı sanayi devrimleri ve değişen koşulların göz ardı edilmesi, gibi sorunlar sıralanabilir. Reel sosyalizmin çöküşüyle farklı durumlar kendini gösterdi. Çin pazar sosyalizmi denen siyasi yapıda merkezi, ekonomide daha serbest yeni tip bir sosyalizmi uyguladı. Büyük nüfusuyla dünya ekonomisinde önemli bir yere sahip oldu. 4. ve 5. Tip denilen endüstride yapay zekâ ve robot teknolojisine hâkim durumda. İleri teknolojileri kullanıp geliştirebiliyor. Vietnam da benzer bir yoldan giderek ekonomi ve endüstrisinde iyi bir konuma geldi. Laos, Küba da benzer bir yol takip ediyor.
Epistemik bir sorun, Marksizm’deki diyalektik tezlerin doğayla eşlenik olarak ele alınmasıdır. Zorunluluk, determinizm, akıl ve özgürlük arasındaki ilişkilerin doğru yere oturtulması gerekmektedir. Diyalektik doğru okunmaya başladığı zaman insanın tarihteki rolü ve tarihin gidişatı daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü diyalektik üzerine yanlış kurulumlar yanlış çıkarımlara götürür. İnsan tasarlayan bir varlıktır. Tasarlayan varlıkla doğa arasındaki önemli fark özgürlük ve doğasal zorunluluk arasındaki farkta yatmaktadır.
1 Sanatta Tasarımsal Düşünce ve Felsefi Eleştiriler, Oto, F. 2026, Ağustos B. Y.
www.youtube.com/@fatihoto7066
Fatih Oto
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…
