İNCELEME
Freud’a göre, “Mutlu kişiler hayal kurmaz, bunu ancak yeterince doyuma ulaşmamış kişiler yapar.”
Oysa, insanoğlunun vazgeçemediği zaaflarından biridir hayal kurmak. Yaşamının kısa bir evresinde de olsa hiç hayal kurmamış, hayalleri gerçek olsun olmasın bir umuda tutunmamış kaç kişi vardır? Bu hayaller bazen gerçekleşip büyük sevinçlere yol açarken, bazen zamanın tozlu raflarında unutulur gider, bazen de derin hayal kırklıklarıyla kapanmayan yaralar açar.
Bir sanatçı romanı olan Mai ve Siyah, hayal ile hakikatin çatıştığı ve sonuçta hayal kırıklığıyla sonuçlanan bir roman. Edebiyatımızda Batılı anlamda ilk gerçek romanı yazan Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Cemil karakteri üzerinden bu çatışmayı gözler önüne sererken, içinde bulunduğu Servet-i Fünun edebiyatının şiir anlayışını da roman kahramanı üzerinden okuyucuya aktarıyor. Ayrıca Ahmet Cemil, “Özellikle Balzac romanlarından tanıdığımız genç, yetenekli, hırslı ama kendi temel kişilik zaafı yüzünden amacına ulaşamamış sanatçı tipinin Uşaklıgil’de yansıması gibi görülür.”(Parla.2012:s.41)
Herkesten uzak, kendi yalnızlığında kitaplar ve şiirlerle iç içe yaşamayı seven, hayalperest, hassas ve romantik bir genç olan Ahmet Cemil, tüm varlığını ele geçiren ünlü olma arzusuyla, bir esere sahip olmak ister. Aslında bu arzusu, hayal dünyasında yaşayan bir ruhun,hem hayatın yüklerinden kaçmak, hem de ünlü olmak için edebiyata sığınmak istemesidir: “Daha 22 yaşındaydı. Öyle bir yaşta gençliğin, öyle bir duygusal dönemindeki düşünüş, aydınlık bir gökyüzünün elmas yağmuru altında parlak hülya dünyalarında, kanatları kırılmış bir kuş gibi daha topraklara düşmemiş; gözler ışıklı bir hayal ufkunun nurları ile dolu iken bir perde altında siyah bir köşenin açılmak üzere olduğunu görememiş;(…) bütün ruhsal dünyası yalnız bir umudun gerçekleşmesini bekliyor: üne erişmek, edebiyatçı olmak, herkesce tanınmak…” (Uşaklıgil:1984.s.27)
Yazacağı kitapla edebiyat dünyasının zirvesinde yer alacak, yolda yanından geçenler bile onu tanıyacaklardır. “Öyle bir şey yazacaktı ki, yukarı bakılsa mavi ve her zaman mavi, aşağısı siyah, her zaman siyah… Bir şey ki, mavi ve siyah olsun!” (s.46)
Gerçeklere farklı anlamlar yükleyerek hayaller kuran Ahmet Cemil, bütün iyi niyetine rağmen kaybeden bir karakterdir. Zira hayalleri imkanlarının çok ötesindedir .Ünlü olmanın yanı sıra para, aşk ve güç sahibi olmanın da hayallerini kurar. Edebiyat onu şöhrete taşıyacak, bir matbaa sahibi olarak da para, zenginlik ve güç kazanacaktır.
Zaman içinde bu hayallerine arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kardeşi Lamia’ya olan platonik aşkı da eklenir. Oysa, Ahmet Cemil’in Lamia’yı ilk gördüğü günden -ki o zaman henüz çocuktu- nişanlandığını öğrendiği güne kadar geçen süre tamamen bir yanılsamadan ibarettir. Lamia’nın çocukça davranışları, yakınlığı, ağabeyinin arkadaşı olması sebebiyle evlerine sık sık gelişiyle gelişen samimiyeti onda farklı duygulara yol açtığından, zaman içinde Lamia’nın kendisinden başkasının olamayacağını düşünecek kadar kendini aşka kaptırır.
Ahmet Cemil’in şöhret, aşk, para üçgeninde gelişen hayalleri bir gün gerçekleşebilecek midir?
Yoksa, bir gün uzak denizlere doğru yol alan bir geminin güvertesinde son mu bulacaktır?
Kahramanımız, yatılı okuduğu Mülkiye Mektebi’nin son sınıfına kadar hayalleriyle baş başa bir hayat yaşar.. En mutlu günlerini bu okulda geçiren Ahmet Cemil”in kitaplara ilgisi de bu yıllarda başlar. Tek arkadaşı Hüseyin Nazmi ile kitapçılardan kiralayarak ya da arkadaşlarından edindikleri hikaye kitaplarıyla başladıkları okuma serüveni Tarih kitaplarıyla devam eder..
Edebiyat şubesine geçtiklerinde hayal kurmaya daha elverişli olan şiirle tanışırlar. Şiir adına ne bulurlarsa okurlar. Okuduklarını defalarca okuyup ezberlerler. Fuzuli’leri, Baki’leri, Nef’i’leri. Nedim’leri araştırdıklarında şiirlerindeki dil görkemi duygularını bunaltır. Bu kadar süslü anlatım karşısında şaşırırlar. Onların aradığı bu değildir. Bu yüzden okumaya bir süre ara verirler.
Durgunluk süresi, bir gün o yıllarca okumanın meyvelerini vermeye başlamasıyla sona erer. Artık şiir yazıyorlar, yazdıkça dilleri güç kazanıyor, bu güçle şiire daha çok sarılıyorlardı. Bu yüzden yıl sonu sınavlarında hayli zorluk çekseler de 2 aylık tatilde bol bol okuyup yazacakları için mutluydular.
Ahmet Cemil için bu mutluluk çok kısa sürer. Babasının ölümüyle ailesinin sorumluluğu onun omuzlarına yüklendiğinden önceleri ne yapması gerektiğini bilemez.19 yaşında bir lise son sınıf öğrencisidir neticede. Hayatın içinde hiç olmamış, kendi dünyasında kurduğu hayallerle yaşamıştır. Hayat kavgasında ilk adımı nasıl atacağını onunla aynı yaşta ama daha olgun olan Hüseyin Nazmi’den öğrenir: “Önce bütün çocukluklara, bütün şair düşüncelerine, ‘Siz şimdilik durunuz!’ demek; hayatı olanca gerçekliği ve katılığıyla kabul etmek, mademki yaşamak için çalışmak gerekiyor, çalışmak!” (s.56)
Ahmet Cemil, çalışmaya en iyi bildiği şeyi yapmakla başlar. Okulda öğrendiği Fransızcası çeviri yapacak kadar iyidir. Önce bir kitapçıya roman çevirmekle işe başlar. Bunlar basit polisiye romanlar olduğundan zorlanmaz, ama yaptığı çevirilerin parasını alabilmek için hayli ter döker. Ardından dergilere şiir çevirileri ve gece dersleri vermeye başlar. Hiç durmadan çalışsa da umduğu parayı kazanamayan Ahmet Cemil bir tesadüf sonucu Babıali’de bir gazetede yine çevirmenlik işi bulur. Artık kitapçılardan utanarak para istemek zorunda kalmayacağı için mutludur. Gazeteye girişini hayallerinin gerçekleşmesi için ilk adım olarak gören Ahmet Cemil yeni hayaller peşinde koşar: “Kitapçı Faiz efendiye bir gazete imtiyazı aldırıyor, kendisi baş yazar oluyor, Hüseyin Nazmi’yi de yanına alıyor, her biri beş (altın) liralık hisse senetleri çıkarıyor, bir basımevi kuruyor; hisse senetleri, elde ettiği gelirle yavaş yavaş ortadan kaldırılıyor, basımevi sadece Ahmet Cemil’in oluyordu.” (s.67) Sonrasında Sirkeci’de bir büro, ve tek atlı bir araba hayallerini süsler. Bu kadar zengin olduktan sonra artık Süleymaniye’de de oturacak hali yok tabii, burayı satıp İstanbul’un güzel semtlerinden birinde ev almayı düşünür.
Hem okula, hem de gazete yetişmek hayli yorucu olsa da bu hayaller onu mutlu eder. Kafasının içine nakış nakış işlediği bu hayallere giren bir şey daha vardır. Hayalini bile kurmaya cesaret edemediği Lamia’nın yüzü, ama bu yüze sahip olabilmek için önce hayallerini gerçekleştirmesi gerekiyordur.
Diplomasını aldıktan sonra çalıştığı gazeteye kesin girişi yapılan Ahmet Cemil şimdi daha çok yorulsa da mutludur. Gazete için her gün haberlerle ve değişik konulardaki yazılarla sütunları doldurmak, olayların özetini çıkarmak, eksik yazıları tamamlamak hayli yorucudur. Yemek yemeğe bile vakit bulamadığı halde sürekli çalışmaktan şikayet etmez. Akşamları eve döndüğünde yemek saatine kadar minderin üzerinde boylu boyunca uzanmak ona yeterli gelir.
Canını sıkan tek şey, Raci’nin şiirlerine sataşması ve açıkça alay etmesidir. Kişilik ve edebiyat anlayışı bakımından tamamen zıt bir karakter olan iş arkadaşı Raci’nin kıskançlıkla yaptığı eleştirilere aldırmaz görünse de, onu bu konuda rahatlatan yine Hüseyin Nazmi olur. O, bu yazıları “Kıskançlık yaygarası” olarak görür ve olaya soğuk kanlı yaklaşır.
Ahmet Cemil’i asıl düşündüren, uzun zamandır yazmayı sürdürdüğü kitabının yayınlandıktan sonra başına geleceklerdir. Zira Raci’nin dışında da yeniliklere kapalı, tutucu yazarlar olması onu tedirgin eder. Bugün birkaç manzumeye böyle tepki verenlerin yarın bir kitap dolusu yenilikçi şiiri görünce ne yapacaklarını düşündükçe uykuları kaçar. O, Batı’nın şiirinde ölçülerin değişmesiyle meydana gelen ahengi görüyor, o ahengi kendi şiirlerine uygulamaya çalışıyordu. Ahmet Cemil, bu eseriyle öyle bir şey yapmak istiyordu ki, o vakte kadar hiç görülmemiş olsun! “Başından sonuna kadar bir şiir ki, gülümseme ile başlasın, bir damla gözyaşı ile bitsin.” (s.100)
Ancak bir yıllık zaman geçmesine rağmen kitabın sadece yarısını yazabilen Ahmet Cemil gazetedeki işlerden vakit bulup istediği gibi yazamamanın sıkıntısını yaşar. Düşündüklerini tam olarak aktaramamaktan, yazdıklarına ruh katamamaktan dolayı üzüntü duyar. Bu yüzden kendine küser ve kabahati dilinin yetersizliğinde bulur. Zira dil Türkçe olmaktan çıkmış, Arapçanın, Farsçanın etkisine girmiştir. Ona yeni sözcükler gerekir. Bunun için sözlüklere sarılır. Öyle kelimeler bulur ki, sözlüklerde
nasıl olup da unutulduğuna hayret eder. Bu yeni sözcükler onun kurtarıcısı olacaktır: “Beni sözcük uydurmakla suçlayacaklarmış, anlamayanlar suçlasınlar. Büyük sözlüklerin kapsamına sığmayacak kadar garip sözleri bir yere toplayan eski zaman düz yazı yazarlarıyla, benim yazacağım şey arasındaki sanat ayrıcalığını elbette anlayan çıkar.” (137)
Gerçekten bu sanat ayrıcalığını anlayan çıkacak mıdır?
Ahmet Cemil, kitabını bir an önce bitirmek için geceleri üzerindeki tüm yorgunluğa rağmen masasına oturup yazmaya çalışır, ama artık sözcüklerin üzerinde fazla durmaz, düşüncelerini olduğu gibi dizelere aktarır. Yine de yazdıkları görülmemiş, duyulmamış, tanınmamış bir dil ve üslup taşır. Kitap bittiğinde tanıtımı Hüseyin Nazmi’nin evinde verilen yemekte, aralarında Raci’nin de bulunduğu, zamanın iyi edebiyatçılarına yapılır. Dinleyenlerden övgüler alan Ahmet Cemil’e en büyük ödül, Lamia’nın da tanıtımı gizlice takip etmesi ve defterine “Tebrik ederim!” diye yazmasıdır.
Bu iki kelime onun için, Lamia’nın da ona karşı hisleri olduğunun açık delilidir. Ancak evlenme teklif edebilmesi için onun seviyesinde olması gerektiğini bilir. Aslında bu hayalini gerçekleştirebilmesi çok da zor görünmez. Çalıştığı gazetenin sahibinin oğlu eniştesi olduğu için, babasından ona kalacak olan gazeteyi ilerde birlikte yöneteceklerdir. Bu da zengin olma hayallerinin gerçekleşmesi demektir. Artık her şey yoluna girmiş, mavi bir gecede, yıldızların ışıltısıyla elmas yağmuruna dönüşen bir gökyüzü altında kurduğu hayalleri gerçekleşmeye başlamıştır, ama ne pahasına…
O zamana kadar yalnız kendini düşünen Ahmet Cemil, Süleymaniye’deki baba evini hayalleri uğruna rehine verirken, kız kardeşinin mutsuz evliliğinden doğan bedbaht hallerini de görmezden gelir. Tüm bunlar ona kısa bir mutluluğun kapılarını aralar sadece. Hüseyin Nazmi’nin evinde yapılan o edebiyat gecesi ardından, Raci’nin henüz basılmamış eseri hakkında yazdığı aşağılama, alay ve eleştiri yüklü yazısı sonun başlangıcı olur ve mavi gece yavaş yavaş siyahlara bürünür.
Bu yazının gazetenin itibarını düşüreceğinden korkan eniştesinin onu baş yazarlıktan almasıyla gazetecilik hayalleri sona erer. Kız kardeşinin gördüğü şiddet yüzünden bebeğini ve hayatını kaybetmesi üzerine de yıkılır. Zira işlerin bu noktaya gelişinde kendi payı büyüktür. Eniştesi Vehbi Bey’i gazete sahibinin oğlu olması nedeniyle fazla araştırmamış, kötü alışkanlıklarına ve kardeşine karşı ilgisiz, aşağılayıcı tavırlarına ses çıkarmamış, gazetedeki konumunu korumak adına kardeşinin mutsuzluğuna göz yummuştur.
Artık elinde son bir umut kalmıştır: Lamia. Ona olan tutkusu, içinde bulunduğu çıkmazdan onu biraz olsun çekip çıkarsa, derinlerinde bir yerlerde hala hafif, naif bir maviliğin hüküm sürmesine izin verse de bu çok sürmez. Hüseyin Nazmi’nin Lamia’nın evleneceği haberini vermesi üzerine son umut kırıntıları da kaybolur.
Dikkat edildiğinde, Uşaklıgil’in romanın henüz ilk sayfalarında Ahmet Cemil için yazdıkları, romanın sonu hakkında bir ip ucu mahiyetindedir: ” Ahmet Cemil, -tatlı kıvrımlarla dökülerek kulaklarından dolaşan uzun saçları ensesine dökülmüş genç- elleri ceplerinde, ayaklarını uzatmış, ağzında sallanan sigarasının mini mini bulutlarına süzgün gözlerle düşüncelere dalmış” (s.8) haliyle, ideallerini gerçekleştirmek için gerekli öz güvene sahip olmayan, ruhen sağlıksız bir kişiliktir. Neticede, böyle bir kişiliğe sahip olan Ahmet Cemil, arzuları ve imkanları arasındaki uçurumu görememiş, gerçeklerle hayaller arasında kuramadığı denge onu hayat karşısında yenilgiye uğratmıştır.
Bundan sonra kendisi için olmasa da annesi için yaşamak zorundadır. Elindeki Mülkiye diplomasıyla mümkün olan en uzak, en ıssız vilayete tayinini isteyen Ahmet Cemil, orada annesiyle her şeye yeniden başlamaya karar verir. Tepebaşı bahçesinden, Haliç’e bakarak seyrettiği aydınlık mavi bir gecede kurulan hayaller, simsiyah, karanlık bir gecede Kızıldeniz’e doğru yol alan bir gemide son bulacaktır…
Kaynakça:
Halit Ziya Uşaklıgil / Mai ve Siyah / İnkılap Kitabevi 1984
Jale Parla / Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım / İletişim Yayınları 2012
Cemal Süreya / Ahmet Cemil / Saçak Dergisi sayı 31/Ağustos 1986
…
Melek Koç
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.