Otobüs Halleri

/ 13 Kasım 2022 / 115 views / yorumsuz

Havsalam almıyordu tüm bunları. Bir ara gerçekle hayal arasında kaybolduğumu bile düşünmeye başladım. Kulaklarım başka bir ses duymaz, zihnim başka bir şey düşünmez olmuştu. 

Otobüs Halleri

Uzun zaman olmuştu İstiklal’e çıkmayalı. Hürriyetim esir alınmış, yaşama hevesim sindirilmişti sanki yıllardır. Kasım ayında çiçekler açtıran o ılık bahar havası mı, içimdeki zindanın kırılan parmaklıkları mıydı bilinmez, bir çılgınlığa kapıldım o gün; tuttum yalnızlığımın elinden, atladım Taksim otobüsüne. Nasıl da özlemişim otobüsün o uğultulu sesini bile. Cam kenarında bir yer bulup oturur oturmaz akıp giden manzaraya, insan seli görüntüsüne bıraktım zihnimi, duygu dünyamı. Bir ferahlık gelmişti içime daha hedefe varmadan. Her zaman her şeyin sonunu düşünen ben o gün nihayete ermenin hevesiyle değil, anın tadını çıkarmanın keyfiyle doluydum.

Kat ettiği yolla birlikte, yolcuları da artıyordu emektar otobüsün. Birkaç durak ikili koltukta tek başıma seyahat ettikten sonra bastonuyla bir anda yanımda bitiveren bir teyze ile bölüştüm yalnızlığımı. Selamlaştık ve birlikte camın arkasında hızla sürüp giden manzarayı izlemeye koyulduk. Birden kulaklarıma dolan bir hışırtı manzaranın büyüsünden kopardı beni. Usulca soluma döndüm; teyzem elini çantasına daldırıp daldırıp çıkarıyor, kıtır kıtır bir şeyler yiyordu. Kokusu geldi burnuma; kraker mi galeta mı çıkaramadım ama yediği her ne ise görülmemiş bir iştahla bağ kurmuştu onunla. Kıtır kıtır gelen ses iyiydi, hoştu ama insanın ağzı sulanıyordu. Öte yandan da dikkatimi dağıtıyordu; teyzem iştahla yiyip dururken ben manzaramı iştahla seyredemiyordum ki. Birkaç tane atıştırır, bu gürültülü eylem de artık sona erer diye düşünüyordum. Ama yok, biteceği yoktu bu işin. Ben diyeyim 15 dakika, siz anlayın yarım saat. Evet, bu yorucu zaman dilimi boyunca teyzem mekanik hareketlerle durmaksızın elini dipsiz kuyu misali çantasına sokup sokup oradan midesine yol alıyordu. Teyzemin performansına hayran kalmamak elde değildi. O el hiç mi yorulmaz, uyuşmaz, dinlenmeye ihtiyaç duymaz. O ağız yarım saat boyunca açılıp kapanmaktan hiç mi bitkin düşmez. Ya o atıştırmalık, küçücük çantada bir tabur askeri doyuracak kadar kraker kendini nasıl da konuşlandırmış oraya, bitmez de bitmez. Havsalam almıyordu tüm bunları. Bir ara gerçekle hayal arasında kaybolduğumu bile düşünmeye başladım. Kulaklarım başka bir ses duymaz, zihnim başka bir şey düşünmez olmuştu. Boş gözlerle bakıyordum artık dışarıda akıp giden dünyaya. E, her güzel şeyin bir sonu vardı iyi ki. Teyzemin nevalesi bitince dökülen kırıntıları da bir güzel üzerime doğru silkeleyip inzivasına çekildi. Uyuşmuş beynim ve kulaklarım rahata erecek miydi artık? Ümidim bu yöndeydi ama evren benim üzerime oynamaya devam etmekteydi o anda.

Açlığa yeltenen midemi tam telkinlerle bastırmışken, arkadaki iki hanım sazı aldı eline bu sefer. Biri diğerine: “Lokmaları bitirdin mi? Nasıl, dediğim gibi çıtır çıtır olmuştu değil mi?” diye sorunca düzelmeye yüz tutan dengem alaşağı oldu tekrar. Hazırlıksız yakalandım bu hücuma da. Teyzem ayarlarımla oynamıştı evet tecrübeliydim belki ama benim bir zaafım vardı; tatlı hem de en şerbetlisinden. Vücudum tepki vermeye başladı. Zira en savunmasız yerimden yakalanmıştım. Ağzım sulanıyor, avuçlarım terliyor, gözümün önünde lokmalar çıtır çıtır sesler çıkarıp dans ediyorlardı adeta. Sefa sürmeye değil çile çekmeye binmişim ben bu otobüse meğer. Öyle bir noktaya geldim ki artık gördüklerimin ve duyduklarımın etkisiyle, dışarıda gözüme takılan tabelaları bile algıda seçiciliğin en şiddetli örnekleri olarak yiyeceklerle bağdaştırmaya başladım. Üstünde “Kurumsal Üye” yazan bir tabelayı kuru fasulye olarak okuyorsam durum vahimdi. Yolun biteceği de yoktu, açlık oyunlarının sona ereceği de. Gözlerimi kapatıp kendimi Taksim’in güzelliklerini hissetmeye zorlarken kapalı gözkapaklarımın ardında yeme içme manzaraları beliriyordu. Neden sonra aklıma kulaklığım geldi. Hafızama, geç geldiği için sitem ederek alelacele müzik dinlemeye koyuldum. Şansıma çıkan ilk şarkıyla kader ağlarını örmeye doyamıyordu. “Bandıra bandıra ye beni”. Güleyim mi, ağlayayım mı ikilemde kalarak bir hışımla kulaklığı kopartırcasına çıkarttım kulaklarımdan.
Halime acımayan yaşlı otobüs durdu ve yeni yolcularını da buyur etti içeriye. Pazar arabasını sıkış tıkış doldurmuş iki hanım bindi önümdeki kapıdan. O şeffaf pazar arabasının içinden görünen türlü türlü yeşilliklerin, meyvelerin, sebzelerin kokusunu almam imkan dahilinde miydi yoksa kaderin bir oyunu muydu? Can çekişiyordum adeta. Zihnim tarlalarda, bahçelerde dolaşıyor; dalından koparılan domateslerin, şeftalilerin ve bilimum taptaze ürünlerin kokusunu dolduruyordu içime. Nasıl bir güne açılmıştı bu gözler ve daha hangi halüsinasyonlarla midem kıvranıp duracaktı? Açlıkla terbiye böyle bir şeydi demek. Varlık içinde yokluk çektireninden hem de.
Ve sancılı yol bitti nihayet. İner inmez ilk bulduğum hamburger dükkanında aldım soluğu. Karnı guruldayanlar kervanında uzun bir kuyruk vardı fakat başka bir restorana geçsem bile aynı akıbetle karşılaşacağımdan emin olduğum için sabırla beklemeye koyuldum. Sıra bana geldiğinde duble bir menü aldım kendime. Bugün yaşadığım ıstırabı ancak böyle bir tabak dindirirdi. Sıcak sıcak tüten dumanı ve cezbedici kokusuyla hamburger tabağım elimde hemen ilk bulduğum masaya kuruldum. Ama o da ne? Soslar eksik; menünün en önemli parçası. Çeşniler olmazsa lezzet alamam ki ben bu yemekten. O dar vakitte bile hâlâ konfor peşindeydim ya. Tepsimi masada bırakarak sosları aldığım gibi vuslat noktasına dönmem arasında geçen süre zarfında olanlar olmuştu. Karamel renkli bir kedicik öyle güzel hasbihal ediyordu ki yemeklerimle, anladım onun rızkıydı bu tabak.

Sınavım çetindi bugün ama kuyruğu dik tutmaktan başka çarem yoktu. Bunca seçeneğin ortasında açlıktan düşüp bayılacak değildim ya. Ama yok, hayallerim kursağımda kalakalıyordum her girdiğim lokantada. Tıklım tıklımdı hepsi, bana buralardan ekmek çıkmayacaktı belli. Artık en son çareye başvurmalıydım; sokak simidi. Kebap gibi gelirdi şimdi onun tadı bana. Elimde simit poşetiyle hemen bir bank aramaya başladım bu sefer de. Güç de olsa buldum ve iştahla simidi bölmeye giriştim. İyi ki ısırmak gibi bir hatada bulunmamışım ilk etapta. Dişlerimden olurmuşum maazallah. Ah be amca, kaç gündür bekliyordu bu simit? Ben neyin bedelini ödüyordum bugün? Bütün bu başıma gelenlerde bir mesaj aramalı mıydım? Kafamda yanıtı bulunamayan sorularla ağlanacak hâlime gülmeye başladım. En iyisi bir an önce eve dönmekti. Neyse ki sabah üstü pişirdiğim bir tencere sarma vardı da evde, gider gitmez ziyafet olacaktı bana. Neye niyet, neye kısmet? Gezmeye gelmiştim güya ama beynim: “Önce aç karnını doyur!” diye komut verince, e o komutu da yerine getiremeyince hayallerimi erteleyerek eve dönmekten başka çarem kalmamıştı. Felekten bir gün çalalım derken felek bize bir güzel fiske atmıştı.
Varsın olsun, kısa günün kârı sarmalarım olacaktı. Neyse ki dönüş yolculuğunda içim geçmiş de yolun nasıl bittiğini anlamamışım. Lakin, rüyalarımın seyahatini dizi dizi anlatabilirim size; simitten başlayıp kuzu çevirmeye kadar uzanan… Ümitvar hâlde eve döndüğümde hava kararmıştı. İçeriden gelen tabak, çatal seslerine bakılırsa beyim ve oğlum akşam sofrasını kuruyorlardı. Demek ki kaynanam seviyordu, tam vaktinde gelmiş olmalıydım. Hevesle sofraya koştuğumda iki çift gülen yüz ve de dibinde sadece 3-4 tanecik sarmanın bana el salladığı koca bir tencere karşıladı beni. Beyim: “Açlıktan gözümüz dönmüş, girdap gibi içine çekti bizi bu tencere. Aç mıydın? Yer miydin?” diye retorik bir soru yöneltince bende film koptu. O an bir ramazan günü dilime dolanan şu şarkıyı anımsadım:

“Açlık başımda duman
İlk oruç, ilk heyecan
Kovaladıkça kaçan
İftar saati misin?”

Elif Güler

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Benzer Konular
Sabah Kahvesi
Aralık