Albert Camus’nun 65. ölüm yılı anısına…
Üniversite yıllarında sular seller gibi Sartre okurken, bir arkadaşımın Camus’nun kitaplarını tavsiye etmesiyle tanıştım onunla. Hayatımın anlamını sorguladığım, o devrin siyasi ortamından bunaldığım dönemlerdi. Karmaşanın ve kaosun üniversiteler üzerine kâbus gibi çöktüğü 70’li yıllar…
Onu okumaya başladığımda, hayata bir anlam yükleme ısrarımın ne kadar gereksiz bir çaba olduğunu öğrendim. Zira dünyaya Sisifos’un gözleriyle bakmaya başlamıştım. Sisifos’un umutsuzluğun içindeki umudu yakalamasıyla, umutsuzluğa kapılmamayı ve asla vazgeçmemeyi öğrenmiştim. Ölüme soğuk bakmayı ve başkaldırmayı da.
Camus, bunu uzun yıllar önce babasının mezarı başında öğrenmişti. 1957 yılında “insanın yaşadığı vicdani sorunlara getirdiği aydınlık” nedeniyle Nobel edebiyat ödülünü alan Camus, yirmidokuz yaşında ölen babasının mezarında şöyle düşünüyordu: “Varoluş, oğlu babasından daha yaşlı hale getiriyorsa, hayatta bir düzenden söz edilemez.” Camus tam da burada dünyanın düzenine baş kaldırmaya başlamıştır artık.
Dünyayı akla aykırı olarak gören ve insan bilinci ile dünya arasındaki kopuşu saçma – absürd- olarak nitelendiren Camus, ölümle birlikte her şeyin sona ereceğini bilerek umutsuzluğun değil, yaşama sevincinin seçilmesini savunur. Yani, bilinçlenme bir baş kaldırı durumudur. Burada onun felsefeye yaptığı en büyük katkı, insanların kendilerine anlamsızlıktan başka bir şey vermeyen bir dünyada anlam aramanın saçma olduğu fikridir. Ve elbette önemli olan saçmayı ortadan kaldırmak değil, ona meydan okumaktır. Yaşam tüm anlamsızlığına rağmen yaşanmalıdır. Bu bağlamda başkaldırı, bireyin temel bir insan hakkı olan yaşama hakkını öne çıkarır. Yaşama hakkının savunabilmesi içinse , insanın başkaldırmasını bilmesi gerekir.
Ona göre başkaldıran insan “Hayır” diyebilen insandır. Hayır diyebilmek haklılığımızı savunmaktır. Zira her başkaldırış bir haksızlığa karşı durmaktır. Temelinde yatan şey ise adalet duygusudur.

Camus’ya göre başkaldırı, adalet ve özgürlüğü bağdaştırabilmekte yatar ve bu hiçbir zaman sınırsız özgürlük istemi değildir. Aksine özgürlüğün sınırları olsun ister. Bu sınır da her bireyin başkaldırı gücüdür.
Onun bu başkaldırı düşüncesi, herkesi içine alan, ölçülü, sınırlı, özgürlüğe dayalı, ölüme ve öldürmeye karşı, bütün insanlar için iyilik isteyen bir düşüncedir. Başkaldırmada umut, dayanışma ve yaşamı sevme vardır.
İki dünya savaşı sonrasında nesneleştirilen, yaşama hakkı kısıtlanan ve insani değerleri düşürülen insandan yola çıkarak, ona yeniden hak ettiği yeri kazandırma çabasıyla, “Çağının vicdanı ve tanığı” olarak da nitelendirilir.
Üzülerek görüyoruz ki, felsefesindeki saçma onun peşini bırakmamış ve 1960 yılının 4 Ocak günü henüz 47 yaşındayken saçma bir trafik kazasında yaşama veda etmiştir. Acaba, Camus böylelikle bize başkaldıramayacağımız tek gerçeğin ölüm olduğunu göstermek mi istemiştir? Bunu asla bilemeyeceğiz…
Melek Koç
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…
Kaynakça:
Başkaldıran İnsan/ Albert Camus/ çev. Tahsin Yücel /Can yay.
Ali Osman Gündoğan /Albert Camus ve Başkaldırma Felsefesi /Birey yay.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.