İkizler

/ 3 Şubat 2022 / 15 views / yorumsuz
İkizler

1972 yılının sonbaharında Sivas’ın bir köyünde dünyaya geldim. Annem ve babam öğretmen oldukları için ülkenin birçok yerinde yaşadım. Bu süreçte birçok insan tanıdım, birçok hayat gördüm, birçok acıya ve sevince şahit oldum. Fakat bunların hiç birisi, otuz beş yaşımda hissettiğim hisler kadar aklımı, kalbimi ve bedenimi yormadı.

Büyüdüğümde, anne ve baba mesleğini devam ettirmek için, ben de öğretmen oldum. Tayinlerimin hepsini ailemle gitmediğim memleketlere istedim. Görmediğim, tanımadığım insanları ve duyguları tanımak istedim hep. Otuzlu yaşlarıma doğru Doğu’ya, Diyarbakır’ın ücra bir köyüne atandım. Bu görev sayesinde ilk defa Doğu’nun zenginlikleriyle karşılaşacaktım. Nitekim bir müddet öyle de oldu. Görevimin ilk yılları tam hayalimdeki gibi geçti. Öğrenciler derse istekli, veliler çocuklarını bir süreliğine de olsa başlarından savdıkları için minnettar, yaşlılar köy çocuklarının geleceğini kurtaracağım için duacıydı. Hiç bilmediğim gelenek ve görenekler ile karşılaşıyor, hiç tatmadığım lezzetleri tadıyor, görmediğim yerleri görüyor, karşılaşmadığım insan tipleriyle karşılaşıyordum. En önemlisi ve benim en çok hoşuma gideni de okumuş bir insan olarak geldiğim bu köyde el üstünde tutuluyor olmamdı. Tek derdim beni sürekli evlendirmek isteyen köyün yaşlılarının peşimi bir türlü bırakmamasıydı. Hayır, bana buldukları kızlar da öğrencilerimin yaşındaydılar. Bir de dönem dönem, nedenini bilmediğim bir sebepten, bazı öğrencilerimin okulu bıraktığı oluyordu. Ama bunu çok fazla dert etmiyordum. Çünkü sınıflar o kadar kalabalıktı ki birkaç öğrencinin yokluğu pek göze batmıyordu.
O zamanki sınıfımda iki tane gözde öğrencim vardı. Sınıfımın ikizleri: Özgür ve Özge. En ön sırada oturur, dersleri büyük bir dikkatle dinler, ağzımdan çıkan her kelimeyi zihinlerindeki boşluklara yerleştirirlerdi. Onları diğer öğrencilerimden ayıran özellikleri de buydu. Sanki bir yapbozda nereye hangi parçanın konacağını biliyorlar, bu yüzden de çabuk ve doğru şekilde yapbozu bitiriyorlardı. Üstelik her geçen yıl daha iyiye gidiyorlardı. Dördüncü sınıfa geldiklerinde ikisinin de gelecekteki hallerini az çok görebiliyordum. Bir ara Özge devamsızlık yapmaya başladı. Hastadır herhalde dedim. Özgür’e sorduğumda da tahminimi destekler nitelikte cevaplar veriyordu. O sıralar sınıftan birkaç kız öğrencim daha tıpkı Özge gibi devamsızlık yapmaya başladılar. “Doğu’nun kış ayları malumdur, bu soğukta kaç kilometre yol yaparak okula geliyorlar, belki de üşütmüşlerdir.” dedim kendi kendime. Hepsi aynı anda mı? Kafamda çakan şimşekle birlikte beynimde yankılanan bu soru içimdeki bir kurdu harekete geçirdi. Bu kurt sanki boğazımdaki bir düğümden kalbime doğru bir yol bulmuş ve yolda önüne ne çıkarsa hepsini acımasızca çiğniyordu. Ama ben bir yolunu bulup o kurdu hareketsiz bırakmayı başardım.

Kış bitti, bahar yarı tazeliğiyle birlikte kapıyı çalmaya başladı. Bir gün çiçekler açıyor, kuşlar ötüyordu; ertesi gün rüzgâr, yağmur, çamur kaplıyordu etrafı. Ruhum da Doğu’nun bahar günlerine özenerek bir gün umut tohumlarını yeşertmeye çalışıyor; diğer gün içimdeki kurdu harekete geçirip beni eritiyordu. Fakat ben her seferinde kurdu hareketsiz bırakacak bir hamle buluyordum. Aylar geçtiği halde ne Özge ne de diğer kız öğrencilerimden haber vardı. Üstelik devamsızlığı artan kız öğrencilerimin sayıları da artmıştı. İçimdeki kurdun huyunu da öğrenmiş olmanın verdiği ihtiyatla bahanelerimi önceden hazırlayabiliyordum. Öyle de yaptım; “Sonuçta bahar ayları buralarda tarla tapan işlerinin başlangıcıdır.” diye geçirdim içimden.
Bir gün ders bitip öğrenciler dağılırken sınıfta en son Özgür ve birkaç arkadaşı kaldı. İçimdeki kurdun yine saldırıya geçeceğini hissetmiştim. Ama bu sefer ona karşı hamle yapmak gelmedi içimden. Öğrencilerimi ürkütmeyecek, daha doğrusu onların ağızlarını aradığımı anlamayacakları bir içtenlikle yanlarına yaklaştım. “Bu sene tarla işleri nasıl gidiyor, neler ektiniz?” diye sordum. Beklenmedik bu soru gariplerine gitmiş olacak ki önce birbirlerine bakıp güldüler. Sonra sırayla tarla işlerini anlatmaya başladılar. Konu o kadar uzamıştı ki yanlış soru sormanın verdiği pişmanlık ve sinirle yerimde kıvranıyordum. Birden Hikmet’in sözünü keserek “Siz okula geldiğinize göre tarla işlerini kızlar yapıyor herhalde?” diye sordum. Bu da onlar için beklenmedik bir soruydu. Ama bu sefer gülmediler aksine hepsinin yüzünü baharın kötü havası kapladı. Küçücük omuzları birden yerçekimine yenik düştü. Onların yüzlerini kaplayan kötü hava benim bütün içime yayıldı. Uzun bir sessizlikten sonra Özgür “He hocam, tarlada onlar çalışıyorlar. Zaten babamgil yeter okuduğu evlilik çağı da geldi diye okula göndermiyordu.” dedi.
Özgür sözlerinde sadece Özge’nin değil kendi kaderinin de çizgilerini çizmişti. Sınıfımın gözde ikizleri, birbirlerinden ayrılarak, adlarını kaderlerinde yaşamaya mahkûm olmuşlardı; Özgür hür, Özge dünyaya yabancı kalmıştı. Özgür’ün gözlerindeki buğudan gözümü alamıyordum. Özgür’ün son cümlesi, benim gibi otuz beş yaşında bir adamın bile omuzlarına ağır gelmişti. O siyah boncuk boncuk bakan gözlerdeki buğuda da aynı yükün izleri vardı. Her seferinde bir bahane ile hareketsiz bırakmayı başardığım içimdeki kurt, artık sadece boğazımdan kalbime değil, bütün vücuduma doğru ilerleyen yollar bulmuştu. Gerçeği görmemek için, belki de sorumluluktan kaçmak, ağzımın tadını bozmamak için sürekli bastırdığım kurt artık serbestti. Ve onu ben değil, küçücük bir çocuğun hüzün dolu bakışları serbest bırakmıştı.

İşte o gün çöktü üstüme yorgunluk. Daha ilk aylarda öğrenciler sınıfımdan eksilirken neden sadece kız öğrenciler eksiliyor, bu hastalık ne hastalığı, neden uzun sürdü bu hastalıkları, diye neden sormadım? İçimi kemiren kurdu bastırmak için elimden geleni yapacağıma neden kurdu serbest bırakıp da işin peşine düşmedim? Gerçeği tahmin ede ede sırf sorumluluktan kaçmak, sırf daha dertsiz yaşamak için bütün bunlara neden göz yumdum? Nice Özgeler gitti sınıfımdan, neden hiç merak etmedim?

Şimdi yetmişli yaşların başında emekli bir öğretmenim, belki de ölmek üzereyim, bilmiyorum. Daha sonraları çok öğrencimi kurtardım, doktor, mühendis, öğretmen oldular. Ama hâlâ aklım, kalbim ve vücudum otuz beş yaşının yorgunluğunu taşıyor.

Büşra Güntürk

Benzer Konular
Terkedilen Hayat
Nazife