Heybet Akdoğan yazdı: Ezilen İnsanların Edebiyatçısı “Jack London”

ANLATI

Heybet Akdoğan yazdı: Ezilen İnsanların Edebiyatçısı “Jack London”
Yayınlanma: Güncelleme: 195 views

Sosyalizmde sanat, toplumsallaşmanın zorunluluğudur. Eğer sanatın toplumsallaşması önünde engeller varsa bunun sosyalizme göre nedeni, tarihsel olarak gelişmiş toplumsal üretim biçimlerinden kaynaklanmaktadır. Sosyalizmde sınıflı toplum içerisinde varlığını sürdüren sanat, toplumsal yapı ve kendi gerçekliğiyle çelişkidedir.

Sınıflı toplumların doğası gereği üretimin toplumsallaşması, metaların tekelleşmesidir. Bu yüzden sınıflı toplumda sanatsal üretimler geliştikçe, tekelleşir ve tüketim amaçlı ilerleyen sanatsal faaliyetlerde aynı karakterde toplumsallaşır. Emeğin sanata, sanatın topluma yabancılaşması bundandır. Bu sonuçtan mütevellit, sosyalist sanat anlayışında sanat, bir praksisi bilen öznenin yarattığı etkinlikle, toplumu sınıfsal açıdan bilgilendirmesi olmalıdır. Sosyalist sanat için her eser, topluma sınıf bilincini aşılayan praksislerdir. Sosyalist gerçekçiliğin edebiyatı algılayışı, ideolojik işleyişinden bağımsız muhakeme edilemez. Bu amaçtan maksat, yazar bir özne olsa da toplumdan kendini soyutlamadan toplumsallığın öznesi olmalıdır. Bu sayede edebi her olan her ürün ve eylem, belirli öznelerin; burjuvazi sınıfının tekelinde olmadan, emekçi sınıfın kurtuluşu için gelişmelidir.

Jack London’un temel özelliği, edebiyatta egemen sömürücü sistemin özelliklerine yaptığı vurgudur. Eserlerinde “romantizmin abartılı, gerçeğe sığmayan kimliğini, sınıf bilinciyle çürüterek,” ezilen toplumların sesi olmaya kendini adamış sosyalist yazarımız, gerçeği yakalamak için burjuvazi sistemine ve ezilen topluma yönelerek romanlarını gözlemci tasavvurla yazmıştır. Eserlerinde ve yaşamında, gerçeğe yaklaşma konusunda sürekli nesnel kaygısını ön planda tutan devrimci romancımız, insan ruhunu olağanüstü ve tinsel kutsallıklardan sıyırarak, insanı emek olgusuyla edebiyat dünyamızda yorumlamıştır.

Her sosyalist yazarda olduğu gibi gerçekliğe verilen değer doğal olarak gözlemci bir bakışı zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle insanların yaşamıda sınıfsal bir tavırla kaleme alınır. Sosyalist yazarların temel gayesi hayallere kapılmadan gerçeğin yani emek kavramının hakikatine kavuşmaktır. Bu amaçla eserlerini sınıf mücadelesinin ilkelerinden şaşmayarak, toplumsal sömürüyü objektif bir şekilde ortaya koymayı amaçlayan sosyalist edebiyatçılar, ağırlıklı olarak yapıtlarındaki insanları alt sınıf ve orta sınıftan seçerler.

Köklerini Marksist estetikten alan sınıf bilinçli edebiyat akımı, gerçekliği işlemekle birlikte aynı zamanda gerçekliğin eleştirisi üzerinden çıkacak yeni bir süreci betimler. Bu yönüyle sosyalist edebiyatın yapısı, Marksizmin diyalektik tarih ve toplum anlayışınının sanatta hayat bulmuş hâlidir. İnsana dair olan her şeyin toplumsal olduğunu savunan Marksist sanat anlayışı, edebi ürünlerde işlenen konularda egemen sömürücü düzeni ve toplumu merkezine alır. Onlarca eseriyle yazdığı konular bakımından sosyal bilimler alanında incelenmesi gerekli bir yazar olan Jack London, çocuk yaşından itibaren yoksulluğu yaşamış ve Sanayi Devrimi ile birlikte emek sömürüsünün en vahşileştiği bir dönemi görerek, emekçi sınıfın yaşadıklarını romanlarına ve öykülerine aktarmıştır. Toplumların endüstrileşme sürecini, sınıf çatışmasını, artı değeri, sendikaları, çocuk işçiliğini… edebiyat dünyamızda tüm çıplaklığıyla işleyen London, yeri geldiği zaman distopik bir toplumu tasvir ederek, kapitalist sistemi eleştirmiştir.

Eserlerinin bir kısmını otobiyografik özellikte yazan Marksist yazarımız, bir dönem içinde yaşadığı London’un iktisadi sisteminide tüm gerçekliğiyle ortaya koymuştur. Hayatını yoksul işçi sınıfıyla birlikte yaşayan gerçekçi edebiyatçı, yazdığı dönemi bu sayede kişisel süzgecinden geçirerek okurla paylaşmıştır. Jack London’un bilhassa “Demir Ökçe ve Uçurum İnsanları” isimli romanlarında bu özelliğini açık bir şekilde görebilmekteyiz. Gerçeği eğip bükmeden yaşamın doğal ve vahşi yapısını okurlarının karşısına çıkaran sosyalist edebiyatçımız, insanların yaşamak için ne kadar iyi bir varlık olabileceğinin yanında yine yaşamak uğruna nasıl vahşilecebileceğini romanlarıyla sınıfsal bir meseleye dönüştürmüştür. Yazdıklarıyla hayatının iç içe olması, toplumunun öznesi olması, hayatını ve yazmayı bir aynanın bütünü olarak görmesi, insanı evrensel bir varlık olarak tanımlaması Jack London’u evvela birlikte yaşadığı halkın yazarı sonrasında ise evrensel insanlığın edebiyatçısı kılmıştır.

“Hayatın Kanunu” adlı kitabında doğal yaşamın içerisinde doğal bir hayat sürmesi gereken insanların, egemen sömürücü sınıf yüzünden yaşamın vahşiliğiyle mücadele etmeleri, Sanayi Devrimi’nden günümüze kapitalist- emperyalist sistemin acımasızlığına direnen bütün toplumların vicdanında Jack London’u eserleriyle, ezilen bütün insanların öykücüsü yapmıştır. Sosyalist sanatta, edebiyat toplumu kendi yöntemlerince açıklayan bir etkinlik olmayıp, toplumu sınıf bilinciyle dönüştürerek, değiştirmesi gereken bir sanat dalıdır. Bu konuda çoğunlukla romanlarıyla toplumların uyanışını ve bu uyanışın yönlendirilmesiyle kurulacak sınıfsız toplumu amaçlamış Jack London, edebiyatın somut gerçekliğini, toplumsal varoluşun bir öğesi olarak görmüştür.

Romanlarını üretim ilişkileri ve üretici güçler arasındaki çelişkilerin belirleyiciliğiyle ifadeleştiren toplumcu yazarımız, romanlarında sömürü düzenini ve ezilen toplumu tahlil etmiştir. Edebiyatı toplumsal bir bilinç biçimi olarak gören Jack London, edebiyatı toplumsallaşmanın (sınıfsız toplumun) amacı bilmiştir.

Heybet AKDOĞAN

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.