İNCELEME
Diyalektik antikçağ felsefelerinde ortaya çıkmış ve değişik yaklaşımlarla kullanılmıştır. Terimi ilk Elealı Zenon’un kullandığı söylenir. Zenon’un kuramında çelişki vardır ama bildiğimiz anlamda bir diyalektik taşımaz. Çelişkiyi hareket-değişim faktörünün olmadığı bir bakışla verir. Koşucu ve kaplumbağanın yarışı, okun fırlatılmasıyla verilen örneklerde bunu görürüz. Herakleitos hareket ve değişim kavramlarının önemini ortaya çıkararak diyalektiğe katkı sunmuştu.
Sokrates’in diyaloglarındaki tartışma tekniğinde de diyalektik kullanılır. İleri sürülen teze karşı oluşturulan karşı tezde sorun tümevarım yöntemiyle parçalarına ayrılarak yargıya doğru gidilir. Platon’da diyalektik yazıya ve sisteme dökülmesi bakımından daha gelişmiş bir hal almıştır. Platon hocasının yöntemini kullanır ve kanıtlamalar için olmayana ergi mantık yöntemini de işin içine katar. Öğrencisi Aristoteles, diyalektiği Platon’un kuramındaki sorunları görerek yeniden kurar. Platon’un felsefesinde öznenin bilgisiyle varlık arasında kapanmayan bir boşluk vardı. Aristoteles özneyle varlığı formla birleştirerek mutlak formdan dünyaya, derecelenmeyle aşağı inen ya da aşağıdan yukarı çıkan bir form diyalektiği tarzında betimler. Böylece aradaki boşluk kapanmış olup diyalektik, form farklılaşması olarak işlenir. Filozof buradan hareketle Organon adını verdiği mantığın da temellerini atar. Analitik felsefenin de temelini atmış olur. Yani varlıkla öznenin dili arasında eşzamanlı bir özdeşlik kurulur. Dünya kendisini dilde ifade edebilmemizle gösterir. Bu açıdan bir önermeler mantığı geliştirir. Dünyayı açıklayabilmek için dil mantığıyla varlık birbirini karşılayan bir düzleme çekilmiştir. Buradan özdeşlik ve çelişmezlik mantığı çıkar. Ontolojik bir karşılığı vardır. Düşünce, dil varlıkla uyumlu hale gelir.

Klasik mantığın üç yasası Kant’a kadar işlevini sürdürmüştü. Mantık terimini terim olarak ilk kullanan Stoacılardır. Onlar mantığı önermeler, dil ve anlam üzerinden geliştirmişlerdir. Klasik mantığın üç yasası sonraki diyalektiğin anlaşılması bakımından önemlidir. İlki özdeşlik ilkesidir. Bir şey ne ise odur. Sembolik gösterimi A, A’dır. Yani bir vazo, vazodur. Burada anlam ontolojik varlıkla da eşleşmektedir. İkinci ilke çelişmezliktir. Bir şey aynı zamanda hem kendisi hem başka bir şey olamaz. A, A-olmayan değildir. Yine vazo örneğinden gidecek olursak, bir vazo hem vazo hem vazo-olmayan olamaz. Burada da vazo yalnız kendi varlığıyla çelişmez, özdeş kalır. Üçüncü ilke, üçüncü halin imkansızlığıdır. Bir şey ya vardır ya yoktur, üçüncü bir hal olamaz. Bir şey ya A’dır ya da A-olmayandır, üçüncü bir hal imkansızdır. Yine vazo örneğinden gidecek olursak; vazo ya vazodur ya da vazo-olmayandır, bunun dışında üçüncü bir durum -hem vazo hem vazo-olmayan- olamaz. Yani ya o’dur ya bu’dur, hem o hem bu olmaz. Dördüncü olarak Leibniz tarafından eklenen yeter neden ilkesidir. Bu ilkeye göre hiçbir şey sebepsiz yere meydana gelmez. A’nın varlığı ancak B ile kanıtlanırsa A’nın varlığı mantıklı kabul edilir. Yeter sebep olmadıkça bir önerme doğru olmaz. Klasik mantık yasaları şüpheye yer bırakmayacak derecede kesindir, doğrulamaya, ontolojik uyuma dayanır.
15. yy’dan itibaren hem bilgide hem toplumda büyük değişim ve dönüşümler yaşanmaya başlandı. İnsanların önceden bildiği bazı önemli bilgilerin yanlış olduğu ortaya çıktı. En kapsayıcı örnek dünya merkezli kozmolojik yanılgıydı. Kopernik ve daha sonra gelenlerce evren sisteminin ne olduğu gösterildi. Fizik yasalarındaki gelişmeler, rönesans ve restorasyonun etkileri mantığı daha ileri boyuta itecek yöndeydi. Yeni diyalektiğin kurulmasında Herakleitos diyalektiğinin önemi büyüktür. Filozof burada hareket ve değişim yasasını ortaya çıkarmıştı. Gelişmeler bu yasanın varlıkla ne kadar örtüştüğünü somut olarak gösterdi.
İngiliz ampirizmi ya da deneyciliğinin önde gelen isimleri Locke, Hume klasik mantığın ötesine geçerek bilgi ediniminin deneye, tecrübeye dayandığını kuramlaştırdılar. Böylece düşünce-varlık arasındaki uyum bozulmuş oldu. O zamana kadarki görüşlerde önermelerle varlık arasında sağlanmış görünen uyum ve doğruluk hayatın her alanına uygunluğunu karşılamıyordu. Gelişen, karmaşıklaşan yaşam koşullarında doğru, hakiki bilgiyi edinmek daha zorlaşmıştı. Hume varlığa şüpheyle yaklaştı ve onun ancak deneyimle algılanabileceğini ileri sürdü. Artık özneyle varlık arasındaki bilgi edinimi yerini çelişmezlikten çelişkiye bırakıyordu. Ampirizm de bilgi ediniminin tecrübeler bütünü ve her seferinde yeniden kazanılan bir edim olduğunu gösterdi. Burada görüldüğü gibi özneyle varlık arasındaki akılsal çıkarım artık deneyimle farklılaşmış oluyordu. Muhatap olunan tek bir nesne değil nesnelerin çokluğudur. Ampirizm aklın bilgiyi edinimindeki öznel işlevini kabul etmedi, ayrıca göreceliğe, pragmatizme giden yolu açmış oldu.
Yeni diyalektiğin kurulmasında Alman idealizmi önemli yer tutar. Birçok kuramcı gibi idealistler de aslında Platon’un ideasını kendilerine referans almışlardır diyebilirim. Platon’daki idea, idealizme çevrilmiştir. İdealist felsefelerin mistik taraflarını bir kenara atarsak görüş alanımızı açacak önemli katkılarıyla karşılaşarız.
Modern diyalektik mantığı çözümleyebilmek için Kant’ın, Fichte’nin, Schelling’in diyalektiğini anlamak gerekir. Bundan sonra Hegel’in diyalektiği ve Marks’ın diyalektik maddeciliği ortaya çıkar. Bu dönemde artık diyalektik mantık, özdeşlik mantığından ayrılıp yönünü epistemolojiye doğru çevirmiştir. Klasik mantıkta çelişmezlik, özdeşlik ve üçüncü ilke bir önermeyi doğrulamanın dayanaklarıydı. Modern dönemde ise artık özne-varlık uyumu kalkıp yerini çelişki mantığına bıraktı. Yani artık A, A değildi. A, hem A hem A-olmayandı. Ayrıca üçüncü halin imkânsızlığı da imkân dahilindeydi. Önce Kant’tan başlarsak bu uyumun nasıl bozulduğunu, çelişmenin nasıl ortaya çıktığını anlamaya başlarız.

Kant transandantal diyalektik mantığı kurar. Modern insanın dünyaya bakışı ve bilgi edinmesi artık farklılaşmıştır. Kant’a göre bilgi edinimi klasik dönemde olduğu gibi doğrudan nesnenin bize bilgi vermesiyle değil öznenin nesneden bilgiyi çıkarmasıyla mümkün olmaktadır. Düşüncenin nesneyi bilebilmesi için tinde önceden yerleşik kategorik bilgilerin -örneğin nicelik-nitelik, kiplik, uzay-zaman vb.- olması gerekir. Örneğin ilk defa masayı gören biri onun kavramsal bilgilerine sahip değilse ne olduğunu bilemeyecektir. Ancak masadan edindiği görü bilgisini algıya getirir. Oradan bir süzme yaparak, metafizik unsurlarla karıştırmayarak saf akla aktarır. Saf akıl a priori bir işlemle masanın sentetik bilgisini çıkarır. Sentetik bilgi özneye fazladan bilgi kazandıran önermelerdir. “Masa dört eşit ayaklı, üzerinde dikdörtgen tablasıyla dengede duran bir eşyadır” dendiğinde burada bazı kavramlarla artı bilgi veren sentetik bir masa bilgisi çıkarılmış olur. Matematik bilgiler de a priori niteliktedir. Fakat “Ağaç masa, masadır” önermesi bize yeni bir bilgi kazandırmaz. Öznedeki bilgiyi yüklemde tekrar eder. Bu tip önerme analitik aposteriori önerme kabul edilir. Kant nesne bilgisini saf akla aktarmayı transandantal bir diyalektikle yerine getirir. Öznenin nesneyle karşılaşmasında arada bir çelişme ortaya çıkar. Özne nesneyi bilmek ister. Önce nesnenin özneye bir bilgi vermemesi ve öznenin bilgisiz olması nedeniyle özne-nesne çelişkisi kendini gösterir. Öznenin nesnedeki algıyı bilgiye dönüştürme sürecinde özne, fenomeni kendisine aşırtarak onu yeni bir bilgiye dönüştürür. Diyalektik de aradaki bu çelişmede saklıdır. Yani diyalektik mantık, özne-nesne çelişmesiyle bilgiyi sentetik yolla aklın bilgisine geçirmiş olur. Artık çelişme aşılmış ve ortaya yeni bir bilgi çıkmıştır. Ancak yine de bu varlığın akıldaki yetisi kadar bir bilgiyi içerir. Fenomendeki ya da nesnedeki kendinde şeyin bilgisine ulaşılamaz, diyerek bilgiyi bilinemezcilikle sınırlar.
Burada varlığın fenomenal bilgisi yalnızca öznenin bilgisi içinde tanımlanmıştır. Eğer öznenin bu bilgisi yoksa fenomenin bir anlamı ortaya çıkmaz. O zaman şöyle de diyebiliriz; bilgi, varlıktaki fenomenal bilginin akıldaki göstergeleriyle analitik ve sentetik olarak elde edilen önermelerdir. Kant transandantal diyalektik mantığını kurarken nasıl bilinebileceği yanında nereye kadar bilinebileceğinin de sınırlarını çizmek istemiştir. Buradaki diyalektik mantıkta artık klasik mantıkta olan düşünce-varlık özdeşliğinin yıkıldığını, aklın edimiyle çelişmezliğin bu şekilde çözümlendiğini söyleyebiliriz.
Fichte önceleri Kant’ın izinden gitmek istemişse de onda bazı sorunlar tespit ederek yeni bir öznel idealist kuram ortaya çıkarmıştır. En önce Kant’taki tanımlanamayan, bilinemeyen bir kendinde şeyle varlığı nasıl bilebiliriz, sorusunu sorar. Yine a priori olan uzay zaman formlarıyla nesnel dünyadaki uzay zamanı nasıl anlayabiliriz? Ayrıca Kant’ta tek ben üzerine yoğunlaşılmış bir anlayış vardı ki bu da solipsizme çıkar. Fichte özne-nesne arasındaki çelişmenin çözülmesinde başka benler sorununu ele alır. Klasikte kabul edilen düşünce ve varlık arasındaki uyumu bozan Fichte’de tikelin istemi, sezgisi ve eylemidir. Ben ve doğa karşıtlığında (çelişki) doğanın karşısına özgür beni koyar. Doğa nedensellik zorunluluğuna tabiyken özne özgürlüğe tabidir. Bu özgürlüktür ki ona isteme ve eyleme olanağını sağlayacaktır. Ahlaki bir bağlantı içerisinde isteme ve belirleme yetisi doğa karşısındaki çelişkileri somut olarak çözmesinin yolunu açacaktır. Ben özgürlüğünü bende değil, ben olmayanın, ben-dışılığının sayesinde bulur ki tez olarak nesnel olana yönelmiş olur. Burası Hegel’in nesnel diyalektiğiyle de örtüşen bir şeydir. Ben kendisiyle yetersizdir, ancak ben dışıyla -ki bu doğadır- tamamlar, kendi bilincine kavuşur, mutlak bene varır. Benin amacına ulaşabilmesi için kendi-dışında olandan bağımsız olabilme saptaması ayırıcı bir özelliği ortaya çıkarır. Fichte ben’e ahlaki bağımlılık kaydıyla bağımsız, özgür hareket edebilme şartını getirmektedir. Fichte’nin de kuramında içine düştüğü çelişkiler vardır. Hegel’in mutlak tini (geist) gibi o da mutlak bilgiyi amaçlar. Mutlak bilgi nedir, nerede bulunur, tanımsızdır. İlerleyen dönemde Fichte’nin pratik bilgiyi, eylem ve özgürlüğü buna bağlaması da düalist bir çelişkiyi ortaya çıkarır. Ancak felsefesinin ayrıntılarına, sorunlarına girmeden söyleyecek olursak ben ve varlık çelişkisi özgür bir eylemle diyalektik olarak çözülerek kültürel bir tarihe, ebedi barışa ulaşma yolu çizilir. Burada nesnel diyalektiğin dizgelerini görüyoruz.
Schelling çelişmenin bir başka yönü üzerine yoğunlaşır. Öğretisini nesnel idealizme doğru çevirir. Öznenin dünyayı, hayatı çözmesinin yolunu bilinç, eylem ve sanatla çizer. Daha önce Kant ve Fichte’de özgürlük ağırlıklı olarak etikle ilişkiliydi. Gerçi Kant sanat ve estetiği de özne ediminin bir yönü olarak göstermek istemiş ve yargı gücüne bağlamıştı. Schelling ise bilinç, eylem ve estetiği birlikte ele alır. Önce dünyayı bir özdeşlik üzerinde görür. Canlıcılık diyeceğimiz bu özdeşlik ilkesi dünyadaki cansız varlıkların da bir canlılık taşıdığı iddiasındadır. Doğayla insan yalnız bu açıdan özdeştir. Bu özdeşliği sağlayan yeryüzünde de kendini gösteren bir çeşit panteist Tanrıdır. Ancak doğada zorunluluk ve bilinçsizlik hüküm sürer. Tanrı evrensel bir güçtür. Ondaki gücün doğadaki bilinçsiz katmanlar üzerinden geçişi karşıtlıklarla beraber geçişken bir diyalektikle sağlanır. Doğadaki karşıtlıklar sıcak-soğuk, dişi-erkek, artı-eksi gibi kutuplardır. Ancak bu karşıtlıklar bir senteze girer ki mıknatıs yasası olarak açıklanır, ortak bir ilke ortaya çıkar. Schelling doğadaki bu diyalektikle öznedeki diyalektiği birbirinden ayırır. Tanrı (mutlak) kendini doğada gösterdikten sonra insana ulaştığında asıl bilinç yaratıcılıkla öznede ortaya çıkar. Doğada mekanik olan diyalektik, insanda estetik hakikati taşıyan bir bilince dönüşür. Doğada nedenselliğe dayanan zorunlu ilişkiler hüküm sürerken insan özgür ve bağımsız olabilme yeteneği sayesinde estetik yaratıcılıkla mutlağın bilincine ulaşır. Doğa gerçek bir dünyayı ortaya koyar ama özne bilen, eyleyen ve estetik sezgiye sahip bir varlık olarak bilinci yakalama yetisini taşır. Sanat eseri saklı olan özü açığa çıkarması bakımından doğanın güzelliklerinden üstün kabul edilir. Sanatsal yaratıcılık bilinci yakalayarak en üst durağa çıkmıştır. Sanat eseri öznenin nesne ve mutlak arasındaki çelişkinin çözüm anahtarıdır.
Schelling’te çelişki, öznenin sanatsal yaratıcılığıyla varlık arasındaki çelişkide gelişmektedir. Her ne kadar özneyle varlık arasına özdeşlik yasası getirilse de bu özdeşlik yalnız canlılık yapıda olup öznenin bilen, sezen, eyleyen nitelikleriyle farklılaşır, çelişir ve bu tarzda mutlakla buluşan aşkın bir diyalektik oluşur. Özne ve doğa arasındaki çelişkiler bilen, eyleyen öznenin sanatsal edimiyle aşılmış, teleolojik olarak bilinç açığa çıkarılmıştır. Kuramın teleolojik ve mistik bir yanı olsa da çelişkinin özne ve varlık arasındaki ilişkiyle aşılması yolundaki dizgelerin kayda değer olduğunu söyleyebilirim. Dünyayı, hayatı anlamanın bire bir doğrulama ve çelişmezlik yasalarıyla değil, karşılaşılan çelişkiler üzerinden yürütüldüğü anlaşılıyor. Mistik taraflar bir yana atıldığında sanata, yaratıcılığa ilişkin diyalektik bir saptama karşımıza çıkıyor. Eski dünyayla modern dünya arasında ortaya çıkan mantıksal fark da artık ilişkilerin çelişkiler açısından geliştiğini ortaya koyan örneklemeleri taşıması bakımından dikkat çekicidir.

Hegel’in çağdaşı filozoflardan yararlandığı birçok şey olduğunu anlayabiliriz. Diyalektiği felsefesinin merkezi yapıp sistemleştirmiştir. Onda artık özne ve varlık arasındaki ilişkide çelişki öznenin kendisinden başlar, sonra gerçeklik dediği nesnel alana kadar uzanır. Özdeşlik mantığının tam karşıtı ilkeler onun diyalektik mantığıyla karşımıza çıkar. Artık A, hem A hem A-olmayandır. Özdeşlik, çelişmezlik yasaları yıkılır. Bundan sonra varlık, yokluğu da kendinde barındırır. Özdeşlik mantığında ise varlıkla yokluk veya varlıkla karşıtı bir arada olamazdı. Fichte’de ben ve ben-olmayan karşıt beraberliğinin diyalektikle ilerlediğini görmüştük ama tabii ben-olmayan onda doğaya karşılık geliyordu, yani olgusaldı. Hegel ise yokluğu da olguymuş gibi alır, yokluk ve varlığı birbirinin nedeni haline getirir. Schelling’in dizgesinde de mutlak gücün doğadan özneye uzanan diyalektik aşamaları getirilmişti. Hegel Kant’taki gibi algıyla görü arasında ilişki kurar ama bunu özne ve nesneyi birbirinden uzak yerlere koyarak değil, tinin kendi ve kendinde olmayanla olan çelişik bir aradalığıyla yapar. Tin önce yokluğu karşıt varlığa, doğaya dönerek geliştirmeye çalışır. Tin kendinde olmayanla mücadele ederek onu olumsuzlayıp, ondan pay kapıp kendini oluşla ontolojik, gerçeklik olarak belirler. Artık özdeşlik mantığında olduğu gibi özneyle nesne arasında bir uyumluluk başından beri yok, bilakis çelişme ve uğraş vardır. Hegel diyalektiği tinde temellendirerek sanat, felsefe, devlet, tarihin de diyalektik dizgelerin sonucu kurulduğunu ileri sürer. Tin kendisini ve doğa alanını aştıktan sonra (Schelling’te de benzer aşmalar var) özgürleşme alanı olan kültür dünyasını kurmuştur. Fichte de buna benzer bir devlet anlayışını getirmişti. Diyalektik dizgelerle oluşan süreçler ilkel toplumlardan gelişmiş ideal toplumlara doğru ilerler. Hegel’in diyalektik mantığındaki temel, tinin karşıtını olumsuzlayıp yeniden varoluşuna dayanır. Tine motivasyonunu kazandıran hem kendi tini hem mutlak tin yolundaki varolma, özgürleşme farkındalığıdır.
Hegel’de çelişki özne ve hatta özne içi karşıtlık üzerine kurularak bir farkındalık öğretisi ortaya çıkıyordu. Diyalektik yaklaşım uzak doğu felsefelerinde de bulunur. Öğrenci eğitiminde kullanılan koanlarda çözümü güç mantık dışı, çelişkili ifadelerle karşılaşılır. Uzak doğu evren anlayışında karşıtlıklar evrenin oluşumunda, doğasında görülür. Örneğin bütünsel karşıtlığı temsil eden tai chi diyagramında karşıt enerjiler yin-yang olarak bir arada gösterilmiştir. Karşıtlar birbiriyle çatışma-etki içine girer ama sonuçta bu çelişkiler yine bir denge haline geçer. Çünkü evrensel güçte kaosun değil kozmosun ağır bastığı düşüncesi temeldir. Akupunktur tıbbı da mikrokozmos olan vücudun yin-yang’taki biyoenerji alanları üzerinde uyarma, denge kurma temeline dayanır (Oto, 2018).
Batı modern düşüncesinde diyalektik Hegel’le belirgin yerini almıştır. Hegel’deki çelişkide uzak doğu felsefesindeki gibi bir uzlaşma yoktur. Çelişkinin ben tarafı karşıtını aşıp başka bir safhaya geçer. Ancak Hegel öğretisindeki adlar ve işleyiş oldukça muğlaktır. Bu noktada Marks düşüncesi Hegel diyalektiğini kabul etmekle beraber onu muğlak ve mistik bulur, tin üzerinden değil ekonomik üretim biçimi üzerinden kurar. Çelişkinin tarafları da emek ve sermayedir. Ayrıca bu çelişki uzlaşmaz (antagonist) görülüp ancak emeğin sınıfsal gücüyle aşılacağı yönündedir.
Ekonominin başat belirleyici olarak ele alınması onun kültür dünyasını, üstyapıyı da belirlediği sonucuna götürmüştür. Eleştirmenler şu soruyu sorar. O zaman antik dönemlerden bu yana nasıl bağımsız değerli fikir ve sanat eserleri ortaya çıkmıştır? Ancak Marksizmde altyapı belirleyici görüldüğü için kapitalist evreye ait (burjuva) sanat da itibar edilecek bir şey olarak görülmemiş bir hava esmiş ama öğretide altyapı-üstyapı meselesinin karşılıklı etkileşim şeklinde olduğuna, üstyapının da altyapıyı belirlediğine, sanatın daha bağımsız yanına işaret edilmiştir.
Engels’in Anti Dühring, Doğanın Diyalektiği yapıtlarında diyalektik işleyişte doğayla toplumun aynı yasalarla iç içe geçtiği, eşleştiği görüşü ileri sürülür. Getirilen bu uygunluk yine Lukacs olmak üzere Batı Marksistlerinin eleştirisini almıştır. Doğayla toplum arasında bir ilişki ve bütünsellik vardır ama ikisinin gelişim ve işleyiş dinamikleri farklıdır. Bunu en açık sosyal bilimlerle doğa bilimleri arasındaki farkta gözlemleyebiliriz. Doğada mekanik, kendini tekrarlayan, tarihsel olmayan determinist bir ilerleme varken, toplumda birçok faktörün işin içine karıştığı tarihsel bir süreç işler. Toplumun kendi iç çelişki ve dinamikleri farklıdır. Pozitivizmde de bu mekanik hata yapılmıştı. Tarihsel maddecilikte toplumsal gelişmeler doğadaki gibi determinist bir sürece bağlanınca aynı hataya düşülür. Benzer süreçler Hegel’de de vardı ve varılan en yetkin örnek Prusya devleti gösterilmişti. Ancak daha sonra Hitler Almanya’sıyla ardışık dizgenin öyle işlemeyebileceği ortaya çıktı. Determinizmin doğrulanması için sonraki aşamadaki sonuca bakmak yeterlidir. Doğada determinizme bağlı bir hareket varken toplumda başka faktörler (bilinç, kültür, gelenek) işin içine girerek ondaki diyalektiği farklılaştırır.
Siyasi çevrelerde maddeci diyalektik genellikle deterministik, doğayla eşlenik bir değerlendirmeye tabi tutulur. Ancak devrimlerin emek-sermaye gelişiminin olduğu Avrupa ülkelerinde görüleceği düşüncesine rağmen doğu ülkelerinde ortaya çıkması kalıpçı dizgeyi doğrulamamıştır. Hatta onların bile bugün aynı dizgede kalmadığı görülür.
Çelişme iç yapıda olan bir şeydir. Dışarıdan ancak etki gelir. Dış çelişki diye adlandırılabilecek bir şey ise ancak sosyalist blokla kapitalist blok arasında mümkün olabilecek bir durumdur. Zaten soğuk savaş da bu zemine dayanmıştı. Ama aynı kamp içerisinde kalan ülkelerin dahil oldukları kampı baş çelişki yapmaları kendileriyle çelişir. Aynı kampta kalan ülkeler için baş çelişki ancak iç yapıda olur. Diyalektik, organik olarak içselde oluşan bir yasa olduğuna göre değişim de ancak o kümenin içindeki çelişkinin açığa çıkması, hareket kazanmasıyla mümkündür. Bu çelişkiler ekonomiyle beraber bilinç, kültür gibi faktörlere bağlı olarak hareket kazanır. Tek yönlü ele alındığında mekanik maddeciliğe düşülmektedir. Sovyetlerde sosyalizmin çökmesi emperyalizmden daha çok kendi iç çelişkilerinden dolayı gerçekleşmiştir. Emperyalizmin ve dış ülkelerin (örn. Türkiye) bunda tabii ki etkileri vardır ama tayin edici olan iç çelişkilerdir. İç çelişkilerdeki evresel aşamalar hayatın anlamına uygun olarak gereği gibi sürdürülmemişse dış etkilerin (çevresel) etkisiyle beraber asıl içteki bu çelişkilerin sorunları yüzünden kendi çöküşünü hazırlar. Bir de hem kapitalist modelin içinde kalan bir ülke olup hem emperyalist ülkelerin baş çelişki olduğunu söylemek önermenin kendisiyle çelişip iç çelişkilerin üzerini örtmeye yarar, hatta içeride köleyle efendiyi özdeş hale getirmeye çalışan bir hileye dönüşür. Denebilir ki ulus devlette yaşanan en önemli sorunlardandır.
Maddeci diyalektik ilkeler; nicelikten niteliğe geçiş, karşıtların birliği ve savaşımı, olumsuzlamanın olumsuzlanması şeklinde üçlemeyle ifade edilir. Siyasi yorumlamalarda olumsuzlama hareketi devrim olarak tanımlanır ve genellikle doğadan örnek verilerek toplumsal gelişmelerle karakter benzerliği kurulur ve doğa-bilimsel olaylar kanıt olarak ileri sürülür. Oysa daha önce de belirttiğim gibi arada böyle bir eşleniklik kurulamaz. Karşıtların birliği ifadesi de özdeşliği anımsatıyor. Oysa karşıt olanlarda özdeş teklik değil farklılıklar bulunur. İfadeyi karşıtların bütünlüğü veya bir aradalığı ve çelişmesi olarak adlandırmak doğru olacaktır. Olumsuzlama gerçekleştikten sonra yeni, olumlu bir nitel yapı çıkar ama bu nitel yapı da içinde yeniden çelişkiler taşır ve o da olumsuzlanarak sonraki evreye geçileceğinin işaretini verir. Olumsuzlamanın olumsuzlanması deyimi bu şekilde gelişen aşamalı bir süreci ifade eder. Nicelikten niteliğe geçiş de aslında bu şıkkın açıklamasını vermektedir.
Kaynakça
Marks, (2011) Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Y. Ankara
Marks, Engels, (1996). Seçme Mektuplar, Evrensel Basın Yayın, İstanbul
Oto, F. (2013) Sistematik Felsefe, KKM. Ankara
Oto, F. (2024) Değerlerden Özgürlüğe Felsefi Yol), Klaros, Ankara
Oto, (2018) Zihnin Metafiziği, KKM, Ankara
Fatih Oto
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.