Eller

/ 14 Eylül 2022 / 573 views / yorumsuz
Eller

Bir kitaptı paketteki. Açtı. Kapağına baktı. İlk sayfadan başlamadı okumaya. Sayfalar baş aşağı gelecek şekilde silkeledi kitabı. Yazarın yıllarını verip itinayla kaleme aldığı romanda yazan cümlelere ilgisiz hali vardı. Başka birinden başka sözlerle bezeli bir kâğıt bekliyordu. O kâğıt saklandığı yerden sobelenmişçesine açığa çıktı.

Sayfaların arasında katlı halde duran kâğıt düşme anında oluşan esintinin karşı etkisiyle kanatlarını açan bir kuşa dönüştü sanki. Süzüldü süzüldü. Yere indi. Elinde kitap; yerde kâğıt… Duraksadı bir süre.

Ritmi değişen kalbinin sesine kulak vermekle belleğinde kayıtlı korkularına teslim olmak arasında gidip geldi bir süre. Bir kolundan aklı, diğer kolundan yüreği tutmuş kendi taraflarını çekiştirip duruyorlardı onu.

Çömelip aldı kâğıdı. Okumaya başladı:

Seni kaybettiğim yerde buldum. Kaybedince kazandım. Asıl galibiyet bu bence. Yaşamın kendi döngüsü içerisinde zamanın ve mekânın ittifakından doğan iktidarın hegemonyasında ezilirken bedenlerimiz… Elde edilebilecek en büyük zafer bu: Sensizliği kazanmak…

Bedensiz sevmek seni bedelsiz yaşamak demek. Ruhunu sevmek. Ruhunla sevmek. Düşlerinde… Düşlerimde…. Düşlerimizde sevmek… Sevilmek… Olmayı istediğin yerde olmak ve istediğin süre o yerde birlikte olmak. Süresiz kalmak…

Bana koşarak gelmek isteyen kalbini serbest bırak. Etrafına ördüğün korkuluklardan sal gelsin o duyguyu. Kimse bilmez korkma. Kimseden habersiz sev beni.

Bir kalbe hapis duygunun öfkesinden kork bence. Her mahpus, zindanda geçirdiği her an kin biriktirir içinde. İçinde kin olan aşktan kork!

Kor olur yakar seni. Yanar yanar da sönmez. Söndürür ama… Hayatını söndürür. Sönük bir yaşamın silik bir kişisi olmakla ölmek arasında sıkışıp kalma. Kalırsan kaybedersin çünkü.

İnsanın kendi dışındakilerin varlığına armağan ettiği varlığının kurban edilişinin yenilenidir aşk. Aşk kaybeder. İki kalbe eş zamanlı girmekle kazanacağı yanılgısına yenilir.

Zaman ve mekân ittifakından oluşan iktidarın muhalifi konumunda ezilmeyi tadar aşk. Birçok koşulun aynı anda uyum sağlamak zorunda olduğu uzamda bir uyumsuzluk diğer uyumları kendi uyumsuzluğunun karanlığına hapseder.

Bir uyumsuzluk diğer tüm uyumları alt eder. Yenilginin en acıklı halidir bu işte. Uyumların çokluğu, azınlık uyumsuzluğa güç yetiremez. Çoğunluğun azınlığa boyun eğmesiyle başlar tüm mantıkdışı eylemler. Alınan kararlar, atılan adımlar…

Azınlığın dayattığı ilk adım aşkın hapsi olur. Aşk hapsedilir. Kalbin en acıtan yerine hem de… Hapsedilince çözülecek sanılanın hiçbir zaman çözülmediği gerçeğine yüz çevirir aşık. Kısa süren ferahlamanın ardından yeniden başlar her şey. Başka bir tende tadılmak istenenin zamanla yavan gelmesi gibi…

Aşkın asıl sahibini andıran kişilerde teselli bulma uğraşı gerçekte düşü arama çabası sanki. Gözlerine baktığında düştekini görme çaresizliği. Kalpte hapis duygunun aynaya yansıttığı silüetin kendisi… Aşkın asıl sahibi…

İnsanın acizliği… Benzeyenin bir türlü benzer duyguyu uyandıramaması… Aşkını kalbine hapsettiği kişiyi anımsatanın silik bir yansımadan öteye gidememesi… Her gülüşte başka kişi, her tutuşunda ellerin başka bir eli hissetme arzusu ve bunların hepsine ısrarla gerçeklik yükleme gayreti içinde olan kişinin iç acıtan hali…

Her gerçeğimsilik içinde bir tutam gerçeklik taşır; ama hiçbir zaman o gerçeğin kendisi olamaz. Hiçbir yansımanın gerçekle aynılaşamaması gibi… Her yansımanın yanılsamaya ittiği kişinin gerçeğe duyduğu özlemle geçecek zamanı.

Özlemle var olacak hepsi. Aşka ev sahipliği yapan kalbinin bir hapishaneye dönüştüğü yerde parmaklıkların ardından bakacağız birbirimize. Özlemle… Başka bir elde benim ellerimi tutmuş gibi yapışında tadacağım kıskançlığı. O eller kelepçeyi andıracak zihnimde. Bana uzanmayı isteyen elleri engelleyen kelepçeyi…

Hep yan yana çekilmiş bir fotoğrafta yalancı tebessümünün ardındaki hüzne odaklanacağım. Gülmeye çabalayan yüzünde konumlu hüzünle bakan gözlerine… Bana baktığında elmas gibi ışıldayan gözlerinin ışığını söndürdüğü göz bebeklerine dikeceğim gözlerimi. Kendimi gördüğüm yere…

Gülüşünde, gülümseyişinde, göz yaşında ben olacağım; biliyorum. Sen bana benzeyene yükleyeceksin tüm yalancı sebeplerini. Bir yalana sarılıp uyuyacaksın her gece. Her yalan uyku, doğruya uyanmayla başlar. Sende de öyle olacak.

Rüyanda içinde benim olduğum dünyaya açacaksın gözlerini. Uyanmayı istemediğin uykuda açılacak kalbinin kapıları ve sen gerçek aşkı uykunun sanrıyı çağırdığı yerde yaşayacaksın. Gerçek aşkın tadını rüyada duyumsayacaksın.

Her sabah doğan güneşin ışığıyla yolcu ettiği uykunda olacak hepsi. Gözlerini açtığında yanı başında ben varmışım gibi gözlerini yumup bir öpücük konduracaksın benim yansımama. Birkaç saniye süren uyku mahmurluğu geçtikten sonra öpücüğün beni anımsatmayan yavanlığına merhaba diyeceksin her sabah. Buruk ses tonunla…

Gerçeğin hapishanesinde düşün özgürlüğüne kavuşma arzusuyla tüketeceksin gündüzlerini… Gece bana açmak için gözlerini, gecenin gözleri yummaya çağırdığı ânı iple çekeceksin. Bütün güne sığdırdığın her sahte yankının yerini duygunun sahiciliğine bıraktığı yerde bekleyeceğim seni. Seni kazandığım yerde…

Ben mi? Beni sorma! Bana bakan gözlerinin beni andıran kişiye bakacak oluşu karşısında kıskançlık duyacak kahrolacağım. Kimseyi sana benzetemediğim yerde yaşayacağım bu duyguyu. Sensizliği kazanmanın dayanılmaz hafifliğinde…

Kimsenin seni çağrıştırmadığı bir boşluğa düşecek hayallerim. O boşlukta yankılanacak eski sözlerin, boşluğun aynaya dönüştüğü anda senin yansımanla teselli bulmaya çalışacağım.

Hepsinden öte… Ellerin… Benim ellerimi tutuyormuş gibi tuttuğun ellere sarılı ellerin… Bir güvercinin iki elin avuçları arasında sıkışıp kurtulmayı beklemesi misali ellerime kavuşmayı bekleyen o ellerin…

Beni düşlemene vesile olan bedende sen benim hayalimle teselli olurken ben sensizliğin soğukluğunu iliklerime kadar hissedeceğim. En kötüsü de bu… Sen beni düşleyerek bir eli tutacaksın ve o el benim boğazımı sıkıp beni boğacak sanki… Gerçekten nefessiz kalacağım… Nefes almaya isteksiz… Sensiz…

Kitabın arasından aldığı mektubu aynı kitabın herhangi bir sayfasına iliştirdi. Öyle bir mektuptu ki bu, bir kadın okusa kendisi için yazılmış sanır; bir erkek okusa kendini görürdü her bir satırında. Herkesi anlatan mektubu katlayıp arasına koyduğu sayfalarda ismi yazılıydı. Kurgunun gerçeğe nispet yaptığı satır aralarında gizliydi kalbinde sakladıkları.

Edebiyata konu olsun diye yaşanmıyordu hiçbir şey; ama her şey gün geliyor edebiyatın konusu oluyordu. Birinin bir mektupta yazdıklarını başka biri bir öyküye malzeme yapıyordu. Yazarın sofrasına meze oluyordu tüm acılar. Çekilenler…. Çektirilenler… Aşklar… Ayrılıklar… Yaşayanı yaşamdan soğutan her şey kurguda hayat buluyordu.

Yakup Yaşar

Benzer Konular
Sabah Kahvesi
Aralık