Ceket / Yakup Yaşar

ÖYKÜ

Ceket / Yakup Yaşar
Yayınlanma: Güncelleme: 168 views

Bir ceketi vardı babamın. Patronu almış. Beyaz renkli. Süt beyazı. Çok seviyordu ceketini. Her kıyafetinin üstüne yakıştırır giyerdi. Ceket mi ona yakışıyordu yoksa o mu cekete bilmiyorum; ama gözleri bir ayrı parlıyordu onu giyerken. 

Küçük bir evimiz vardı. İki göz odası olan bir ev… Kışın, bir odasında soba yanar iliklerimize kadar ısınır; sobasız kalan diğer odasında tüm hücrelerimize kadar donardık. Birbirlerine yakın yaşlarda dört kardeştik. Üzerimizde hayal ettiğimiz giysiler, soframızda düşündüğümüzde ya da herhangi bir yerde gördüğümüzde ağzımızı sulandıran yemekler yoktu; ama mutluyduk. Gerçekten mutluyduk. Yüreğimizin buz tutmuş odalarının kapılarına kilit vurmuş bizi birbirimize bağlayan sevgimizin ısıttığı odasında yaşamımızı sürdürmeye çalışıyor; bize bir sobanın sıcaklığını veren o mutluluğumuza sıkıca sarılıyorduk. Üç kardeşim, annem ve ben akşama kadar, içerisinde alın teriyle kazandığı parayla satın aldığı üç ekmeğin yer aldığı poşeti elinde gelecek olan babamın yolunu gözlüyorduk. Hiçbirimiz hiçbir zaman ekmeklerin yanında bizler için çikolata var mı diye merak etmedik. Yoktu biliyorduk. İmkânı olsa alırdı babam. 

Her akşam yemeğinde sofrada payıma düşen yarım ekmeği çiğnerken ağzımda Bakkal Nevzat amcanın tezgâhındaki tadını çok merak ettiğim o çikolata varmış gibi hayal ediyordum. Gerçekten yemesem de yemiş kadar oluyordum. Kardeşlerim de öyle. Hatta aramızda “Farz et şu ekmek bir et, çikolata ya da kimin o an canı ne çekiyorsa o!” oyununu oynuyorduk. Birçok şeyi farz ederek yaşıyorduk; fakat mutluluğumuz gerçekti. 

Zaman geçti. Okul çağına geldim. Okula ilk başlayan bendim. Seneye hatta öbür seneye de giyerim diye bir iki beden büyük pantolon ve önlük aldı babam. Bir de kocaman bir sırt çantası. Önlük ve pantolonla idare ediyordum da çanta sırtımdayken yere sürte sürte okula gider zorlanırdım biraz. Herhalde onu da önümüzdeki senelerde kullanayım diye almıştı. Okula yürüyerek giderdim. Yol boyunca, okuyup bize her gün helal ekmek getiren o inşaat işçisinin de yüzünü güldüreceğim günlerin hayalini kurardım. Beyaz ceketiyle o adamın o ceketi giydiğinde gözleri parlarcasına yaşadığı sevince yakın bir sevinç yaşatmanın hayalini… 

Bu hayal beni okula ve derslerime bağlıyor aşkla şevke ders çalışmamı sağlıyordu. Karnemdeki pekiyiler, aldığım takdir belgeleri çok zeki olduğumdan değil hep o hayali gerçekleştirmek içindi. 

Büyüdüler ve kardeşlerim de okula başladı. Biz gene aynı odada sobanın etrafında bir arada yaşamaya devam ediyorduk. İşten yorgun gelen babam kanepede uyurken bizler her birimiz bir köşede ödevlerimizi yapıyor birbirimize söylemediğimiz; ama düşündükçe yüzümüzü gülümseten yarınlara umutla bakmamızı sağlayan hayallerimize dalıyorduk. Annem sıra kimdeyse ona kışlık kazak örüyordu. 

Askıda duran beyaz renkli cekete baka baka daha bir azimle derslerime çalışıyordum. Babam kapıdan her girdiğinde bir melek gelmiş hissiyatı veren o cekete… 

Bir gün öğretmen bize önümüzdeki yılsonunda gireceğimiz ülke genelinde yapılacak sınav için faydalı olacak bir eğitim setinden bahsetti ve herkesin bu seti satın almasını istedi. Derslerde sınava yönelik yapacağımız çalışmalarda bu setten faydalanacağımızı, bu nedenle bahsettiği eğitim setinin herkeste muhakkak bulunması gerektiğini, aksi halde derslerden geri kalacağımızı söyledi. Dudaklarından dökülen her sözcük Nevzat amcanın bakkalında o çikolata karşısında hissettiğim çaresizliği anımsatıyordu bana. Babamı mutlu edeceğim günlerin hayali o an bir kâbusa dönüşmüştü sanki. Biran öğretmene “İmkânı olmayan öğrenciler için bir çözümünüz var mı?” diye sormak geçti içimden. Fakat sınıftaki arkadaşlarımdan mı çekindim; imkânı olmayan öğrencilerden biri olmaktan mı utandım bilmiyorum. Yutkundum. O soruyu koca bir lokma yapıp çiğnemeden yuttum.

Akşam sofrada herkes iştahla yemek yerken ben bana ayrılan ekmek dilimine öylece bakarak derin düşüncelerim arasında ürkek bir serçe gibi gezintiye çıkmıştım. Gerçeğin dalına konmaktan korkan ben, oradan oraya kanat çırpan kuşun korkusu ve telaşına benzer bir hisle zihnimi kemiren o gerçekten kaçmaya çalışıyordum. 

Üzerine konacağım bir dal varmış gibi davranabilseydim… Ekmeği yerken farz ettiğim şeylerin benzerini ekmeğe bakarken de edebilseydim keşke. O ekmek o eğitim setine dönüşseydi gözümde ve ben ders çalışıyormuş gibi yapabilseydim. 

Babam beni o halde görünce seslendi. Öyle dalmışım ki duymamışım. Sonra dürttü. 

Babam: Hayırdır oğlum! Neyin var?

Ben: Yok bir şey baba!

dedim. O kadar çok şeyin üstünü “Yok bir şey baba!” cümlesiyle örttüm. İnanmadı muhtemelen; ama sorunun devamını da getirmedi. Sustuk. Babam hafif dudağını bükerek morali bozuk şekilde kalktı sofradan. “Anladı mı acaba?” diye geçirdim içimden. Anneme baktım. Annem babama baktı:

Annem: Niye kalktın bey?

Babam: Doydum!

dedi titrek bir sesle. Doymamıştı. Her akşam bitirdiği tabağı o akşam yarım kalmıştı. Annem bana baktı. Bir şey diyecek sandım. O da sustu. Elindeki küçük ekmek parçasını tabağına bandı; tam ağzına götürecekken tabağın içine bıraktı. Kalktı sofradan. “Sobaya kömür atayım. Hava bugün biraz soğuk!” dedi ve sobaya doğru yöneldi. Duvarda bir çiviye asılı olan ince demiri aldı. Sobanın kapağını açtı. Yan tarafta duran kovanın içindeki kömürlerden azar azar atmaya başladı. 

Hepimizin susmasından söz alan sessizlik bize yüzleşmek istemediğimiz gerçeğin soğuk yanlarını anlatmaya koyuldu. Kulağımızı çınlatan sesiyle hem de… Yüzümüzü her an biraz daha ekşiten sözleriyle… Sessiz sinema oyununda tahmini zor olmayan bir filmin ismini tarif ediyordu bize: Çaresizlik…         

İlerleyen vakitlerde babam uykuya daldığında anneme anlattım durumu. Genelde öyle yapardım. Sıkıntılarımı babama söyleyemez anneme anlatırdım. Akşama kadar çok yoruluyordu. Bir de ben canını sıkmak istemiyordum. Bir de kimi zaman saman alevi gibi yanıp sönen sinirlenmeleri olurdu. Bizlerden herhangi biri ondan bir şey almasını istediğinde anlam veremediğimiz bir biçimde kızardı bazen. Uzun sürmezdi ama… Bir az sonra yanımıza yanaşır yanağımıza sıcacık bir öpücük kondurur gönlümüzü alırdı. Çocukken anlamlandıramadığım öpücükle biten kızmalarının asıl nedenini artık çok iyi anlıyorum. “Param yok!” diyemiyordu. Belki kendine kızıyordu ya da paranın olmayışına… Bunu dillendirmekten çekindiği için de bize parlıyordu. Yıllar geçince baba olduktan sonra anladım babamı. Evladının gözlerindeki ışıltının sahibi kahramanın aslında çok aciz bir varlık olduğu gerçeği ile yüzleşmekten korktuğu için sinirlenerek tepki verir çoğu baba.        

Gece biz uyurken annem dalgınlığımın ardında yatan sebebi babama anlatmış. Sabah babam işe biz ise okula gitmek için uyandığımızda, “Okul için kitap falan lazımmış herhal!” dedi bana kahvaltı sofrasında. “Evet! Yani! Ama o kadar da gerekli değil! Olmasa da olur!” dedim. Başını salladı. “Peki!” dedi. Gülmem için burnumu gıdıkladı. Aniden hapşırdım. Ağzımdaki lokma sofraya fırladı. Hep beraber kahkahalarla gülmeye başladık. Ağlamayı ertelemenin yolunu bulmuştuk. Gülüyorduk. O gün de öyle oldu. Göz kapaklarımızın dibinde dışarı akmak üzere bekleşen gözyaşlarımızı kahkahalarımızla savuşturduk.  

Birkaç gün sonra öğretmen son derse geldiğinde bahsettiği eğitim setini sıramın üzerine bıraktı.

Öğretmen: Bu senin!

Ben: Anlamadım öğretmenim!

Öğretmen: Bu eğitim seti senin!

Ben: Ama bizim pa…

Öğretmen: Baban verdi. 

Ben: Nasıl?

Öğretmen: Nasılı var mı oğlum? Az önce baban geldi ve gerekli olan parayı verdi. 

Ben: Az önce mi?

Öğretmen: Evet! Haberin yok mu? 

Ben: Hayır öğretmenim! Haberim yok! 

O an yaşadığım mutluluğun tarifi yok. Utangaç utangaç gülümseyerek arkadaşlarıma baktım ve sonra nedendir bilmem ağlamaya başladım. Sevinç gözyaşlarıydı onlar. Birkaç gün önce kahvaltı sofrasında gülmelerimle savuşturduğum gözyaşlarımdı. Beyaz ceketli adamın ceketinin rengi gibi temiz bir sayfa açacak yarınlara yeniden umutla bakacaktım artık.

Okul sonrası çözdüğüm soruların yorgunluğundan olacak uyuya kalmışım. Babamın geldiğini görmedim. Sofrayı kurduktan sonra uyandırdı annem beni. Hemen babamın ellerine sarıldım. Art arda öptüm. Başımı okşadı. Oturup bana sarıldı. Sofraya oturduk. O kadar hızlı yiyordum ki annemin “Oğlum yavaş ye! Boğazında kalacak!” cümlesine ağzımda lokmayla yarı anlaşılır bir şekilde “Ders çalışmam lazım!” diye karşılık verdim. Babam “Ders kaçmıyor oğlum! Güzelce yemeğini ye, karnını doyur. Sonra çalışırsın.” dedi. “Arkadaşlardan biraz geri kaldım da! Onlara yetişmem lazım!” deyip hızlı yemeye devam ettim. Bir ara babamla göz göze geldik. Gözleri nemli gülümseyerek bakıyordu bana. Sonra anneme baktı babam. Bir şey demediler. Her ikisi de gözlerini ürkekçe birbirinden kaçırıp tabaklarına yöneldiler.   

Tabağımı ilk ben bitirdim. Herkes sofradayken ellerimi yıkayıp yeni eğitim setimin başına geçtim. Sıcacık sobanın hemen yanına diz çöküp gündüz çözmeye başladığım soruların yer aldığı kitabı yani eğitim setinin ilk kitabını elime aldım. Yeni testin ilk sorusunu çözmeye başlayacakken gözüm askılığa ilişti. 

Değişik bir duygu kapladı kalbimi bir an. Sanki son lokmayı tam çiğneyememiş ve yutamamışım da boğazımda kalmış gibi… Ben yutkunmaya çalıştıkça lokma daha da büyüyor nefes almamı güçleştiriyordu. Göz kapaklarım donakalmıştı. Sisli donuk gözlerle öylece bakakalmıştım babamın çok sevdiği ceketini astığı askılığa… Ceket yoktu…   

Yakup Yaşar

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

YORUMLAR (1)

YORUM YAZ

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.