ÖYKÜ
“Mutsuzluk bir kalıntıdır. Sen onu terk etmeden o seni terk etmez,” derdi
bir zamanlar Deniz bana.
Çocuktuk o zaman ve şimdi de çilingirci peşine düştük.
“DUR!” diye bağrındı arkamdan. Arkama bakmadan önce yavaş adımlarla, sonra ise hızlı adımlarla yürümeye koyuldum. Tekrardan seslendi. Kulaklarımı tıkayıp yürüdüğüm yolun düz kıvrımında koşmaya başladım. Bir köşeye vardığımda soluklanmak için durdum. Nefes nefese kaldığımda anladım ki yaşlanmıştım. Bağrışını bir ton daha kalınlaştırıp tekrardan “DUR!” diye yineledi. Belli ki peşimi bırakmaya niyetli değildi; bense durma niyetinde olmamıştım. Soluklarım arasında sıkışan kalbime rağmen koşmaya devam ettim. Yine bir ses duydum, bu ses kulaklarımı çınlatan tondan geldi: “DUR!”
Polis miydi benim ardımdan bağıran? Polis olsaydı mutlaka siren sesi de duyulurdu arkadan. Düşüncelerim arasında boğuşmaya çalışsam da bir yandan da kaçma refleksi ayaklarımı yerden kesiyordu. Tam karşımda gördüğüm “Bizim Market” yazan yere vardığımda, güvenle oraya sığındığım zaman ardımdan kayboldu. Bir nefes almıştım ve bu nefes, mutluluğun iç sesiydi. Bir çikolata, bir sigara derken hesabın kabarıklığı cebimi yaksa da ardımda bıraktığım o ses duyulmuyordu. Silüetti. Ne yüzünü görmüştüm ne de kendisini. Neden bana bağırdığını dahi bilmiyordum, neden kaçtığımı da. Sahi, neden kaçıyordum ben? Siyasetçi veya iş insanı değildim. Katil de değildim. Birisini üzmüşlüğüm yoktu. Sevgilim de yoktu. Hani haberlerde boy boy okuduğumuz üçüncü sayfalardan biri olduğunu da düşünmüyordum. Durduk yere bir insan bir insana neden “Dur!” diye bağırırdı ki?
Cüzdanımı düşürmüş olabilirdim. Cebime bakıyorum; cüzdanım yerli yerinde duruyordu. İçinden para da çalınmamıştı veya düşmemişti. Telefonumu da bir yerde unutmuşluğum yoktu. Nerede görülmüş insanın kimliğini bir yerde bıraktığı? Beni birine benzetmiş olabilir mi? Olabilirdi. Kime benzeyebilirdim? Eski sevgili veya yeni sevgili? Veyahut bir arkadaş. Neden olmasın ki!
Düşünceler ruhumu boğsa da marketten çıkmayı başarıp emin adımlarla yürümeye koyuluyorum. Hayatım normale dönmüştü ve arkamdan bana bağıran, bana “dur” diyen bir ses var olmamacasına yok olmuştu. Aniden kaybolmuştu. Panik atak gibiydi; bir an görünen ve sonrasında nedensizce çıkıp giden. Evime vardığımda, cebimden çıkarmaya niyetlendiğim anahtarın olmadığını fark ettim. Sonra nedensiz yere sırtımda taşıdığım çantama baktım. Çantamın dibine kadar bakmama rağmen yoktu. Mermerin soğuk kısmına üzgün bir şekilde oturduğumda anladım ki anahtarım için bağırıyordu adını bilmediğim o silüet. Bunun için üzülecek, hatta ağlayacak halim de yoktu. Dünya yeteri kadar üzücü bir yerdi zaten.
Hemen telefonumdan çilingirciyi arıyorum. Çalıyor, çalıyor… Ama açan yok. Tekrardan çalıyorum, açan yok. “Öğle molasında olsa gerek,” diye düşündükten sonra Bizim Market’ten aldığım sigarayı cebimden çıkarıp bir güzel yakıyorum. Dumanı bir içime bir dışıma çekiyorum. Önce ortalığa berbat bir koku yayılıyor, sonra bu koku etraf dairelerden gelen yemek kokularına karışıyor. Uzun sürmesini dilediğim bu kara duman nefes alışverişleri hemencecik sona eriyor. Tekrardan telefonu çeviriyorum ve kalın bir erkek sesi duyuluyor:
— Alo, alo!
Konuyu kısaca anlattıktan sonra adresi vermiş olmanın rahatlığıyla beklemeye devam ediyorum. Yarım saat önce koşuyordum bilmediğim sokaklarda, şimdi ise bekliyordum. Zaman geçiyor ve çilingirci gelmiyordu. Karşı daireden birileri girip birileri çıkıyordu, bense beklemeye devam ediyordum. Dayanamayıp tekrardan çilingirciyi arama girişimi içerisinde bulunmaya niyetlensem de niyetim gerçekleşmiyor. Belli ki başka çilingirci aramam gerekiyordu. Ve o korktuğum, kaçtığım sokaklara geri dönüyorum.
Sakince, emin adımlarla yürüyorum. Taşlı sokaklarda yürürken bu sefer o sesin tekrar “dur” diye bağırmasını diliyorum. Hayat ne garip bir şeydi! Bir saat öncesine kadar kaçtığım o sesin duyulmasını dileyecek kadar garip hallere girmeme neden olmuştu. Sokaklarda top oynayan çocukların gürültüleri, miting alanındaymış gibi siyaset analizi yapan dayıların sesleri, mahalle başlarında oturmuş dedikodu yapan kadınların uğultusu ortalığa karışık bir hava verirken bense bir anahtar derdine düşmüştüm. Her yere bakınmama rağmen bir çilingirci yoktu. “Bu zanaat da ölmek üzere herhalde,” diye düşünmeden edemiyorum. Bir gidip geliyorum. Sağa bakıyorum, sola bakıyorum; bir de karşıdaki dükkanlara göz gezdiriyorum. Bursa’nın Osmangazi ilçesi, Cumhuriyet Mahallesi’nde çilingirci yokmuş meğer.
Eve girme hayalleri de sönüyor. Pijamalarımı giyip sıcacık yatakta yatıp kitap okuma zevkinden mahrum kaldığıma inanmak istemiyorum. Ama gerçekti; anahtarım olmadığı için mahrum kalmak zorundaydım. Bu benim hatamdı ve bu hata, gerçekliğin acıya dönüşmesine vesile olmuştu. Caddeden geçen son model arabalara bakmak ve dinlenmek için bildiğim ve temiz olduğunu düşündüğüm tavuk dönercide bir zurna döner yemeye kalkıştığım zaman silüeti hissettim ardımda.
“Dur,” dedi bu sefer kısık bir sesle. Tanımıştım onu. Geçmişten bir hayli uzun yol yürümüşlüğü vardı. “Deniz,” dedim. Hani o rengini hep mavi bildiğimiz, aslında mavi olmayan uçsuz bucaksız su değildi bu. İsmi Deniz’di. Lafına başladığı ve bitiş anına kadar dolan o kısacık süre zarfında sadece dudaklarına odaklandım. Ne dediği ne anlattığı umurumda bile değildi. Tanıyordum ben onu. Çocukken geçirdiğimiz o güzel anları da hatırlıyordum. Fil hafızası gibi bir hafızaya sahiptim. Unutmak istediğim tonlarca şeyden biri de Deniz’di.
Çocukken onunla gözümü açmıştım bu dünyaya. Sokaktaki evcilik oyunlarından futbola kadar geçirdiğimiz eğlenceli anlardan ve onun evinden benim evime geçtiğimiz; annesinin annem, babasının babam olduğu bir yerden sonra şimdi karşımda oturuyordu. Neden kaçmıştım ben ondan? Korkmuştum; hem yüzleşmekten hem de konuşmaktan. Bazı anlar belki de unutulması gerekir.
“Belki de hatırlanmalı,” dedi. Hatırlamak, yük misali acı verirdi insana. En çok da bana. Mutsuzluğa alıştığım bu dönemde, geçmişte yaşanan mutluluk anlarını hatırlamak, bugüne verdiğim en büyük kazık olurdu. Alışkanlığını terk etmek ihanettir. Tükürüğümü yudumladım, yudumladım ve en sonunda boğazımda yumru olmaya devam eden o tükürüğün verdiği cesaretle, “Anahtarım nerede?” diye sordum.
“Hangi anahtar?” cevabını alınca, çaresizlik hissi yüreğime dokunduğunda, göz bebeklerimde büyüyen yaşları geri itmeye çabalarken dışarıda kaldığım gerçeğiyle yüzleşmemek için karşımda koca tabelada yazılan ÇİLİNGİRCİ yazısını gördüğüm an; zurna döneri ve Deniz’i geride bırakıp adım adım, ama bir o kadar hızla karşıda bana gülümseyen çilingirci dükkanına girdim. O kapı açılacak ve geçmiş geride kalıp şimdiyi yaşamaya devam edeceğime emindim. “Mutsuzluk bir kalıntıdır. Sen onu terk etmeden o seni terk etmez,” derdi bir zamanlar Deniz bana. Çocuktuk o zaman ve şimdi de çilingirci peşine düştük.
Kübra Erbayrakçı
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…
