Yazının Sınırlarında Delilik Halleri / Erinç Büyükaşık

/ 14 Kasım 2022 / 73 views / yorumsuz

Deliliği edebiyat açısından dil ve düşüncenin bir imkanı farz edersek 17.yüzyıldan itibaren Batı’nın keskin bir kategorik ayrım içinde gördüğü akıllı ve delinin postmodern anlatının delisine kadar çoğu noktada “öteki”nin kurgu dünyasıyla karşılık bulabildiğini söylemeliyiz.

Yazının Sınırlarında Delilik Halleri / Erinç Büyükaşık

Delilik ve edebiyat bağlamında düşünmeye başladığımızda aklın yanındaki edebi metnin bir anlamda genel değerler, kabuller eşliğinde varlığını ortaya koyarken farklı olanın, ötekinin dilinin inşa ettiği edebi metnin de başka bir açıdan edebiyatın düşünsel, dilsel değişim dinamiklerini, ezberbozanlarını barındırdığını vurgulamak yerinde olacaktır.

Delilik bu açıdan trajik ama bir o kadar estetik bir gerçekliğin parçası sayılabilir bu noktada. Özgürleşmiş bir ruhun emareleri de sayılabilecek olan “delilik” kurmaca gerçeklik için dilin değiştirilmesi, anlatım olanaklarının başkalaşım ve şaşırtmacalara açık olması da demektir elbette.

Foucoultnun “Kapatılma Teorisi” doğrultusunda sınırların aşılması, topluma sırtını çevirme ve hatta trajik bir deliliğin bedeli olarak aklın dayatmacılığın reddiyle edebiyat eseri dilin, ahlaki ve siyasi erkin tüm yaptırımlarına, kalıplarına ve dayatmalarına karşı deneysel dışavurumlarını ve hatta başkaldırısını ortaya koyabilmiştir. Bu noktada Cervantesin Don Kişot’u, Sheakspeare’in “Kral Lear”ı tam da sözünü edeceğimiz bilinçli ve farklındalık noktasında deliliğin izinde yürüyen metinlerdir. Kısık sessizliklere terk edilen, mırıltılara maruz kalan Klasik Çağ’ın delisinin yerine bir iradenin temsili sayılabilecek delilik de edebiyat için modern dönem ürünüdür kuşkusuz. Özgür olamayan, sınırları çizilmiş bir dilin karşısında yazınıözgürleşmesini sağlayan, aklın sınırlarını kıran yeni bir dil, anlatma biçimi tam da kelimenin kilitlerinin kırılmasıyla mümkün olacaktır. Sade’ın arzu ve hakikat karşısındaki aykırı ve hatta saplantılı konumu da tam da sözünü ettiğimiz dilin devrilmesi, kurulu olan izleğin yıkılmasını beraberinde getirir. Kahramanın deliliği kadar yazarın yazma eylemi sürecinde “delirme” hali de benzer paradigmanın sonucu gibidir.

Toplumun yarattığı ve belki de her topluma göre değişkenlik gösteren “normallerdeliler” yazarın da bir sorunu, bir kaygısı olarak karşımıza çıkar modern zamanlarda. Edebiyatın psikanalizmle psikanalizmin de edebiyatla içkin bağı aslında tam da ifade ettiğimiz. Delilik değil, delirme korkusu yazdırır diye dile getirebiliriz bunu. Horitiusun şu dizelerini anlamlı kılarcasına beynin kötücül, karanlık düşüncelerle savaştığı, aklın tutsaklaştırdığı düşünce dizgesinin zincirlerinden kurtulduğu bir süreç gibidir yazma süreci bu bağlamda. Kelimeler yardım edecek perişan akla/Kasvetli kara hastalığı dindirmeye ve hafifletmeye” diyerek seslenir Horitius ki sanki bir yatışma isteğidir bu kelimelerin izinde giden.

Deliliği edebiyat açısından dil ve düşüncenin bir imkanı farz edersek 17.yüzyıldan itibaren Batı’nın keskin bir kategorik ayrım içinde gördüğü akıllı ve delinin postmodern anlatının delisine kadar çoğu noktada “ötekinin kurgu dünyasıyla karşılık bulabildiğini söylemeliyiz. Edebiyat için entelektüel düzeyse bir deliliğin karşılığı Mine Söğüt’ün “deli kadınlarıyla, Atay’ın intihara eğilimli delilik algısıyla veya Leyla Erbilin sınırı ihlal eden kahramanlarının düşselliğe yakın kahramanlarıyla bir başkalaşım isteğini tarif ettiğini söyleyebiliriz. Foucaultun itiraz ettiği yüceltilmiş “akla” bir başkaldırı gibidir tüm bu metinler. “Büyük kapatılmanın” bedelini ödeyen, özgürleşmeyi aklın sınırlarını aşmakta bulan anti-kahramanın edebi yolculuğu olarak da görülebilir bu durum. Hatta içinde bir bilgeliğin de yattığı düşünebilir “Delilik” halinin içinde.

Modern toplumda hiç de marjinal sayılamayacak bir deneyimdir delilik üstelik. Çaresizliğin birçoğumuzu deliliğin sınırlarında gezdirdiğini varsayarsak Don Kişotun deliliğini bir meczubun çaresizliği olarak okumaktansa aklın dayattığı sınırlardan kaçışın cesur adımları olarak görmek de mümkündür. Fuzulinin Mecnununun Kaystan Mecnuna dönüşümünün bir aşk hali, uzaklaşma, yabanlaşma hali olduğu kadar bilinçli bir direniş olarak görülmesi yazarca bir tutum olarak aslında edebiyatın birçok noktada akla güvenmek yerine aklıçizdiği sınırları yıkma niyetine sahip olmasından kaynaklı olduğu da kolayca söylenebilir. Edebiyatçılar zaten yüzyıllardıDon Kişottan, Oedipusa kadar birçok delirmiş kahramanı severek konuk etmiştir metinlerine bu anlamda.

Ersamusun “DeliliğÖvgü”sünü de bu bağlamda dünyanın delilere ne kadar ihtiyacı olduğçıkarımı üzerinden okumak uygun düşmektedir. Aslında zaten bilgelik bir anlamda yolu deliliğçıkan bir serüven sayılabilir kişi için. Patolojik düzeydeki hayalperestlik, saplantılı kişilik, gerçekliğin reddi, halüsinasyon düzeyinde bir yaratıcılığın her ne kadar deliliğin ciddi emareleri olarak görülmesi gerekse de edebiyat için vazgeçilmez bir anlatıözgürlüğüne de karşılık geldiğini ifade edebiliriz. Amerikan Rönesansı’nın simge romanı “Moby Dickin Kaptan Ahab’ıbeyaz balinanın peşindeki narsist yolculuğunda yıkıcı, sabit fikirli ve hastalıklı tutkusuyla tam da benzer bir delinin izinden yürür bu noktada. Charles Bukowskinin yazarın deliliğine de karşılık gelen ve ağır ruhsal deneyimler ve dışlanmışlığıön planda olduğöykü kahramanları da Sıradan Delilik Öykülerinde olduğu gibi deliliğin aslında normalin bir parçası olduğunu kanıtlamaya çalışır adeta. “Hepimiz deliyiz” demenin bir başka şeklidir onun öyküleri . Aynı bağlamda Lewis Carrolun “Alice Harikalar Diyarı”nda rüyanın içindeki delilik ele alınırken tüm gerçekdışılıkların ortasında Alicein Benim deliler arasında ne işim var?” sorusuna kedinin verdiği “Biz burada, hepimiz deliyiz. Ben de, sen de…” yanıtı çarpıcıdır kuşkusuz.

Benzer açıdan Kafkanın Gegor Samsası da bir yabancılaşma metaforu olarak başka bir “deliye karşılık gelmektedir. Saul Friedlanderin “utancın ve suçluluğun şairi” olarak gördüğü Kafkanın zihnin karanlık koridorlarındaki yazınsal yolculuğunda kahraman “Samsanın iç çatışmaları, günah, cinsel utanç, alt benlik farkındalığı düzeyindeki hezeyanları açısından bir delilik metaforu olarak uykusundaki böceğe dünüşümünün ağır bir delüzyonla ilgili olduğu söylenebilir. Maskesinden sıyrılarak kendi yok oluşunu kabullenme halidir belki de bu “delilik hali Samsa bağlamında bakıldığında.

Bacon’ın “İnsanın doğasında akıllılıktan ziyade delilik vardır. savıyla örtüşen edebiyatın içindeki delilik olgusunu Edgar Allen Poenun “Deliliği duyguların keskinleşmesi olarak” belirlemesiyle de ifade edebiliriz. Normalin dayattığı toplumsal düzene aslında sanatçının bir karşı çıkışı KAHRAMANLA, İZLEK VE KURGUNUN DOĞASIYLA söz konusu olabilmektedir. Bu doğrultuda Foucoult’nun da kaydettiği gibi Don Kişot gibi kahramanlar Rönesans dünyasının nasıl negatifini temsil ediyorsa deliliğin tahkiyesi tam da geleneğe ve otoriteye başkaldırı olarak irdelenmelidir. Tanımların, sınıflandırılmış olanın karşısında metaforun, imgenin, simgesel olanın dile gelişi kurmaca dünyanın işidir bu anlamda. Yaratıcı yazar, malzemesini Freudun bahsettiği bilinçdışı kuyusundan çekiyorsa o kuyudan kovamıza deliliğin sınırlarında, normatif olanın dışında gezinen birçok kahraman doluşacaktır kuşkusuz. Hatta yazarın muhtemel deliliğinin yazı sayesinde denetim altına aldığını söyleyebiliriz sonuçta.

Erinç Büyükaşık

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.