ÖYKÜ
Öğle güneşi meydanın üstüne paslı bir kilit gibi çöküyor. Taşlar sıcaktan terliyor, gölgeler taşların içine gömülüyor. Nefes almak yanmak gibi; ciğer değil, demir doluyor içe. Köşe başında un çuvalları üst üste yığılmış, birinin dikişi patlamış. Beyaz un taşların üstüne yayılmış, güneşte kireç gibi kabarıyor. Üstünde sinekler kara bir uğultu halinde dönüyor. Fırının gölgesine sinmiş kedi taşın serinliğine yapışmış, nefes bile almıyor. Kaldırımda ezilmiş bir karpuz kabuğu donup kalmış; çekirdekler taşların içine gömülmüş, simsiyah gözler gibi bakıyor.
Tam bu ağırlığın içinde bir kahkaha yükseliyor. İnce, keskin, cam kırığı gibi. Meydanda yankılanıyor, duvarlara çarpıp sekiyor, sonra gölgelerde sönüyor. Sesin inceliği bir anlığına meydanın paslı sessizliğini deliyor ama hemen kesiliyor, sanki görünmez bir el havada boğazını sıkıyor.
Kıyıda ağır bir gölge yükseliyor. Üstündeki gömlek lime lime, terin kuruttuğu lekelerle sertleşmiş. Saç diplerinde tuz, kabuk kabuk birikmiş; yüzü yanmış taş gibi donuk. Gözleri güneşin altında daralmış, bakışları koyulaşmış. Kahkahanın yönüne doğru yürüyor. Her adımda gölgesi uzuyor, taşların üstüne kapanıyor, meydanın sıcağına yeni bir ağırlık ekleniyor.
Çatlamış avuçlarını uzatıyor. Çocuğun bileğine kapanıyor. Sararmış tırnaklar, kirle dolmuş çizgiler, eski yara kabukları çocuğun ince tenine yapışıyor. Artık yalnızca bir el değil; açlık, tokat, suskunluk, bütün geçmişin kiri o bileğe kapanıyor. Meydan daralıyor, nefes kesiliyor. Kahkahanın yankısı, taşların içinde boğulup kalıyor.
Öğle güneşi meydanın üstüne paslı bir kilit gibi çöküyor. Taşlar sıcaktan terliyor, gölgeler taşların içine gömülüyor. Nefes almak yanıyor; ciğer değil, demir doluyor sanki içe. Köşe başında un çuvalları üst üste yığılmış, birinin dikişi patlamış. Beyaz un taşların üstüne dağılmış, güneşin altında kireç gibi kabarıyor. Üstünde sinekler kara bir uğultu halinde dönüyor. Fırının gölgesine sığınan kedi taşın serinliğine yapışmış, kuyruğunu bile kıpırdatmıyor. Kaldırımda ezilmiş bir karpuz kabuğu, suyunu çoktan bırakmış; kabuk donmuş, çekirdekler taşların derisine saplanmış, simsiyah gözler gibi bakıyor.
Bu ağır tabakanın ortasında bir oğlanın kahkahası yükseliyor. İnce, keskin, cam kırığı gibi. Meydanda yankılanıyor, taşların üstünden sekiyor, duvarlara çarpıyor, sonra gölgelerde sönüyor. Kahkaha, sessizliğe bir anlığına dirense de hemen kesiliyor, sanki biri havada boğazını sıkıyor.
Öğle güneşi meydanın üstüne paslı bir kilit gibi çöküyor. Taşlar sıcaktan terliyor, gölgeler taşların içine gömülüyor. Nefes almak yanmak gibi; ciğer değil, demir doluyor içe. Köşe başında un çuvalları üst üste yığılmış, birinin dikişi patlamış. Beyaz un taşların üstüne yayılmış, güneşte kireç gibi kabarıyor. Üstünde sinekler kara bir uğultu halinde dönüyor. Fırının gölgesine sinmiş kedi taşın serinliğine yapışmış, nefes bile almıyor. Kaldırımda ezilmiş bir karpuz kabuğu donup kalmış; çekirdekler taşların içine gömülmüş, simsiyah gözler gibi bakıyor.
Tam bu ağırlığın içinde bir kahkaha yükseliyor. İnce, keskin, cam kırığı gibi. Meydanda yankılanıyor, duvarlara çarpıp sekiyor, sonra gölgelerde sönüyor. Sesin inceliği bir anlığına meydanın paslı sessizliğini deliyor ama hemen kesiliyor, sanki görünmez bir el havada boğazını sıkıyor.
Kıyıda ağır bir gölge yükseliyor. Üstündeki gömlek lime lime, terin kuruttuğu lekelerle sertleşmiş. Saç diplerinde tuz, kabuk kabuk birikmiş; yüzü yanmış taş gibi donuk. Gözleri güneşin altında daralmış, bakışları koyulaşmış. Kahkahanın yönüne doğru yürüyor. Her adımda gölgesi uzuyor, taşların üstüne kapanıyor, meydanın sıcağına yeni bir ağırlık ekleniyor.
Çatlamış avuçlarını uzatıyor. Çocuğun bileğine kapanıyor. Sararmış tırnaklar, kirle dolmuş çizgiler, eski yara kabukları çocuğun ince tenine yapışıyor. Artık yalnızca bir el değil; açlık, tokat, suskunluk, bütün geçmişin kiri o bileğe kapanıyor. Meydan daralıyor, nefesi kesiliyor o an. Kahkahanın yankısı, taşların içinde boğuluyor.
Oğlanın yüzüne eğiliyor. İnce dudaklarında yarım kalmış bir gülümseme var; gözlerinde hem korku hem de şaşkınlık. O bakış, taşların arasına sıkışmış bir damla su gibi, hem parlıyor hem kayboluyor. Adam o gözlerin içinde kendi halini görüyor. Çorbanın suya bulanmış kokusunu, defterin boş sayfalarını, babanın tokadını, annenin suskunluğunu. Görüyor: dizinde morluk, bileğinde parmak izi, gecenin ortasında kapı gıcırtısıyla yaklaşan gölge.
Bir anlığına oğlanın yüzü kendi çocukluğuna dönüşüyor. Dudakların kenarında titreyen açlık, göz altındaki morluk, saç diplerinde kurumuş ter… Hepsi tanıdık. “Bendim o,” diyor içinden. “Benim açlığım, benim suskunluğum.”
Göğsünde kara bir dalga kabarıyor. Nefretle karışık bir tanıma. Yıllarca bastırdığı karanlık, çocuğun yüzünde uyanıyor. Çorba tenceresinin sulu buharı, öğretmenin “Sen adam olmazsın” deyişi, annenin sabırla mühürlenmiş dudakları—hepsi oğlanın bakışında toplanıyor.
Kendi açlığını çocuğun teninde görmek, ona ayna tutmak gibi. Ama aynadaki yansıma kusurlu, parçalı, kanlı. Adamın içinden bir nefret yükseliyor, kendine dönük ama çocuğun yüzünde görünür hale gelen bir nefret. Gölgesi büyüyor, göğsünde kabarıyor. Kahkaha çoktan yok oluyor, yerinde yalnızca karanlık bir uğultu kalıyor.
Evin mutfağı fakirliğin diliydi: sulu çorba, bayat ekmek, paslı kaşık. Ocağın üstünde kaynayan tencere homurdanıyor, duvarlara yağ sıçratıyor. Dolapta tek tabak, ranzada sökük battaniye. Çocukluk aç bir midenin kıvrımıydı. Baba gölgeydi. Anne sessizlikti. Kadının elleri çatlamış, dudakları susmaktan kurumuş. Ne bir söz, ne bir çığlık. Sustukça evin içinde yeni bir duvar örülüyor.
Teneffüste sınıftakiler simit yerdi çoğu kez. O bir köşede kendine bir sığınak bulmuşçasına çöküvermişti. Cebini yokladı. Dudakları kupkuru. Çok küçükken de kuruydu. “Sabret,” demişti annesi. Sabır, açlığın öteki adı. O öğretmen defteri açtı, sayfalar boş, ödevleri yine yapmamış. Açken kafa çalışmıyor işte. “Senden bir halt olmaz,” diye öfkelendi öğretmen.. Cümle tokat gibi indi yüzüne. Sınıfta kahkahalar patladı. Floresan ışığı titredi yeniden. Beyaz, soğuk. Tavanın sıvası çatlamış, rutubet desenleri duvarlara yayılmış. Bir sinek ışığın etrafında dönüyordu. Masada yarısı boş bir bardak çay var, yüzeyi yağlı. Yanında sigara izmaritleri dolu bir tabak. Sandalyeler paslıydı.
— Neden yaptın?
Başını eğdi. Ellerini kenetledi. Tırnakları avucunu kesti, kan sızdı.“Evet, oğlanı alıp götürmek istedim. Yüzüne bakınca kendimi gördüm bir an. Açlığı, suskunluğu, tokadı… Hepsi gözlerinde toplanmıştı çocuğun. Öfkeme yenildim. Ama vallaha zarar veresim yoktu. Ruhum sakat komiserim. Oğlancığın da ruhu sakat, anasının bakışlarından anladım. Çocuğu kaçırırsam birileri beni hatırlardı belki. Beni yıllar önce unutan babam televizyondan ana avrat sövmüştür muhakkak. Cezaevine girmek için yaptım komiserim. Oğlanın gözlerinde kendi açlığımı gördüm. Cezaevine dönersem… Orada en azından bir yatak, bir kap yemek var.”
Memurun bakışı buz gibi. Sözler masanın altına düştü, paramparça oldu. Sessizlik ağırlaştı. Sessizlik de boğucu bir canavar.
Öğle güneşi meydanın üstüne paslı bir kilit gibi çöküyor. Taşlar sıcaktan terliyor, gölgeler taşların içine gömülüyor. Nefes almak yanmak gibi; ciğer değil, demir doluyor içe. Köşe başında un çuvalları üst üste yığılmış, birinin dikişi patlamış. Beyaz un taşların üstüne yayılmış, güneşte kireç gibi kabarıyor. Üstünde sinekler kara bir uğultu halinde dönüyor. Fırının gölgesine sinmiş kedi taşın serinliğine yapışmış, nefes bile almıyor. Kaldırımda ezilmiş bir karpuz kabuğu donup kalmış; çekirdekler taşların içine gömülmüş, simsiyah gözler gibi bakıyor.
Tam bu ağırlığın içinde bir kahkaha yükseliyor. İnce, keskin, cam kırığı gibi. Meydanda yankılanıyor, duvarlara çarpıp sekiyor, sonra gölgelerde sönüyor. Sesin inceliği bir anlığına meydanın paslı sessizliğini deliyor ama hemen kesiliyor, sanki görünmez bir el havada boğazını sıkıyor.
Kıyıda ağır bir gölge yükseliyor. Üstündeki gömlek lime lime, terin kuruttuğu lekelerle sertleşmiş. Saç diplerinde tuz, kabuk kabuk birikmiş; yüzü yanmış taş gibi donuk. Gözleri güneşin altında daralmış, bakışları koyulaşmış. Kahkahanın yönüne doğru yürüyor. Her adımda gölgesi uzuyor, taşların üstüne kapanıyor, meydanın sıcağına yeni bir ağırlık ekleniyor.
Çatlamış avuçlarını uzatıyor. Çocuğun bileğine kapanıyor. Sararmış tırnaklar, kirle dolmuş çizgiler, eski yara kabukları çocuğun ince tenine yapışıyor. Artık yalnızca bir el değil; açlık, tokat, suskunluk, bütün geçmişin kiri o bileğe kapanıyor. Meydan daralıyor, nefes kesiliyor. Kahkahanın yankısı, taşların içinde boğulup kalıyor.
Oğlanın yüzüne eğiliyor. İnce dudaklarında yarım kalmış bir gülümseme var; gözlerinde hem korku hem de şaşkınlık. O bakış, taşların arasına sıkışmış bir damla su gibi, hem parlıyor hem kayboluyor. Adam o gözlerin içinde kendi halini görüyor. Çorbanın suya bulanmış kokusunu, defterin boş sayfalarını, babanın tokadını, annenin suskunluğunu. Görüyor: dizinde morluk, bileğinde parmak izi, gecenin ortasında kapı gıcırtısıyla yaklaşan gölge.
Bir anlığına oğlanın yüzü kendi çocukluğuna dönüşüyor. Dudakların kenarında titreyen açlık, göz altındaki morluk, saç diplerinde kurumuş ter… Hepsi tanıdık. “Bendim o,” diyor içinden. “Benim açlığım, benim suskunluğum.”
Göğsünde kara bir dalga kabarıyor. Nefretle karışık bir tanıma. Yıllarca bastırdığı karanlık, çocuğun yüzünde uyanıyor. Çorba tenceresinin sulu buharı, öğretmenin “Senden bir halt olmaz” diye çıkışı annenin sabırla mühürlenmiş dudakları—hepsi oğlanın bakışında toplanıyor.
Kendi açlığını çocuğun teninde görmek, ona ayna tutmak gibi. Ama aynadaki yansıma kusurlu, parçalı, kanlı. Adamın içinden bir nefret yükseliyor, kendine dönük ama çocuğun yüzünde görünür hale gelen bir nefret. Gölgesi büyüyor, göğsünde kabarıyor. Kahkaha çoktan yok oluyor, yerinde yalnızca karanlık bir uğultu kalıyor.
Dışarıdan uğultu sızıyor. Bin ağızlı, tek nefesli. Kalabalığın nefesi. Oda daraldı, nefes daraldı. Dudakları kıpırdadı: “Kaybolmuştum çocukken. Kimse aramadı. Belki buradan ararlar.” Gece çöktü. Karakolun floresan ışıkları pencerelerden taştı, sokağın taşlarına beyaz bir gölge bıraktı. Dışarıda kalabalık hâlâ bekliyor. Saatler geçti, kimse dağılmadı. Uğultu azalmıyor bir türlü; aksine giderek derinleşiyor. Sanki tek bir gövde var; uyumayan, hep nefes alan. Gökyüzünde bir kuş sürüsü belirdi. Kanatları karanlıkta gri bir şerit gibi parladı. Sürünün içinden bir kuş ayrıldı. Çizgi bozuldu, inişi hızlandı. Sanki yerin altından fırlamış gibi düştü. O an oğlanın çığlığı geri döndü. Karakolun demir kapısının aralığından gelen uğultunun içinden yükseldi. Göğe düşen kuşun hızıyla oğlanın ince sesi birbirine karıştı. Karanlıkta dudakları kıpırdadı: “Göğe düşen kuş…” Bir an sessizlik oldu. Derin, ağır, kulakları tıkayan bir sessizlik. Kuşun kanadı göğe takılmış gibi. Oğlanın sesi boğazında yarım kalmış gibi. Sonra uğultu geri döndü. Daha kalın, daha boğucu. Sanki taşların, demirin, pasın ve yoksulluğun kendisi nefes alıyordu. Karakolun duvarları titredi. Geceyi gömdü. Canavar, bin ağızlı, tek nefesli, büyüdükçe büyüdü.
Erinç Büyükaşık
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.