Mezar / Mert Happy

ÖYKÜ

Mezar / Mert Happy
171 views

Ölüm çok güzel olsa gerek. Yumuşak. kahverengi toprakta uzanmak, insanın üzerinde dalgalanan yeşil otlar, ve sessizliği dinlemek. Dünü olmamak, ve de yarını. Zamanı unutmak, hayatı bağışlamak, huzura varmak.
[Oscar Wilde]

Herkes gitmiş, derin uğultusuz bir sessizlik oluşmuş, karanlık içinde tek başıma kalmıştım. Sessizlik o kadar yoğundu ki sağır edici bir gürültüye dönüşmeye hazır iblis gibiydi.

Bedenimin üstündeki toprağın ağırlığı bedenimi iki büyük araç arasında kalmışcasına sıkıştırmış beni hareketsiz bırakmıştı. “Toprak ölüyü günahları kadar sıkar” demişti babam ama toprak anne şefkatiyle okşuyordu beni. Ağırlığı olmasa bir de.

İmam telkini bitireli epey olmuştu. Telkinden sonra imamda gidince kafamı had taşına öyle sert bir şekilde vurdum ki kafatasımın içinde artık hiç bir işe yaramayan beynim kaptaki yoğurt misali çalkalanmaya başladı. İnsanın beynin çalkalanmasını hissetmesi öyle acayip bir his ki bunu yaşayan birine anlatmak imkansız. Gerçekleşmesi gerekenlerin gerçekleşmesi için beklemekteydim fakat bu bekleyişin ne kadar
sürdüğünü bilmiyorum.
Bekledim
Bekledim
Bekledim
Karanlık dışında hiç bir şey olmadığı ve üstümdeki toprak ses geçirmediği için zaman algısı ortadan kalkmıştı. Zaman algısı ortadan kalkınca sabrında ortadan kalktığını fark ettim.
Sabırsızlık hissetmiyor, zamanın geçmesini beklemiyordum.
Vakit sadece vakitsizlikti.
Toprak üstünde olduğum vakitleri şöyle bir düşündüm; sürekli koşturmaca, bir yerlere yetişme çabası. Aceleci ayaklar her an her yere yetişme çabasında, bütün bunlar bir kaçış aslında, yaklaşan sondan uzaklaşma düşüncesinden başka bir şey değil. Hatırlıyorum da bir kaç dakika için trafikte kaç kez kavga etmiştim, kaç kez yeşil ışık yanınca bir saniye için abanmıştım kornaya. Yaya geçitlerinde iki saniye beklememiş, yaya yol ververmemiştim. O kadar acele bana ne kattı? Artık zamansız bir zamandayım yetişmem gereken hiçbir yer yok yetişmem gereken asıl yere yetişmiş durumdayım. Bundan sonra ne sabahaın zifiri karanlığında kalkıp işe gitmek, sevmediğim insanlarla aynı mekanı paylaşmak aynı günü geçirmek, ne yılan dilli akrabalar. Ne de saatin yuvarlak çerçevesini ring bellemiş akreple yelkovanın kavgası. Azad ettim hepsinden kendimi.

Kafamın üstündeki had taşı gerçekten de bana haddimi bildirmiş miydi? Yattığım yer çok dardı, fakat bir o kadar da genişti; çünkü burası sadece bana ait, sadece benim sığabildiğim kocaman bir dünyaydı. Bütün servetlerin sonucuydu burası, herkesin son sahip olduğu mülktü. Zengin değildim fakat dünyanın en zenginleriyle aynı mülkü paylaşıyordum hepsi
artık komşu olmuştu. Toprak üstünde bir kaç metrekare için verdiğimiz savaşları düşündüm,
sabahtan akşama kadar çalışıp ömrümüzün sonunda bir mülk sahibi olunca da sanki dünyayı satın almış gibi sevinmelerimizi şimdi bu dünyanın bütün topraklarından daha geniş topraklara sahip olunca aslında ne kadar boş bir sevinç olduğunu anladım.
Toprak üstündekiler toprak olur siz toprak altına girince ve bütün sahip olduğumuz mülkler sizi ağırlıklarıyla ezip durular. İş hayatımda başarılı biriydim.
Fakat;
Başarı, başarısızlığı doğurur.
Evet
Evet
Tam da öyle.
Başarısız insan başarısız olduğunu bilir ve ne yükselmeye çalışır nede olduğu yerde tutunmaya her gün yaptığı rutin şeyleri yapması bile onun için başarı olarak adlandırılabilir. Ve hatta başarısız olduğunun farkında olan kişi çok büyük bir başarı elde etmiştir.

Gel gelelim başarı sahibi insana, bu başarıyı sürdürmesi, yükselmesi ve diğer başarılı insanlarla mücadele etmesi eğer iyi bir pozisyona yükseldiyse bunu koruması gereklidir. Başarılı insanın birbirine denk peş peşe iki günü kendisine zarardır. Hal böyle olunca başarılı insan sürekli olarak bu stresi ve kaygıyı beraberinde taşır. İş hayatında yaşadığı başarı kişisel hayatında başarısızlığa yol açmaya, düzensiz ilişkiler
kurmaya, sürekli en yakından korkmaya başlar. İşte bu başarısızlıktır.

Bende iş hayatımda başarılıydım. İş hayatımdaki başarıya o kadar odaklanmıştım ki sosyal hayatımdaki başarısızlığı göremeyecek kadar körleşmiştim. İşte başarı benim için böyle bir başarısızlık doğurdu.
Bedenimde biyolojik hareketlenmeler başlamıştı.
Kendi kokum beni rahatsız etmiyordu. Dünyevi kokulardan artık çok uzaktım. Toprak üstündeyken de aslında bu kokulardan ne kadar uzak olduğumu fark ettim. Hiç çiçek dikmiş miydim?

Hayır
Hayır
Hiç çiçek dikmedim
Bilmem mesela nasıl kokar;
Zambak
Manolya
Yasemin
Hanımeli
Şimdi toprağımın üstüne diktiler bir kaç tane ama yinede koklayamam onları, alamam kokularını, yaşarken koklamadığım içinde bilemiyorum nasıl kokuyor mezarımda ki çiçekler.
Evet
Evet
Üzülüyorum bu duruma keşke diyorum şimdi dün sabah uyanınca gitmeseydim işe ama işe gider gibi hazırlanıp çıksaydım evden, varıp çiçekçinin kapısına çiçekci gelip dükkanı açana kadar bekleseydim kapısında ve saatlerce koklasaydım bütün çiçeklerini cebimdeki tüm parayla hepsiden beşer onar tane alıp götürseydim evime ve serseydim yatağıma, uyusaydım
çiçeklerin içinde belki bilirdim nasıl kokar,
Zambak
Manolya
Yasemin
Hanımeli
Hiç durup dinlenmiş miydim bir deniz kıyısında. Çekmiş miydim içime denizin o huzur veren kokusunu
Hayır
Hayır
Bunuda hiç yapmamıştım
Aslında bunu yapmaya fırsatta bulamamıştım
İşten güçte hiç fırsat olmamıştı.
Şimdi mezarım deniz gören bir yerde ve efil efil esen rüzgar üstüme üstüme getiriyor deniz kokusunu fakat alamıyorum o kokuyu ve bilmiyorum nasıl kokar deniz
Bilmeden toprak üstündeki kokuları girmek toprak altına ne kadar kötü.
Üzülüyorum bunlara.

Çıkıp koşmak istiyorum denize. Kefenimi sahile bırakıp anadan üryan girmek istiyorum suya saatlerce kulaç atmak, kollarım yoruluncaya kadar yüzmek istiyorum sonrada kefenimi ve pamuğumu alıp dönmek iki metrekare evime.

Rengarenk bir yılan yanıma sokuldu. Toprak üstünde olsam arkama bile bakmadan kaçmaya başlamıştım. Toprak altında hiç bir korku hissetmediğim gibi aksine yılanı görmüş olmanın mutluluğunu yaşıyordum. Denize düşen yılana sarılır misali lakin bu öyle bir misal değil bambaşka bir misal. Toprak üstünde de tanıdığım pekala yılanlar vardı ve onlara yılan diye
değil dost diye hitap ederdim fakat burada bu dostumla tanışınca aslında ona ne kadar haksızlık yaptığımın farkına vardım. Şimdilik toprak üstünde tanıdığım yılanları bir kenara bırakıyorum zira köpeğimin nasıl ve ne halde olduğu aklıma düşüyor. Beni hiç göremeyeceğini biliyor mu? Köpekler hisseder biliyorum.
Ah benim zavallı dostum.
Ne çok özledim seni belki de mezar taşımın dibinde uzanmış benim buradan kalkmamı bekliyorsun.
Bekleme
Bekleme
Tek dostum, arkadaşım seni yalnız bıraktığım için affet beni. Benden başka kimsen yoktu, tıpkı senden başka kimsem olmadığı gibi.

Suyunu için mi? Yedin mi mamanı? Biliyorsun mutfak tezgahının altında maman alabirsen mamayı al ve ye can dostum o seni bir süre idare eder. Ev sahibi ihtiyar hiç haz etmezdi senden. Hatırlıyor musun seni sahiplenip eve getirdiğim hafta gelip seni onun evinde
beslersem derhal evi boşaltmamı söylemişti de sende üstüne üstüne havlamıştın.
Köpekler hisseder biliyorum.
Kimin dost, kimin düşman olduğunu hisseder.
Ah canım dostum, şimdi boşaltır ihtiyar evi senide almaz içeri, evi başkasına verir ve sıkı sıkı tembih eder onlara ‘’ Evimde köpek istemiyorum ‘’ diye.
Eşelesen bu gece toprağı varsan yanıma uyusan kucağımda, toprak üstünde yalnız bırakmadığın gibi toprak altında da yalnız bırakmasan beni.
Yılmaz Güney’inde dediği gibi; ‘’Bir köpeğin dostluğu, bir dostun köpekliğinden iyidir.

Mert Happy

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.