Melek Koç yazdı: “BABALAR VE OĞULLAR”

ANLATI

Melek Koç yazdı: “BABALAR VE OĞULLAR”
Yayınlanma: Güncelleme: 323 views

Farklı beklentiler içindeki baba-oğul ilişkisi  hepimiz için çok tanıdıktır. Her evde bir başka şekilde ortaya çıkan, hep bildiğimiz, yaşadığımız üzücü ilişkilerdir çoğu. Herkes kendini haklı görerek acı çeker sonunda. Bencilliğe ulaşan sevgisiyle katı ve ulaşılmaz olan baba figürü için çoğu kez yalnızlık kaçınılmaz olur.

Luanne Rice, ” Christopher Byrne, eğer rüzgarı ve güneşin ışıklarını tutabilse onları da çocuklarına verirdi” diye yazar Gümüş Çanlar’da. Ama sadece sevmenin, çok sevmenin yeterli olmadığını anlarız romanı okurken. Onlarla konuşmak, isteklerini dinlemek, hayallerine saygı göstermek de gereklidir. Oysa Byrne, çocuklarını hep yanında istemesiyle bencilliğe dönüşen sevgisinin farkında olmasına rağmen katı tutumundan asla vazgeçmez.

Bu durum elbet sadece romanlara özgü bir kurgu değildir. Edebiyatın ünlü isimleri arasında baba-oğul ilişkisini çok gergin yaşamış örneklerden, C. Byrne’e taş çıkartan gerçek babalardan söz etmek istiyorum.

Edebiyat dünyasına baktığımızda ilk gözümüze çarpan Hermann Kafka oluyor elbet! Franz Kafka’nın babası roman kahramanlarından daha popüler bir baba imgesi olarak günümüze kadar gelmiş ve oğlunun romanlarında bir gölge gibi kendini hissettirmiştir. En çok da “Yargı” ve “Değişim” de kendini açığa çıkaran baba otoritesi kendini “Dava” ve Şato” da da gösterir.Kafka, babasıyla ilişkilerini tam bir duygusallık ve açıklıkla kendi kendisiyle konuşarak yüz sayfalık bir mektupla kaleme aldığında, bunu sadece kendi için yapmış, yayınlanmasını istememişti. Ölümünden sonra yayınlanan bu mektup yüreğinin nasıl kanadığını gösteren bir belge olarak Kafka’nın eserleri arasında yerini çoktan almış bulunuyor:” (…) Sakin bir ilişkinin imkansızlığı, aslında son derece doğal bir sonuca daha yol açtı: Konuşmayı unuttum! (…) Sen, daha çok küçükken sözü bana yasakladın.’ Tek bir itiraz yok! ‘ tehdidi ve kalkan bir el o zamandan beri peşimi bırakmıyor. (…) Sonunda sustum! Önceleri belki inattan. Daha sonra ise senin karşında ne düşünebildiğim ne de konuşabildiğim için…Ve benim asıl eğitmenim sen olduğun için de hayatımın her alanını etkiledi bu.” *

Çok dindar ve sert bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Çehov’u zor bir çocukluk bekliyordu. İşleri yolunda gitmeyen babasının yanında çıraklık yapan, sık sık dayak yiyen ve hiç sevmediği halde kilise korosunda ilahiler söyleyen küçük Anton’a hayat çok acımasız davranıyordu. İlerki yıllarda Çehov’un öykülerine taşıdığı ezilmiş ve incinmiş çocuklarda hep bu acımasızlık kendini göstermiştir.

Klaus Mann dünyaya geldiğinde ise babasının ünü çoktan ülke sınırlarını aşmıştı.O da babası gibi yazar olmak ve ünlenmek istiyordu…olamadı! Yaşamı boyunca yazdıkları hep babasının kitaplarıyla karşılaştırıldı. Nobel ödüllü bir yazarın oğlu olarak yazdığı her şey yargılandı ve yadırgandı. “Çağının Çocuğu” adlı biyografik eserinde, çocukluğu ve ilk gençlik yıllarında babasının hayatındaki yerini “varlığıyla yokluğu belirsiz bir kişi” olarak anlattı ve Thomas Mann’in oğlu olmayı “Tehlikeli bir alın yazısı” olarak kabul etti.

Yazı yazmaya başladığı günden itibaren babasıyla yarışan Klaus, bu yarışı açık ara kaybettiğini anladığında 43 yaşındaydı ve intiharını haklı gösterecek kendince nedenleri vardı…

Oğuz Atay, babasının ölümünden iki yıl sonra yazdığı mektupta babasıyla olduğu kadar kendisiyle de hesaplaşır: “Bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce bazı zamanlar, sen olmasaydın bir çok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun bende olduğunu görmek zorundayım.”**

Burada diğerlerinden farklı olarak, Oğuz Atay’la babası arasında saklı bir sevgiden söz etmemiz mümkün: ” (…) Sağ olsaydın yazdıklarımdan bir satır anlamamakla beraber gene de benimle öğünürdün sanıyorum. Galiba biz babacığım, birbirimizi hep böyle anlamadan sevdik!”

Acıların insanı olgunlaştırdığı, olaylara ve insanlara farklı bakış açısıyla baktırdığı söylenir. Doğrudur elbet! Şükrü Erbaş babasıyla ilişkilerini şiirlerinde anlatırken onu ölümünden on yıl sonra acıyla sever…

“Babam gelirdi ve akşam olurdu.” *** Bir çocuk için akşam demek babasının eve gelmesi demektir. Ama akşamla gelen baba her çocuk için mutluluk değildir!
“Kapılar titreyerek açılır, titreyerek kapanırdı / Tanrıyı ve uzun konuşanları sevmezdi hiç / Babamdan yapılmış bir korkuydu dünya.”

Şairimiz sevgisizliği nefrete dönüştürmemiştir. Çocukluğunun korkuyu ve sevgisizliği çağrıştıran baba imgesini bugün bir “Yürek Lekesi” olarak taşır sadece…

İstisnaları olsa da “Baba” imgesinin benim kuşağımda hep korku ve otoriteyi çağrıştırdığı bir gerçektir. Sevginin hep ertelendiği ya da içten sessizce gerçekleştirildiği için bilinmediği bir dünyada büyüdük biz.. İtiraf etmeliyim ki ben çok şanslıydım! Aileye çok geç katılmanın verdiği bir ayrıcalıkla büyütüldüm. Ve galiba Can Yücel gibi ben de “En çok babamı sevdim!”

Melek Koç

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

YORUMLAR (1)

YORUM YAZ

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.