Fön Makinesi / Hakan Yakıcı

ÖYKÜ

Fön Makinesi / Hakan Yakıcı
Yayınlanma: Güncelleme: 758 views

Sizin de rüyalarınızın etkisinden uzun süre kurtulamadığınız zamanlar olur mu? Benim çok olur. Şimdiki aklım olsaydı, geceleri yatağımın başucumda bir ses kayıt cihazı bulundurur ve uyanır uyanmaz hatırladığım tüm rüyaları kayıt altına alırdım. Birde, yanımda bir kalem ve not defteri taşır ve ona da anlık iç seslerimi yazardım. Şimdi söyleyeceğim iddiamı destekleyecek bilimsel bir dayanağım yok fakat insanın kendisini gerçekten tanıyabilmesi için bu iki şeyi mutlaka yapmasının gerektiğine inanıyorum. Bence insan, rüyalarında içyüzünü, iç sesinde de dış yüzünü ele verir. Kime ? Tabi ki kendine.

Bundan üç ay kadar önce tesirinden hâlâ çıkamadığım bir rüya gördüm. Dümdüz bir arazide tek sıra halinde ve yaya olarak ilerleyen bir insan grubunun arasındaydım. Herkesin üzerinde tek tip bol dikimli beyaz renkli elbiseler vardı. Nereye gittiğimiz ya da götürüldüğümüz hakkında en küçük bir fikrim yoktu fakat kendimi kötü hissetmiyordum. Derin bir sessizlik içerisinde ağır ağır yol alırken birden bire düzlüğü dörtnala koşan atların ayak sesleri doldurdu. Hepimiz aynı anda durduk ve sesin geldiği tarafa döndük. Yan yana dört toz bulutu hızla bize doğru yaklaşıyordu. Bir süre sonra atları ve üzerindeki binicileri seçebiliyorduk. En sağda binicisi de siyahlara bürünmüş, simsiyah bir at, yanında aynı şekilde kırmızılara bürünmüş  bir süvarinin sürdüğü al bir at, onun yanında, gri giysili bir süvariyi taşıyan gri renkli bir at ve en solda da beyazlar içindeki sürücüsünü bize doğru getiren beyaz bir at aynı hizada ve hızda dörtnala koşarak yaklaşıyordu.

Atlılar bize doğru yaklaşırken, tek sıra halindeki bizler de birbirimize yaklaşmaya başladık. Atlılarla aramızda ancak kırk belki elli metre kadar mesafe kalmışken, yerden mi çıktığı yoksa gökten mi indiği belli olmayan bir şey, gölge gibi bir şey, hiçbir şeye benzemediği için tarifi mümkün olmayan bir şey atlılarla aramızda belirdi ve iki elinde iki kılıçla atlıların üzerine doğru koşup kaşla göz arasında dört süvariyi de etkisiz hale getirip atları alarak, süvarilerin geldiği yöne doğru tozu dumana katarak uzaklaştı.

Biz tekrar aynı şekilde yolumuzda ilerlemeye başlamıştık ki yine aynı yönden, bu sefer daha büyük bir toz bulutu bize doğru yaklaşmaya başladı. Yine, dörtnala koşan atların ayak sesleri. Bir süre sonra, biraz önce süvarileri taşıyan dört atın çektiği büyükçe bir araba gelip önümüzde durdu. Atlı arabanın sürücü bölümünde, süvarileri alt eden o şey oturuyordu. Elindeki kırbaçla tek tek altı kişiyi göstererek arabaya binmemizi işaret etti. Altı kişiden birisi de bendim ve koşarak gelip arabanın kapalı bölümüne girdik. Ne söylerse yapmaya hazırdık. Ardından bir kırbaç sesi işitildi ve araba hareket etti.

Atlı arabanın içinde sarsıla sarsıla bir süre yol aldıktan sonra,  bir yerde durduk. Sürücü arabanın kapısını açtı ve inmemizi işaret etti. Arabadan inerken de her birimizin eline bir şey tutuşturdu. Sonra, arabaya binip oradan uzaklaştı.

Altı kişi birden kocaman bir demir kapının önünde duruyorduk. Demir kapı, çığlığa benzer bir gürültü ile yavaş yavaş kapanıyordu. Elimde plastik bir çakmak tutuyordum. Birisinin elinde bir top kalın beyaz ip, diğerinin elinde dikdörtgen şeklinde kesilmiş mukavva karton, bir diğerinin elinde kırmızı mum ve ötekinin elinde de bir mühür ve sonuncunun elinde de kocaman bir fön makinesi duruyordu.

Daha önce bizim de aralarında bulunduğumuz beyaz giysili grup, tek sıra halinde gelip kapının önünde birikmeye başladı. Toplanan insanlar kapı kapanmadan içeriye girmeye çalışıyor, altıncı kişi de kapıya yaklaşmaya çalışan kalabalığı ağzından alev üfüren fön makinesini kullanarak uzaklaştırıyordu. Kalem tutan adam, kapağını çıkardığı kalemin ucunu avucuna alarak peş peşe birkaç kere hoh hoh diye üfleyerek ısıttı ve yanındaki adamın elindeki mukavvayı aldı. Kelimeleri duyabileceğimiz şekilde yüksek sesle söyleyerek mukavvanın üzerine yazmaya başladı:

TUTANAKTIR

Cennetin girişe açık son kapısı olan Gureba Kapısının kendiliğinden ve ebediyen kapanması üzerine durumu belirtir tutanak düzenlenerek adı geçen kapı tarafımıza verilen “Büyük Buyruk” gereği tutanak tanzim edilerek biz aşağıda adı ve imzası bulunanlarca mühürlenmiştir.

İş bu tutanak, Gureba kapısı mühürlendikten sonra imza altına alınmıştır. 17. 03. 2012. Saat: 23:59

          Kalem          Mukavva         Mum       Çakmak        İp        Fön Makinesi
imza               imza               imza         imza          imza        imza

Bu sırada büyük demir kapı tamamen kapanmıştı. Tutanak yazıldıktan sonra, mukavvaya açılan deliklerden geçirilen kalın iple Gureba kapısının kilidine bağlandı. Düğümün üzerine tutulan mumu çakmağımla erittim. Eriyen mum, pamuk ipin düğümü üzerine kıvamlı bir şelale gibi aktı. Yanımda hazır bekleyen başka biri, erimiş mumun üzerine mührü bastı. Kapı önünde toplanan kalabalığın ağlama ve feryat sesleri neredeyse kulakları sağır edecek derecede yüksek ve acıklıydı. Bizi kapıya getiren araba sürücüsü tekrar geldi. Bembeyaz giysiler içindeydi. Biraz önce tutanak yazan kişinin kulağına bir şeyler söyledi. O da anladım der gibi başını salladı ve arabanın sürücü bölümüne çıkıp oturdu. Beyazlar içindeki sürücü, elindeki kırbacı, yeni sürücüye verip onun elindeki kalemi de kendisi aldı. Sonra, beyaz atı arabanın koşumundan çıkararak bindi ve dörtnala uzaklaştı. Ayrılmadan önce, aramızdaki altıncı kişi fön makinesini mühürlenmiş kapının üzerine astı ve oradan ayrıldık.

Annemin dürtmesi ve “Sahur vakti oldu, kalkmayacak mısın oğlum?” demesiyle uykumdan uyandım. Gördüğüm rüyanın etkisiyle, terden sırılsıklam olmuştum. Annem, sahura kalkıp kalkmayacağımı tekrar sordu. Kalbim bir kuş gibi çırpınıyordu. Nabzımı düşürmeye çalışarak, “Artık gerek yok anne!” dedim ve yorganı üzerime çekip tekrar uyudum. Annem kalkmam için ısrar etmemiş olmalı.

Sabah uyandığım zaman, sahura kalkmadığım için olacak, annem bana karşı tatlı sert bir tavır takınıyordu. Ortalama tüm Anadolu kadınları gibi annem de kendince dindar ve biraz da sofu bir kadındı. Bense hâlâ gördüğüm rüyanın etkisindeydim. Bilgisayarı açıp rüyamdan aklımda kalan  17 Mart 2012 tarihini girerek o güne dair önemli haberleri taradım.ve karşıma, “Üşüyen çocuğunu ısıtamadığı için fön makinesini açıp eline tutuşturduktan sonra yan odada kendi canına kıyan bir annenin trajik haberini gördüm. Bu haberi o tarihte de okuduğumu hatırladım fakat o zaman neler düşündüğümü, neler hissettiğimi hatırlayamadım. Bilinçaltımda büyük bir iz bırakmış olmalıydı.

Annem üzülmesin diye o gün akşama kadar hiçbir şey yemedim ve içmedim fakat oruç tutuyormuşum gibi de hissetmedim. İftar saati geldiğinde, ağzıma attığım siyah zeytin tanesini dişlerimin arasında ezmeden önce, “Orucumu açmaya.” demeye dilim varmadı. Boğazımdan aşağıya inen sıcak tarhana çorbası, sanki korlu bir köz parçası yutmuşum gibi yemek borumu dağlayarak mideme doğru ilerledi.

Evinizden çıkmadan önce saçlarınızı kurutmayı unutmayın emi, yoksa sinüzit olursunuz! Ve umarım, fön makinelerini sadece, saçlarınızı kurutmak için kullanırsınız.

Hakan Yakıcı
Bahar, 2024 / İzmir 

YORUMLAR (3)

YORUM YAZ

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.