Enver Karahan’ın İncelemesiyle: Yazılmamışın Yazıldığı Roman ”Plüton’u Öldürmek”

/ 9 Kasım 2022 / 122 views / yorumsuz

Ölmek kaçınılmaz olmuşsa eğer, elini çabuk tutmalısın.”

Enver Karahan’ın İncelemesiyle: Yazılmamışın Yazıldığı Roman ”Plüton’u Öldürmek”

Şimdiki zamandan zuhur eden saklı bir sesti fısıldayan. Bazen yol gösterici, bazen uyarıcı. Plüton’un zihninde yanan ışığın kaynağıydı belki de. Arayış, arınma, bulma ve yok oluş. Zaman geçiyordu ve yazarında dediği gibi: ”Geçmiş kendi tekrarını yaşıyordu, değişen sadece şimdiki zamana ait yüzler ve o yüzleri taşıyan ruhlardı.”

Yazar Serpil Tuncer, 224 sayfalık eserinde bizleri eşsiz bir yolculuğa çıkarıyor. Zamanı geri alıyor, isimsiz kahramanın gözünden, bir maceranın tam ortasında buluyoruz kendimizi. İsimsiz mağara adamı ve uygar toplulukta yaşayan Zerda’nın aşkı etrafında şekillenen bir hayatta kalma ve gelişme mücadelesinin anlatıldığı romanda, okuyanı mekandaymış hissi yaşatan ve en küçük ayrıntıyı bile betimleyen usta işi bir akıcılık ve yalın bir dil kullanan , farklı ve sürükleyici kurgusuyla yazılmış bu eser, bizleri çağlar öncesine, yaşanması muhtemel bir sahnenin tam ortasına bırakıyor. Kimi zaman elinde mızrak av peşinde koşarken bulacaksınız kendinizi, kimi zaman soğuktan tir tir titrerken. Bazen mağaradaki kokuyu hissedecek, bazen de gücünüzün tükendiğini. Ama son satıra kadar onlarla birlikte yaşıyormuş hissini hiçbir zaman yitirmeyeceksiniz.

 

Mücadele hiç bitmiyordu. İlk insandan bu yana süregelen hayat/hayatta kalma mücadelesi her çağda ağutan gibi, yeryüzünde yaşayanların üzerinde esmeye devam ediyordu. Ve karanlık: korkutan, ürküten ve bilinmezliğiyle ışığı-ateşi daha cazip hale getiriyordu. Kimi zaman tapınılan oluyordu, kimi zaman saygı duyulan. Bu nedenle görünmeyen her daim korku veriyordu.

Bizlerse az karanlığın çok karanlıklara geçen haline gebeydik. Zifiri diye bildiğimiz en kötüsüydü. Zifiri karanlık, ışık bizi bulana kadarki geçen sürede yaşamış olduğumuz geçici körlüğün ta kendisiydi. Acizliğimiz diz boyuydu, bana göre acınacak haldeydik, fakat daha iyisi de elden gelmiyordu, ışıkta görebilen, karanlıkta körlük çeken bizim gibi mağara adamları tanrılara inanmayıp da ne yapacaktı? (s.68)

Yazarın ”Yazılmamışı yazmak istedim” söylemi son sayfaya kadar elimizden düşüremeyeceğimiz bu eserin anahtar cümlesi oluyordu. Ünlü düşünür Platon’un hayatı ve gerçekliği anlattığı alegorik hikayenin felsefi derinliğinde bu eseri incelemek, anlatılana daha farklı bir pencereden bakmamızı sağlar. Öncelikle Platon’un mağara alegorisine bir göz atalım.

Mağara Alegorisi  Devlet adlı eserin yedinci kitabında yer alır. Mağara Alegorisinde imge ve benzetmelerle bizlere devletin ideal yöneticisini yani filozofları tasvir eder. Bir mağarada, doğdukları andan itibaren tutsak olan üç insan arkalarını göremeyecek şekilde zincirlenmiştir. Sırtları mağaranın girişine dönük olduğu için dış dünya hakkında bilgileri yoktur. Dünyaları sadece mağarada görebildikleri duvar ve duvara yansıyan gölgeler, duyabildikleri yankılardan ibaret olduğu için inandıkları dünyada bunlardan başka varlık yoktur. Gölgelerinin, yankıların gerçek olduğunu düşünüp, bunlar haricinde başka bir gerçeklik hayal etmemişlerdir. Tutsaklardan birisi bir gün zincirini gevşetmeyi başarır ve mağaradan çıkar. Mağaradan çıktığında güneşle ilk defa karşılaştığı için gözleri çok acır ve geçici olarak körlük yaşar. Güneşe alıştıktan sonra körlüğü geçer ve etrafındakileri görmeye başlar. İlk defa tek yöne değil, tüm yönlere bakar. Bu zamana kadar inandığı yegane gerçekliğin aslında arkalarındaki bir ateşin önünden geçen insanlar ve onların taşıdığı nesnelerin gölgesi olduğunu anlar. Gerçek dünyayı görüp etrafındakilerin gerçek olduğu ve gölgelerin sadece yansıma olduğunu anladıktan sonra bu durumu mağarada hala zincirli olan tutsaklara anlatmaya gider. Mağaraya girdiğinde artık mağaranın loş ortamına alışkın olmadığını, duvara yansıyan gölgeleri eskisi gibi net göremediğini fark eder. Tutsaklara olan biteni anlattığında kimse onu anlamaya çalışmaz, onun artık aptal ve kör olduğunu düşünürler. Onlar için tek gerçeklik duvara yansıyan gölgelerdir bu yüzden zincirlerini kırıp dış dünyayı görmüş olana inanmazlar hatta dış dünyanın onu yozlaştırdığını düşünürler ve bu yüzden zincirleri kırmaya ve mağaradan çıkmaya şiddetle karşı gelirler.

İsimsiz kahramanın (sonradan Plüton ismini alacak) kendi iç sesiyle tüm yaşadıklarını ve yaşananları anlattığı kitapta, kendisinin de bir mağara adamı olmasına rağmen kendi türlerinden bahsederken, mağara adamları ifadesini kullanması okuyucunun, kahramanın onlardan farklı bir tür olduğunu düşünmesini sağlıyor. Ama bunun yazar tarafından bilinçli olarak yapıldığı kanaatindeyim. Fiziksel olarak benzer özelliklere sahip olması belirtilmekle birlikte, ruhsal ve düşünce yapısı olarak onlardan farklı olduğunu kendi düşüncelerini yardımıyla okumaktayız. Zincirlerinden kurtulan o mağara adamı gibi, bulunduğu durumdan sıyrılıp, farklı olanı, benzemeyeni, yeniyi ve gerçeği arama isteğinde oluşu onu diğerlerinden ayırmaya yetiyordu. Yazarın bunu kahramanın dilinden ve günümüzün üslubuyla aktarması bu durumu daha da kuvvetlendiriyor ve okumayı kolaylaştırıyordu.

İsimsiz kahramanın zihinde sorular dönüp duruyordu. Ve cevapsız kalıyor, ulaşmıyordu hiçbir yere. İçini yapmak istedikleriyle dolup taşması onun heyecanını arttırdıkça artırıyor, mağaradan çıkışını iple çekiyordu. Platon’un mağara alegorisinde anlatılanla benzer yan vardı bu hikayede. Zincirlerinden kurtulup da gerçekliğe tanık olan o üçüncü adamla, isimsizin akıbeti benzer bir özellik taşıyordu. Tek fark, isimsiz gördüklerini gizlemek zorunda kalıyor ve mağara kurallarını çiğnemenin akıbetini az çok kestirebiliyordu.

Yeryüzünün herhangi bir yerinde benim gibi bir isme sahip olmadığından hala sınıf atlayamamış başka mağara adamları da var mıydı? Ve yaşadıkları mağaranın duvarlarına, acemi ben gibi kırmızı aşı boyasıyla hayvan resimleri çizer miydi? Kuşlarla yarışmaya ve suyun altında kalmaya niçin gücüm yetmezdi? Tabiatta canlı ve cansızlar iç içe geçip bir bütünü oluşturmuşken ben neyin içindeydim? Bu gidiş, sorularla örülmüş zihnimin cevapları arayıp da bulma yolculuğuydu. (s.89)

Bir arayıştı onunki. Bir ışık belki de yenilik. Mağaradan çıkmak, görmediklerini görmek, ilerlemek belki de. İçindeki ses belki de onu uygarlığa davet ediyordu. Gelişmek, ilkellikten sıyrılmak, kabuğunu kırıp uygarlaşmanın adımını atmak. Düşünceleri onu tetikliyordu. Adım attı. Şaşkınlık kuşattı zihnini. Heyecanlıydı, farklıydı. İnançsızlığı sadece tanrıları içindi. Oysa o ilerlemeye inanıyordu.

Heyecanımı yatıştırmak için mağaranın girişinden dışarıya baktım. Şekilsiz bulutlar yere inmişti ve kar, ölmüş hayvan leşi gibi sesini soluğunu çıkarmadan varlığını sürdürmeye devam ediyordu. (s. 87)

Plüton’un yaşadığı zaman dilimiydi anlatılan. Ve bu hikayede anlatılanlar tamamen gerçek olabilir! dedirtiyordu. Onun yaşadığı zaman diliminde demir bulunmamış, Nuh tufanı kopmamış, hiçbir hayvan evcilleştirilmemiş, Tarım bulunmamıştı. Zincirlerini koparmış bir mağara adamının geleceği şekillendirmesinin ilk adımlarıydı. Doğanın işleyiş sürecinin kurallarını yerine getirmiş ve ölümünü hızlandırmıştı. İsimsiz olarak ölmüyor olmasının verdiği mutluluk ve giriştiği cesurca mücadele, onun geride bıraktığı iki çocuğuna anlatılacak bir kahramanlık destanı olarak kalacaktı. Belki de bizlere…

Enver Karahan

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.