ÖYKÜ
Köyün yamacındaki eski okul, her öğle sonrası gölgesini Fatma’nın avlusuna bir yara gibi bırakırdı. Ama bu gölge, sadece güneşe bağlı değildi; aksine, zamanla uzayan, sonra usulca silinen boğucu bir suskunluktu bu; Fatma her gün iliklerine kadar hissederdi onu. Bugün de aynı saate denk geliyor. Gölge, önce tandırın başına, sonra Fatma’nın çıplak ayak bileklerine kadar uzanıyor. Bir pranga gibi sarıyor onları. Sanki her şey yeniden başlıyor, aynı döngüye kilitlenmiş. Domatesler bir türlü kızarmaz, ceviz ağacı yine ölü bir solukla uyanır. Zaman, durdu sandığı yerde sarmal bir yılan gibi tekrar başlıyor ve hep aynı boğucu sonla bitiyor.
Taş fırının başında yoğurduğu hamur, artık ekmek değil. Su eksik, un kesik; yoğurduğu şey, kendi boğuk suskunluğuydu, parmaklarının ucunda ezilen bir hayal gibi. Ellerinden değil, dizlerinden yoruluyor. İçinden gelen bir ağrıyı, tandırdan yükselen küf kokusuna karışan dumanla birlikte avluya salıyor. O koku, tandırdan değil; Ahmet’in son yudum suyundan geliyordu. Küçük, çatlak bir tastan son nefesiyle içtiği o anı unutmak, her sabah yeniden bir bıçak gibi saplanıyordu Fatma’nın içine.
Ahmet’in ayakkabıları hâlâ kapı eşiğinde. Sol teki toprağa hafifçe gömülü, hâlâ geri dönmeyi bekliyor gibi. Sağ teki, üzerindeki kurumuş kan lekesiyle dokunulmadan duruyor; ne adı anılır, ne üstüne basılır. İki yıl geçti. Avlunun tozuna sinmiş bir fısıltı kadar zaman. Ama ayakkabılar hiç değişmedi. Sanki biri hâlâ onları giyecekmişçesine, ayazda kalmış iki yetim gibi orada duruyorlar.
Karşı avludan kahkahalar geliyor yine. Bileklerde şıngırdayan altınlar, dallara tutunan çocuk sesleri. Önceden o evden Fatma’ya yoğurt gelirdi. Şimdi bakışlar yere saplanıyor. Sanki biri yediği çanağa pislemiş de herkes susmuş. Fatma da öyle yapıyor. Çocukken annesi, “birinin hatasını örtmek, üstünü pislikle değil sessizlikle kapatmak gerek,” derdi. Belki de bu yüzden, köydeki kimse konuşmuyor. Suskunluk, görünmez bir zehir yayıyor, havaya karışıp nefesleri ağırlaştırıyor.
Fatma, köy kahvesinin önünden her geçişinde aynı sözler kulağına takılıyor. Sanki hava, o sesi hatırlamak için gergin bir bekleyişte. “Ahmet sağ olsaydı, şimdi asker olurdu.” Yanıt, her seferinde başka biri tarafından, aynı tonda geliyor, havayı yırtan bir bıçak keskinliğinde: “Sağ mıydı ki zaten? Bilirdik halini.” Fatma bu cümleleri yürürken değil, dururken duyar, hatta bazı sabahlar kahve daha açılmadan önce bu sözlerle uyanır. O çatlağa bakar sonra — kapı önündeki taşların arasındaki ince boşluğa. O yarıkta, Ahmet’in adı da, geleceği de kaybolmuştur. Fatma’nın ruhundaki derin bir yara.
Halime geliyor sonra. Küçük elleriyle cebinden bir taş çıkarıyor. Aynı taşı günlerdir saklıyor. Pütürlü, soğuk, konuşmayan bir taş. “Dayımın mezarına koyacağım,” diyor. O taş, ne zaman cebinden çıksa, avlunun havası biraz daha ağırlaşıyor, sanki görünmez bir yük, herkesin omuzlarına çöker gibi.
Fatma o taşı her eline aldığında yalnız Ahmet’i değil, başka bir sessizliği de hissederdi. O sessizlik, dağın yamacındaki o taş binanın soğuk duvarlarında yankılanan fısıltılardan doğardı. Orası, bir zamanlar çocukların gitmek zorunda olduğu yerdi. Yatılı kurs, toprak yolun sonunda. Kapılar kilitli, pencereler kuşlar kadar çaresiz. Yusuf oraya gittiğinde ayaz henüz tenindeydi; elleri soğuktu, sesi kısıktı. Ama en çok korktuğu, gölge gibi dolaşan, görünmeyen ellerin arasında eriyip gitmekti. Bir gece döndüğünde, gözlerinde başka bir karanlık vardı. Gözbebekleri sönmüş ocak külleri gibiydi. Sesi, oradaki sessizlikten daha boğuktu, boğazında takılıp kalmış gibi. “Anne,” diyebildi sadece, titrek bir fısıltıyla. “Artık anlatamam, ezberleyemem… unutturdular.” Ama o “anlatamamak”, yalnızca kelimelerin susması deği; o, içine çekilen nefeslerin ciğerlere hapsolması, boğazda düğümlenen çığlıkların geceye karışmadan boğulmasıydı. Köyde kimse bakmadı Yusuf’un gözlerine. Kimse duymadı sessiz çığlığını. Halime uyurken sorardı bazen: “Anne, beni sevmiyor musun?” Fatma, işte o an bilir; o sevgi eksikliği, o suskunluk, Yusuf’un içinde taşıdığı karanlıkla aynı derinlikteydi. Karanlık, artık bir sır değil, soluk alıp veren bir varlıktı. Bazı taşlar sadece mezar taşı olmazdı. Bazıları, üzerine basılıp geçilen vicdanlardı. Bazı susuşlar, yutkunmak değil, boğulmaktı. Bazı dualar, Tanrı’ya değil, karanlığa açılırdı, umutsuz bir fısıltıyla. Köy, suskunluğun ağır gölgesiyle kaplanmıştı. Bilmekle konuşmamak arasında ince bir çizgideydi. Bu çizgi, çocukların en savunmasız yanlarını kanatıyordu. Yusuf’un kaybolan sesi, o kursun taş duvarlarında hapsolmuştu. Fatma o taşı tutarken, bu ağır yükün gölgesini de taşırdı.
Fatma cevapsız kalsa da Halime sorar bir daha. “Ana, beni niye sevmiyor anam?” Fatma gözlerini kaçırır. Ama yanıt gecikmedi, geçmişten gelen bir fısıltı yankılandı içinde: “Sarartılmış sarımsak gibi görüyor beni. Kokum çıkmamış. Gelin olmuşum da kenara atılmışım. Çürümeye bırakılmışım.” Yol toz içinde, Halime yavaşça uzaklaşmış çoktan. Fatma o an gözlerini yumdu, ne taşın serinliğini ne de kızının gölgesini silebildi zihninde. Ahmet’in çocuk omuzlarındaki güneşi hatırladı. Bir zamanlar anasından hep işittiği söz geldi aklına. Anası da her doğurmuş kadın gibi bilgece kelamlar ederdi ya sık sık: “Çocukluk bir yaradır.” Ve o yara, zaman geçtikçe değil, zaman aktıkça sızlar, her nefeste biraz daha derinleşir. Kabuk bağlamak yerine, her rüzgarda yeniden açılan bir yara gibiydi.
Akşam olurken kapıda bir kadın belirdi. Elindeki torbada otlar hışır hışır. Sesi önce bildik, sonra uğursuz bir fısıltıya döndü: “Domuzlar mezarlığa girmiş. Devlet birini daha aldı. Ahmet’in hikâyesini bilenlerden.” Fatma kıpırdamaz, sanki duymamıştır. Kadın, içeriye bıraktığı torbayla birlikte bir lanet de bıraktı: “Senin de artık ocağın tütsün.” Mutfak. Gece. Ocak sönük, çorba kaynıyor. Çorba hep aynı. Patates. Su. Boşluk. Ahmet alındığında evde sadece bu çorba vardı. “Anne, karnımda zil çalıyor,” demişti Halime o gün. Fatma çorbayı biraz daha inceltmişti, sanki acıyı da sulandırıyordu. O günden sonra, çorba hep sulu kaldı. Söz de öyle. İnceldi, yavanlaştı, anlamını kaybetti. Her kaşıkta yutulan bir hiçlik. Bir zamanlar sofranın bereketi olan çorba, şimdi sadece midenin boşluğunu oyalayan bir yalandı.
Sabah oluyor. Köy meydanı gürültülü. Su boruları döşenecek. Biri bağırıyor yüksekten: “Yıllarca ağladınız, bak şimdi su geliyor!” Kimse gülmüyor. Sessizlik, toprak kokusuna karışıyor. Ama Fatma o sözü geçmişten hatırlıyor. Aynı vaatler, aynı unutuluş. Bir kısır döngünün yorgunluğu. Borular, mezarlığın içinden geçecek. Ahmet’in mezarı taşsız. İmamsız. Aceleyle kazılmış bir çizgi. Otlar yalan söylüyor büyüyor üstünde. Her yılın baharında yeniden çıkıyorlar. Her seferinde biraz daha sessiz. Unutulmaya direnen bir varlık. Toprak, ölenleri bile sahiplenmekten vazgeçmiş gibiydi.
Gece. Fatma mutfağa geçiyor. Ocak sönük. Küller sessiz. Koridordan Halime’nin uyku soluğu geliyor. O sesi her gece bekliyor artık, bir nefeslik umut gibi. Fatma döner. Eski sandalyede dedesi. “İte taş atan da bir, ekmek atan da,” der gibi duruyor. Rüzgâr değil bu, geçmişin sesi, kemiklerine işleyen bir fısıltı. Ve Fatma, gözlerini kapatıyor. Yalnızca o sesi duyuyor: eski, bilge ve yorucu.
Ertesi sabah, kahvede gençler. “Çit demiriyle boğazı delinmiş,” diyor biri, kısık sesle. “Biliriz,” diyor öteki. “O adamın ömrü orada kaldı.” Fatma duymazdan geliyor. Ama içindeki yankı, aynı yerde çalıyor durmadan, bir davul gibi. Suspus olan vicdanların boğuk sesiydi bu. Kadınlar bakıyor ardından. Sarımsak. Kokusu çıkmamış. Hâlâ tam gelin olamamış. Gözlerinde yankılanan bir yargı. Fatma çeşmeye gidiyor. Ellerini yıkarken gözyaşı toprağa karışıyor. Taşlar sessiz. Ama su, geçmişin tüm ağırlığını taşıyor, her damlada birikmiş kederle. Akşamüstü Hasan geliyor. Sesi rüzgâr gibi kısık: “O muhtar var ya… Çanağa sıçanmış meğer.” Fatma bakmaz. Gözleri uzağa, çok uzağa takılı. Boşluğa mı, zamana mı? Hasan ekliyor: “Köyün üstünde kara bir bulut.
Griye çalan bulut, hiç dağılmayacak gibi.”
Erinç Büyükaşık
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.