Birgül Karagöz yazdı: Bir Yaratım, Bir Canavar Sonucunda FRANKENSTEİN

İNCELEME

Birgül Karagöz yazdı: Bir Yaratım, Bir Canavar Sonucunda FRANKENSTEİN
Yayınlanma: Güncelleme: 333 views

Mary Shelley’ nin kaleminden çıkan, eserini 18 yaşında yazan Shelley, ” Frankenstein” adlı romanı 1 Ocak 1818 yılında yayımlanmıştır. Günümüzde bu romanı ödüllü yönetmen Guillermo del Toro tarafından tekrar beyaz perdeye taşımıştır. Yayınlandığı platformda büyük ses getiren yapım, gerek kullanılan tekniklerdeki başarısı, gerekse oyuncularının eşsiz performansları çokça göz doldurmustur.

Oscar Isaac’in Victor Frankestein’ı, Jacob Elordi’nin canavarı, Mia Goth’un Elizabeth’i canlandırdığı film, son dönemlerin en çok ilgi çeken yapımlarından biri oldu. Frankenstein üzerine onlarca film yapılmış olmasına rağmen , neden del Toro’nun filmini izleyim sorusunun cevabını yazımda bulacaksınız.

Öncelikle yönetmen del Toro’nun kendine has üslubunu projede görme imkânını bulmuş olacaksınız. Yapıma gösterdiği özeni filmin her sahnesinde fark etmeniz kaçınılmaz olacaktır. Senaryodaki felsefi derinlikse insanın filmden farklı bir tat almasını sağlarken, resim sanatına yapılan atıflarda filmin anlam derinliğini farklı bir boyuta taşımıştır. Yapılan bazı alegorilerle filmin anlam atmosferine ayrı bir katman ve doku oluşturduğunu fark edeceksiniz. Bu alegorileri yazımın ilerleyen cümlelerinde bahsedeceğim. Filmde Victor’un yaratmış olduğu Frankenstein ile aslında bir tanrı rolüne bürünmek istemesi ve sonrasında yaptıklarından yaşadığı pişmanlıkları ve yaşattığı sorumsuzluğun canavar üzerindeki etkisini de filmde bulacak, yaratığın gözünden görerek ve onun düşünce penceresinden bakarak anlamaya ve kavramaya çalışacaksınız. Bunu yaparken de del Toro’nun filmde yarattığı gotik atmosferin içinde dans eder gibi yaşayacaksınız. Gerçek canavarın kim olduğu sorusuna yanıtları bulmaya çalışacak, insan doğasına ait içsel bir sorgulama da kendinizi görüyor olacak ve ahlaki değer yargılarıyla Victor’un yaratımını anlamaya çalışacaksınız.

Canavarı canlandıran Jacob Elordi’ye yapılan makyajın 10 saatlik bir makyaj uygulamasının sonucunda olması da işin nasıl bir titizlik ve özenle yapıldığının en açık göstergelerinden biri olmuştur. Bunun etkileyici sonuçlarını perde de görmenin büyüleyici güzelliği de seyirciye de izleme zevkinin kalıyor olması da filmin farklı bir ayrıcalığıdır.

Canavarı canlandıran Jacob Elordi’nin insanüstü çabası ve rolüne gösterdiği eforda gözlerden kaçmayacak kadar büyüklükte ve derinliktedir. Öyle ki, bu role hazırlanmak için  canlandırdığı varlığın bedenini daha çok yaşayıp, hissedebilmek için bedenin kontrolsüz ve dengesiz pozlarla hareket ettiği bir performans sanatı olan Japon Butoh Dansı üzerine eğitim almıştır. Ses performansı içinse, Moğol gırtlak müziği olarak bilinen “ Höömey” üzerine çalışarak kendini bu rolün bir parçası haline getirmiştir.

Kostüm tasarımı, kullanılan dekorlar, görsel efektler, ses dizaynı filmin genelinde bir ahenk ve bütünlük içinde yedirilmiş olması da bu filmi ayrıcalıklı kılan diğer unsurlar arasında yer almaktadır.

Victor, tanrı rolüne soyunurken, canavara yaşattığı duygu sarsıntıları, kendi gölgesinin karanlığının canavar üzerine düşmesi ve bu duygu durumunun izleyicide bıraktığı dramatik etkinin dalgalarının hissedilmesi içten bile değildir. Yaratıcısının yarattığı duygu gelgitleri, Victor’un umarsız ve sorumsuz yaklaşımı, öfke patlamaları; canavarın kırılgan yaklaşımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat filmin ilerleyen sahnelerinde bu duygu durumu yerini yaratıcısına duyduğu derin öfke ve kızgınlığa bırakacaktır. Victor , bir yaratım meydana getirse de, kendisi de bir şeylerin anlamını bulmaya çalışmaktadır. Fakat bu profili çizerken de  canavar onun gölgesiyle karşılaşmakta ve bu gölgenin karanlığımda kaybolmaktadır. Canavarın isteğiyse, onu yaratan kişinin-Victor’un-, onu fark etmesi ve anlamasıdır. Victor tarafından kabul görmek istemektedir. Jung der ki, “Gölgenizi kabul etmeden kendinizi tamamlayamazsınız” ifadesi ile bu fikirden hareketle Victor’un yıkılış anı da bu gölgeyi fark ettiği an başlar.

Hepimizin içinde o gölge yaşar. Biz onu görmezden geldikçe o daha çok kuvvetlenir ve kendine güç katar. Ve o daha çok gün yüzüne çıkmaya çalışır. Onu inkar etmek, onun daha çok güçlenmesine, bizim o gölgeyi daha çok yaşamamıza sebep olur.

Canavar, Victor’a: Artık gitme vakti yaratıcı, solup gideceksin. Her şey çok kısa ve bir anda olacak. Doğuşun, kederin, kaybın, ve ben cezalandırılmayacağım ya da affedilmeyeceğim. Ne de öfkem hepsi boşunadır  Beni buraya getiren gel-git şimdi seni alıp götürmek için geliyor. Beni bir başıma bırakıyorsun.”

Victor’un son sözleriyse:
Yaşa! Yaşamaktan başka ne yapabilirsin ki’ olur.
Benlik ve gölge birbirini bulmak zorundadır. Karanlık tarafımızla yüzleşmek ve onu kabul etmek gerekir. Ta ki, yaşanılan ıstırap bizi bırakıncaya ve biz gerçek huzuru buluncaya kadar. Gerçek mutluluğa geçiş ancak bu şekilde olacaktır.

Guillermo del Toro bilinen bir öyküye farklı bir yorum ve soluk getirmiş olması da ve büyüleyici güzellikte yarattığı atmosferle de bu duygu akışını desteklemiştir. Sinematografik çekim, teatral kostümler, etkileyici makyajlar; filmi baştan sona etkileyici bir şahesere dönüştürmüştür. Filmin merkezinde, tanrı olma hayaliyle başı dönen Victor, filmin sonundaysa önce kendi karanlığıyla , sonrada yarattığı canavarıyla karşılaşmasıyla son buluyor. Victor, kendi gerçekleriyle karşılaşmak zorunda kalıyor.

Del Toro, hikayeyi anlatırken bunu bir korku filmi olmanın ötesine taşıyarak seyir görseli yüksek ve gotik atmosferi içerisinde dramatik  bir dille ve sarsıcı bir üslupla ele alıyor. “Yaratma” eyleminin bir “yıkım” anına dönüşmesini çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Gücün kontrol edilemediğini, güçlü olmanın ahlak ve vicdani değerlerde taşıdığını ve bu davranışların sorumluluğunu da beraberinde getirdiğine dair dikkat çeken notları da filme iliştiriyor.

Victor’un yaratım sürecinin sonrasında, nasıl bir yıkımla karşılaştığını felsefi bir üslupla ele alırken de bu estetikle bütünleşmiş görsellerle anlatıyor olması da hikâyenin anlatım dilini ve dramatikliğini bir üst seviyeye ulaştırıyor. Hikâye , canavarın gözünden anlatılması da onun var olma amacını ve arayışına şahit olmuş oluyor, iyi  ve kötü arsındaki o ince çizgide yaşadığı endişeleri fark ediyoruz. Bu yanıyla da film korkunun sularından uzak, canavarın insan olma denemesini ve çabasını görüyor oluyoruz.

Gotik atmosferin büyüleyiciliği içinde, estetik anlamda yüksek özen gösterilmiş, ışık ve gölgelerin ustaca kullanıldığı, sanat yönetiminin olağanüstülüğünü taşıdığı bir görsel şölen sunmuş oluyor, film bizlere.

Tüm bunların yanında filmde yapılmış olan tatlı dokunuşlar ve resim sanatını fazlaca referans vermiş olması da filmi ayrı bir noktaya taşıyor ve anlam içeriğini derinleştiriyor.

Canavarın Elizabeth ilk karşılaşması ve ilk temas sahnesinde, işaret parmaklarını birbirlerine doğru uzatmaları , Michalengelo’nun 1512 yılında Sistina Şapeli’nin tavanına yaptığı “ Adem’in Yaratılışı” adlı freskiye bir atıfta bulunmaktadır. Bu eser, insan, tanrı, yaratılış, ve insanın potansiyeli hakkında derin anlamlar içermektedir. Sahne de Tanrı ve Adem’in birbirine uzanan elleri, insan ve tanrı arasındaki bağı sembolize etmektedir. Michalengelo yaptığı bu eserde, insanın tanrı ile olan bağını, insan aklının ve ruhunun tanrı tarafında çok değerli bir armağan olarak verildiğinin, insan bedeninin ve varlığının kutsallığı anlatılmaktadır.

Bir diğer alegoriye baktığımızdaysa, Frankestein ormanlık alanda ilerlerken bir kafatası bulur, onu eline alır. William Shakespeare’in o ünlü hikayesi Hamlet’te, olayın kahramanı eline bir kafatası alıp şöyle söylediği bir sahne vardır, tiyatro oyununda “ Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu”. Dediği sahnenin bir benzeri canlandırılmış ve o sahneye atıfta bulunulmuştur. Bu  kafatası; ölümün kaçınılmazlığını ve gerçeğin ışığında yaşamın varoluşsal anlamsızlığını ifade eder. Filmde canavar bu kafatasını bulduğunda varoluşsal düşüncelere dalar. Del Toro burada kimlik, ölüm, yaratılış temalarını iç içe geçerek işlemiştir. Shakespeare’den gelen bu güçlü sembolü filmde etkileyici bir alegori olarak sunmuştur.

Filmde atıfta bulunulan bir diğer alegorik anlatımsa Simon Renard de Saint- Andrea’nın “Vanitas” tablosudur. “Vanitas”a kelime anlamı olarak baktığımızda latince “ boşluk”, “ geçicilik” olduğu karşımıza çıkmaktadır. Vanitas tablolarında kullanılan tipik semboller vardır. Bunlar; yanan ya da sönen mum( zamanın sonunu), saat( geçen zamanı), kurukafa ( ölümü), solmuş çiçekler( geçici güzelliği), müzik notaları( zevk ve sanatı) vs. nesneler kullanılmaktadır.

Renard de Saint- Andrea’nın Vanitas eserinde de bu nesneler kullanılmıştır. Kullanılan nesnelere baktığımızda, küçük bir keman, müzik notası, cep saati, sönen mum gibi objelerin olduğunu fark ediyoruz. Bunlarda bir önce bahsini ettiğimiz konulara işaret etmekte ve dikkati bu hususlara toplamaktdır. Del Toro’nun filmde bu tabloya yer vermesi ise insanın nihai sona er-geç ulaşacağını, her şeyin gelir geçer olduğunu, ölümün er geç herkesi ve her şeyi içine alacağını ve bir sonlarının olduğunu anlatmaya çalışmıştır.

Yaratık ve yaratıcısı arasında güçlü bir metafor oluşturmaktadır. Yaratılan her şeyin bir sonunun olacağına canlı ya da cansız olsun bir sonunun bulunacağına sembolize etmektedir.

Vanitas tablolarındaki semboller (zaman, ölüm, dünyevi zevkler vs) bunlarında gelir geçer olduğunu anlatmak ister. Yaratılışın bir sorumluluğu da beraberinde getirdiğini hatırlatılmaktadır.

Del Toro’nun Frankenstein yorumunda, bu tablo izleyiciye “Victor’un tanrı olma çabasının başarısızlığını, ölüme meydan okumanın anlamsızlığı üzerine” bir atıfta da bulunmaktadır. Ve alegorik bir anlatım sunuyor biz izleyenlere.

Filmde, laboratuvar ya da sulama tesisi gibi benzeri bir mekânda dekor oluşturulmuştur. Ve burada da bir Medusa başı vardır duvarda. Frankenstein, bu Medusa kafası, yaratılan ve yaratıcı arasındaki gerilimi de sembolize eder gibidir. Mitolojide Medusa, hem korkutucu bir varlık, hem de lanetlenmiş bir figürdür. Tıpkı filmdeki yaratık gibi. Burada Medusa’nın başının kullanılması dramatik anlatımı kuvvetlendiren bir etki de bırakmaktadır.

Caravaggio’nun Medusa tablosuna baktığımızda ise, tablonun bir kalkan üzerinde olduğunu fark ediyoruz Konvex (şişkin) bir yüzey üzerine boyanmıştır. Medusa’nın yüzü dramatik, gözleri genişlemiş ve ağzı açıktır. Panik ve dehşet içindedir.Ressam bu resmi öylesine işlemiştir ki, üç boyutlu bir etki verecek şekilde ışık-gölge oyunlarını kullanarak bu tabloyu boyamıştır ve  Medusa’nın kesik başından damlayan kan damlaları sanki kalkana bakanların ayaklarına damlar hissini uyandırmaktadır. Caravaggio bu tablosunda ölüm anının korkunç yüzünü göstermektedir bizlere ve bunu tüm gerçekçiliğiyle anlatmaktadır eserinde. Düşünüldüğünde ölüm güçlü bir gerçekliktir, yaşam da öyle. Medusa başı, belki de yaratıcının gözünde  canavarın nasıl göründüğünün cevabı da olabilir. Yaratık  bu heykele baktığında donup kalmıştır, tıpkı Medusa gibi. Onda da aynı korku, dehşet ve endişe anı vardır.

Bu alegorileri göz önünde bulundurduğumuzda, filmin görsel bir şölen olmasının dışında dramatik anlatım derinliğinde izleyenleri etkilediğini görüyoruz. Böylesi tematik anlatımlar filmin etkileyici unsurlarını bir üst noktaya taşıdığını görüyoruz.

Filmde Victor’un ölümü yenme çabası onda bir takıntı haline gelmişti. Annesini yitirmiş olması onda yankısı büyük bir etki yaratmıştır. Victor, ne kadar tanrı rolünü oynasa da, aslında yaşadıkları kendi korkularıdır. Canavarını yaratmış, sorumluluklarından kaçmış, sonunda yarattığı yaratığı terk etmiştir. Yarattığı canavarın yüzüne baktıkça kendi korkularını görüyor olması ve bununla yüzleşmesi gerçeği olması da kaçınılmaz oluyordur.

Canavar ilk yaratıldığında ne kadar masum ve çocuksu duygular taşıyorduysa, yaratıcısı tarafından bırakılıp kaderine terkedildikten sonra da bir o kadar öfke ve hiddet duygusunu yaşar olmuştur. Sonrasında düşünmeye, anlamaya ve kavramaya başlamıştır. Yaşadığı korku ve nefret gibi yıkıcı duyguları da hissetmesi ve sonrasında yaratıcısını suçlu bulmasına kadar giden bir süreci yaşamıştır.

Yaratık ,Victor’un onu terk etmesinden, dünyaya getirdiği için ve sorumluluklarından kaçtığı için onu suçlu görür.

Filmin sonlarına doğru, Victor yaptıklarının derin pişmanlığını, benciliğinin ve sorumsuzluğunun derin acısını içinde yaşıyordur. Yaratık Victor’u trajik de olsa affeder. Ölümü üzerine derin üzüntü duyar.

Victor, ölüme meydan okumak istemiş, bir hayat yaratmış, sorumluluklarından kaçmış, bencilliğinin ve kibrinin esiri olmuştur. Yaratıksa , öfkeyle başlayan yolculuğu şefkat ve yas ile son bulmuştur.

Film, bize aslında asıl canavarın kim olduğu hakkında fikrini söylerken bunu sarsıcı bir dil ve etkileyici bir üslupla bizlere sunuyor.

Karanlığın içinde büyüyen ruhlar, gölgelerini de beraberinde taşır. Canavar olmak dış görüntüde de değil, yaklaşım ve tavırlarda saklı olduğunu film bizlere göz önüne sunmaktadır. Bencilliğin esiri olmak dönüşü olmayan bir yola sürüklediğinde insanı telafisi mümkün olmayan hataları da beraberinde getirmenin sancılı sonuçlarını görmemizi sağlıyor. Filmin omurgasına dokunduğumuzda ve dokusuna baktığımızdaysa tanrıyı oynama, bıçak sırtına dokunmak gibi olduğunu görmemizi sağlamıştır. Bazı gerçeklere dokunulmaz, bazılarının varlığı yok sayılamaz; ölüm gibi. Yaşamın doğuşu nasıl doğanın bir parçasıysa, ölümde bir o kadar hakikidir ve tüm çıplaklığıyla da öylece gerçek kalmayı hak edendir. Frankenstein filmi de, böylesi pamuk ipliğine bağlı dokuların nasıl zarar görebileceği üzerine estetik kaygıyı da ve zarif üslubunu koruyarak bizlere anlatmıştır. Bu film, korku filminin olmanın ötesindedir. Bir ayna tutar insanın kalp gözüne. Ve bir canavar doğduğunda değil, yüz üstü bırakıldığında doğar. Öfke, nefretten can bulur ve karanlıklarsa korkulara fısıldar. Gülümsemeler üşür, duygular kaskatı kesilir. Gözlerdeki ışığı emendir, umudu ise bir anda silendir, kızgınlık. Ve kibir ise lav gibi eritir gerçekleri ve küle dönüştürür dokunduğu her şeyi. Tanrı rolüne bürünmenin yıkıcı ve onarılamaz etkisinin yıkımın sadece kibri taşıyanda değil, hasarı yaşayanda saklı durduğunu gösterir olmuştur, film. Onun içindir ki, gerçekler doğruluğundan sıyrılamaz. Doğrular savunmasız bırakılamaz. Bazı gerçeklere dokunulamaz, hiçbir doğrunun varlığı yok sayılmaz, tıpkı ölüm gibi, yaşam gibi, tanrının varlığına inanma gibi. Hayat değerleriyle güzeldir. O değerlere ulaşmak içinse çok bedeller ödenir. Ulaşılan anlamlarla da ebediyete intikal etmekse nihai sonucun gerekliliğidir.

Birgül Karagöz 
18.11.2025- Salı

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.