Bir Trajedinin Romanı: Notre Dame de Paris ve Quasimodo

/ 24 Ağustos 2022 / 275 views / yorumsuz

”Hem ölüm dediğiniz nedir ki? Kötü bir an, bir geçiş ücreti, birazdan hiçbir şeye geçiş.” 

Bir Trajedinin Romanı: Notre Dame de Paris ve Quasimodo

Bu kitap şu sözcük adına kaleme alındı: ”KADER”

Victor Hugo’nun Notre Dame’ın kamburu kitabını yazmasındaki tetikleyici nedenin Notre Dame’ı ziyaret ettiği ve her yanını dolaştığı bir sırada kulelerden birinin karanlık bir köşesinde duvara elle kazınmış ‘Kader’ sözcüğünü farketmesi olduğunu söylüyordu. Notre Dame’ın görkemli yapısının etkisi bir yana, bir de bu gotik yazıya özgü Grekçe “kader” yazısı böyle bir eserin kaleme alınmasının ilhamını veriyordu.

”Bu yüzden, bu kitabın yazarının ona atfettiği o kırılgan anının dışında, bugün Notre-Dame’ın karanlık kulesine kazınmış o gizemli sözcükten, böyle melankolik bir ifadeyle özetlenen o bilinmeyen yazgıdan geriye hiçbir şey kalmamış. Asırlar önce bu söcüğü bu duvara yazan kişi, kuşaklar boyunca kaybolup gitmiş, sözcük de kilisenin duvarlarından silinmiş ve belki de kısa süre sonra bu kilise de dünyadan silinip gidecek.”

Victor Hugo’nun bu eseri yazmasının başka bir nedeni daha vardı ve belki de bu neden onun kaleme alınmasının önemini daha çok artırıyordu. Katedralin bakımsızlığı nedeniyle şehir planlamacıların bu devasa yapıyı yıktırma çalışmalarına karşı olarak Victor Hugo, halkın ilgisini çekmek amacıyla bu romanı yazmıştır ve başarılı da olmuştur. Katedralin kurtarılması için başlatılan kampanya nedeniyle katedralin yenilenmesi kararı alınmıştır.

Notre Dame Katedralini romanın karakterlerinden biri olarak söyleyebiliriz. Romanın yazılma amcanın olması nedeniyle hikayenin merkezinde konumlandırılmış olması, karakter niteliği kazanmasındaki ana unusuru oluşturur. Ruhuyla, varlığıyla, görkemli yapısıyla; Paris’in merkezinde, Seine nehrinin tam ortasında bulunan bu yapı, Fransız gotik mimarinin en benzersiz örneği hatta ilk gotik katedrallerden biri olma özelliğini taşımaktadır.

Victor Hugo, Katedrale verilen zararlardan ve liyakatlı kişilere teslim edilmemesini romanda yer yer vurgulamaktadır.

”Kuşkusuz Notre-Dame de Paris Klisesi günümüzde de görkemli ve heybetli bir görünüme sahiptir. Ama yaşlanırken kendini çok iyi korumasına rağmen, zamanın ve insanların bir araya gelerek, ilk taşı koyan Charlemagne’a ve son taşı koyan Philippe-Auguste’e saygı duymadan bu ulu yapıya verdikleri sayısız hasarlar karşısında iç çekmemek, öfkelenmemek çok güçtür.”

Victor Hugo, eserinin girişinde uzunca betimlemeler yapıyor, Paris’i, Paris’in tarihini ve haritasını kelimelere dökerek avuçlarımıza usulca bırakıyodu. Paris’in caddelerini, köprülerini, sokaklarını detaylıca anlatıyor; Notre Damme Katedralinin romanın merkezinde nasıl yer aldığını okuyorduk. O ihtişamlı yapının zihnimizde canlanan gerçekliğine dokunur gibi oluyor; bizi harika bir gezintinin seyrine daldırıyordu.

”Kulenin doruğuna çıktığında nefes nefese kalan bir izleyicinin gözleri öncelikle çatıların, bacaların, caddelerin, köprülerin, kulelerin, çan kulelerinin görüntüsüyle kamaşıyordu. Oymalı duvar kalkanları, sivri çatılar, duvarların köşelerine asılı küçük kuleler, on birinci yüzyıldan kalma taştan piramit, on beşinci yüzyıl tarzında kayağantaştan dikilitaş, kale burcunun yuvarlak ve sade kulesi, klisenin işlemeli ve dörtgen kulesi ve irili ufaklı, yekpare havai ne varsa bir anda toplu halde gözleri alıyordu.”

”Kitap yapıyı öldürecek”

Kuleler, konaklar, kiliseler, kraliyet bahçeleri… Binlerce kilisenin aynı anda titreşmeye başlamasını betimliyor bize Victor Hugo. Gökyüzüne yükselen armoni dumanını ”kulağında gözü vardır” diyerek açıklar bizlere. Birbirine karışan çan seslerinin konser havasını çağrıştırdığını söylerken, Notre Dame çanının ağır notaları ve Saint-Germain-Des Pres’in üçlü çanından yayılan seslerin uçuşmasını anlatırken, bu seslere kulak vermemizi ister ve sorar bize: ”Orkestraya dönüşmüş bu şehirden, bu senfoniden, daha zengin, daha keyifli, daha görkemli ve göz kamaştırıcı başka ne olabilir?”

Victor Hugo, eserinde yer yer sanat ve tarih hakkındaki düşüncelere yer vermektedir. Tarihsel açıdan mimariyi ele alırken, toplumun tüm maddi ve entellektüel güçlerinin mimaride birleştiğini, sanatın Tanrı adına kiliseler inşa etme bahanesiyle geliştiğini söylüyor ve bunu ”şair doğan mimar oluyordu” sözüyle vurguluyordu. Fenike mimarisinde tüccarın, Yunan mimarisinde cumhuriyetçinin, gotik mimarisinde ise burjuvanın ağırlığının hissedildiğini belirtiyordu.

Matbaanın keşfiyle insanlık tarihi yeni bir döneme girmiştir. Tarihin en büyük devrimi ve olayı olan bu keşifle beraber insanlığın ifade tarzı tamamen yenilenmiştir. Victor Hugo bu keşifle birlikte mimarinin yavaş yavaş kuruduğunu ve köreldiğini görebilirsiniz demektedir. “Mimarinin gerilemesiyle matbaa büyüyüp gelişir” der.

Vahşi ve asil ruhluluğun trajik bir örneği: Zangoç Quasimodo

Terkedilmiş çocuklar bölümüne, insanların, ürkek, tiksinti, şaşkınlık, acıma ve türlü duygular sağanağına girmesine sebep olan kambur, tek gözü siğilli, çarpık bacaklı şekilsiz bir bebek bırakılmıştı. Kaderi hakkında söylenen aşağılayıcı ve vahşi söylemler onun ruhunu ve bedenini karanlığa terketmesi için yetiyordu. Ama ona uzanan el, belki acıma belki sadece iyilik belki de ahirette onu kurtaracak bir araç düşüncesi içinde olan bir rahibin eliydi: Claude Frollo.

Quasimodo Notre Dame’ın zangocu olarak Frollo’nun yanında; ama insanlardan olabildiğince uzakta yetişir. Aşağılamalardan, ona bir ucube gibi bakan gözlerden uzak duruyor, Notre Dame onun için bir sığınak, bir yuva oluyordu. Çanlar zamanla Quasimodo’nun kulaklarını sağır etsede, O, çanları onun adeta bir çığlığı bir haykırışı ama en önemlisi de bir dostu olarak görüyor ve yüksek kuleden şehre yayılan haykırışlarını büyük bir keyifle izliyordu.

”Bazen kilisenin karanlık bir köşesinde başı ve göğsü aslan, karnı keçi, kuyruğu ejderha olan bir yaratığın çömelmiş, yüzünü asmış bir halde oturduğuna rastlanıyordu: Bu, düşünen Quasimodo’ydu. Bazen bir çan kulesinin altında bir ipin ucunda çılgınca salınan devasa bir baş ve bir dizi şekilsiz organ beliriyordu: Bu, sabah ya da akşam ayinini bildiren Quasimodo’ydu.”

 

Quasimodo mahkemede neyle suçlandığını bilmeden yargılanıyordu. Sağır bir yargıcın kendince hükümler verdiği, karşısındakini sadece dış görünüşüne göre yargıladığı bir adaletsizliği, tüm salondakilerin kahkahaları eşliğinde uyguluyordu. Yargıcın sağırlığı o zamanki adalet sistemine bir gönderme olarak anlayabiliriz. Ve bu sağır yargıcın Quasimodo’ya kırbaç cezası ve teşhir direğinde bekletilmesi hükmünü verdiğinde sadece Quasimodo’nun olup bitenlerden haberi olmuyordu. Victor Hugo, teşhir direğinin etrafında toplanan kalabalığı, işkence izleme umuduyla bekleyen insan yığınını betimlerken, dikkatimizi meydandaki başka bir yöne çevirmemizi istiyordu. Sukunet, kasvet ve sessizliğin pencerisinde varlığını hissettirdiği, çile çekenlerin barındığı hücrelere. Madam Rolande’nin Haçlı seferinde ölen babasının yasını tutması için yaptırdığı, bu soylu genç kızın ölmek için yirmi yıl beklediği, gelip geçen insanların acıyıcı bakışları ve kutsallığı harmanlayıp yaşam molası verdikleri bir durak olarak varlığını koruyordu. İşte bu duraklardan birinde de, daha bebekken kaçırdıkları kızının yasını tutan bir kadının, çürümeye adım adım yaklaşmasının tablosu Esmeralda’nın yanı başında zamanı tüketiyordu.

”…Ve bu garip görüntünün günümüzde bizde uyandırdığı tüm düşünceler, evle mezar, şehirle mezarlık arasındaki bu geçici mekan; insan topluluğundan kopmuş bir halde artık ölü sayılan bu canlı; karanlıkta son yağ damlasını tüketen bu lamba; bir çukurda çırpınan bu yaşam kalıntısı; bir taş hücrenin içindeki bu soluk, bu ses, bu sonsuz dua; sonsuza dek öteki dünyaya çevrilmiş olan bu yüz; şimdiden başka bir güneşle aydınlanan bu göz; mezarın çeperlerine yapışmış bu kulak; bu bedende tutsak kalmış bu ruh, bu hücrede tutsak kalmış beden ve etten ve granitten çifte bir kılıfın altında kederle inleyen bu ruh, oradan geçen kalabalık tarafından farkedilmezdi.”

”Bu çağ acımasızdır” diyordu Victor Hugo. Sağır budala denilen yargıç, Quasimodo’nun teşhir cezasını uygulattığı meydandaki kalabalık, acımasız varlıklar sürüsünü oluşturuyordu. Çirkinliğiyle ün salmış Quasimodo’nun ölmesi gerektiğini söyleyen halk; birkaç gün önce aynı meydanda deliler papası ve prensi olarak seçilen Quasimodo’yu alkışlayıp saygıyla selamlıyan halktı. Kırbaç darbeleri vücudunu kan içinde bırakırken, bundan keyif almanın hazzını yaşayan kalabalığın görüntüsü… İşte asıl çirkinlik Quasimodo’da değil bu teşhire hiç üzülmeyen insan yığınındaydı. Kendi çirkinliklerini ve günahlarını Quasimodo’nun bedenine yansıtıp bir çeşit arınma duygusunun hazzını yaşıyorlardı. Ve kalabalıktan şu sözler karışıyordu gökyüzüne:

_ Ah! Deccal’in maskesini takmış.
_ Süpürge sapına binmiş büyücü.
_ Yine de ayin zamanını bize bu şeytan bildiryor.
_ Ah! Sağır! Tekgöz! Kambur! Canavar!
_ işte teşhir direğindeki yüz buruşturması. Darağacındaki yüz buruşturmasını ne zaman göreceğiz.

Bu kalabalığın gördüğü sahne bir anda değişiyor, meydana derin bir sessizlik hakim oluyordu. Quasimodo’nun susamışlığının yakarışları Esmeralda’nın avuçlarında son buluyordu. Güzelliğiyle tanınan Esmeralda’nın, bir ucube olarak nitenlendirilen Quasimodo’ya yardım edişi, olağanüstü bir sahne olarak meydandaki tüm kalplere etki ediyordu.

Cadı Avında bir kurban: ”Esmeralda”

Tarihte kadınlara uygulanan şiddet ve vahşetin en önemli örneğidir cadı avcılığı. Toplumu kötülükten arındırma amacıyla Ruhban sınıfı tarafından başlatılmış daha sonra din adamlarının kadından uzak olmalarının baskısıyla yaratılmış; öfke ve nefretin kadınlar üzerinde bastırılmış duyguların dışa vurumu olarak işkenceye dönüştürülmüştür. Kilisenin zamanla teolojik bir fikre dönüştürdüğü cadı avcılığı ilk kez ortaçağ döneminde ortaya çıkmış ve 1400-1700 yılları arasında birçok insanın yaşamını yitirmesine sebep olmuştur. Çeşitli işkence aletlerine maruz kalanların çığlıkları kilise çanlarını bastırmaya yetiyordu. İşte bu işkenceye Esmeralda’da maruz kalıyor ve cadılık suçlamalarını, işkenceye daha fazla dayanamayarak kabul etmek zorunda kalıyordu.

Esmeralda, aşık olduğu ve kendini tamamen teslim ettiği yüzbaşı Phoebus’un yaralanmasının sorumlusu olarak mahkemeye çıkarılıyordu. Bir büyücü olduğu iddiaları, birkaç kişinin tanıklığı ve keçisine öğrettiği bazı numarlarla daha da kesinleşiyordu. İşkence yapılması ya da yakılması gibi cezaların verilmesi kaçınılmaz oluyordu. Tabi hayvanlarda bu durumdan nasibini alıyordu.

”O zamanlar bir hayvana büyücülük davası açmak sıradan bir şeydi. Bunlardan bir tanesi de 1466’dan beri, zabıta amirliğinin kayıtlarında yer alan ve Corbeil’de infaz edilen Gillert-Soulart ve dişi domuzun davasıydı. Dişi domuzu gömmek için açılan çukurların, Morsant Limanından alınan beş yüz çalı çırpı demetinin, üç litre şarap ve ekmeğin, mahkumun cellatla kardeşçe paylaştığı son yemeğin, domuzun her gün sekiz Paris meteliği tutan on bir günlük beslenme ve bakım masraflarının da dahil olduğu tüm ilginç ayrıntılar bu belgede yazılıydı. ”

Bastırılmış duygular ve Rahip Frollo

Rahip Frollo’nun Esmeralda’ya olan aşkını itiraf ettiği mekan, karanlığın, sessizliğin ve zamansızlığın olduğu; oraya girenin artık kurtuluşunun mümkün olmadığı, ölümden önceki bir geçiş, bir durak, dış dünyadan soyutlanmış, keder kokularının duvarlarında gezindiği, taşların ve haşerelerin vücuda nüfuz ettiği zindandı. Rahip Frollo, bilimle ve sanatla ilgilenen farklı bir karakter olarak çıkar karşımıza. Katedralin en karanlık yerlerinde inzivaya çekiliyor, bir yandan da aklı diri tutan bir yaşantıyı sürdürüyordu. Yıllarca kadınlardan uzak olmanın verdiği sıkıntıların hep üstesinden gelmiş, kilisenin kutsallığından ruhunun kutsallığını beslemiş; ama bu kutsallığın etkisi olan yaşam biçimi Esmerelda karşısında başka bir şeye dönüşüyordu. Aşk ve nefretin birleşimi bir duyguyu derinden yaşayan Frollo, Esmeralda’nın aşkını istediği kadar, onun ölümünü de istiyordu. Bastırılmış duygularının açığa çıkmasına sebep olan bu kızın ölümü, onu tekrar kutsallığına döndürmesi için tek yoldu. Çünkü onun varolduğu düşüncesi bile aklını bulandırmaya yetiyordu. Bu saplatılı durum Rahip Frollo’da bir çeşit işkenceye dönüşmüştü.

”Dinle genç kız, senle tanışmadan önce mutluydum. …Evet, mutluydum, en azından öyle sanıyordum. Temiz bir insandım, ruhum berrak bir aydınlıkla doluydu. Hiç kimse başını benim kadar gururla ve ışıklar saçarak kaldıramazdı. Papazlar iffetlilik, bilginler bilim konusunda bana danışırlardı. Evet, bilim benim herşeyimdi, o kız kardeşimdi ve bir kız kardeş bana yetiyordu. Yaşım ilerledikçe aklıma başka düşünceler gelmeye başladı. Bir kadın yanımdan geçtiğinde birçok kez tüm bedenim sarsıldı. Delişmen bir yeniyetme olarak hayatım boyunca üstesinden geleceğimi sandığım erkek cinselliğinin ve kanının gücü, benim gibi bir sefili mihrabın soğuk taşlarına bağlayan o demirden iman zincirini şiddetle koparmaya çalışmıştı. Ama oruçlar, dualar, bilimsel çalışmalar, manastırın çileleri ruhumun bedenime yeniden hakim olmasını sağladı. Zaten zihnimdeki manevi bulutların bilimin heybeti karşısında dağılıp gitmesi için bir kitabın sayfalarını açmam yeterliydi.”

Yazar, Bastille Saint-Antoıne’ın, Louvre’un, Adalet sarayının yer altındaki zindanları betimlerken; geçitlerinden, uzunluğundan, derinliğinden, ışıksızlığından ve korkutuculuğundan bahseder bize. Hatta korkuyu şöyle anlatır: ”Bu zindan katları toprağın derinliklerine inildikçe daralıyor, karanlıklaşıyor ve korkunun farklı tonlarının sıralanmasını yansıtıyorlardı.” İşte Esmeralda’da bu korkunun ve karanlığın kucağına bırakılmıştı. Suçsuz ve günahsız bir kızın, toplumun gözünde nasıl bir büyücüye dönüştüğünü ve adaletsizliğin sonuçlarının bir toplumu nasıl mutlu ettiğini okuyorduk.

Dipsiz bir kuyuya gömülüyorum, basacak yer yok (Lat.)

Meydanda mahşer kalabalığı. İnsan kendi ölümüne katlanamaz ama; başkasının ölümünü izlemek için sabırsızlanır. İşte bu kalabalık insan yığınının düşüncesi de buydu. Esmeralda’nın o narin bedenini, suçsuz ve günahsız ruhundan ayırmak için beklenen vakit gelmişti. Esmeralda şaşkın ve ürkek bir halde gökyüzüne son kez baktığını anımsıyordu. İlahiler gökyüzüne karışıyor, Rahip Frollo üzüntüsünden dolayı, bedenini meydandan uzağa kaçırıyordu. Quasimodo kalabalığı yarıp cellatların elinden Esmeralda’yı aldığında ilahiler gökyüzünde hala geziniyordu. Notre Dame Katedrali bu kez Esmeralda için açıyordu kapılarını.

”Üstelik böyle biçimsiz bir yaratığın böyle bahtsız bir yaratığı himayesine alması, bir ölüm mahkumunun Quasimodo tarafından kurtarılması oldukça dokunaklı bir sahneydi. Doğanın ve toplumun bu iki uç örneğibirbirlerine dokunuyor, birbirlerine yardım ediyorlardı.”

”Hem ölüm dediğiniz nedir ki? Kötü bir an, bir geçiş ücreti, birazdan hiçbir şeye geçiş.” diyordu, kırık bir testi sayesinde Esmaralda’nın ölümden kurtardığı filozof Gringoıre. Rahip Frollo, Esmeralda’nın hayatını kurtarmasının karşılığında şimdi ödeşme zamanı diyordu. Yapacağı sadece Esmeralda’nın yerine geçmek olan Gringoıre sadece bir daha taşların yapısını, kıvrımlarını, görkemini, olağanüstü işlenmişliğini birdaha göremeyecek olmanın kederindeydi. Ve taşlara yüklediği anlam vefa olarak nitelendirdiğimiz duygunun sadece o anlık önüne geçememişti. Aslında burada Frollo’nun Gringoıre’e bu planlı ziyareti, amacına ulaşmak için yürütülen bir fikrin biraz uyanıklık ve kelime oyunu ile asıl hedefe yönelmek olduğunu anlayabiliriz. Bir papazın entrika savaşına girişmesi, saplantıya dönüşen ve asıl amacı sadece elde etmek olan bir aşk için uğraşıyor olması, Notre Dame Katedralinin görkemine, kutsallığına ve koruyuculuğuna karşı bir savaş niteliğindeydi.

Notre Dame nasıl ki Quasimodo’yu dışarıdaki aşağılamalardan, dışlamalardan ve nefret bakışlarından koruduysa, aynı Notre Dame şimdi de Esmeralda’yı koruyordu. Çan seslerinin verdiği huzur ve güven duygusu şimdi de Esmeralda’ya sirayet etmişti. Aslında Notre Dame da bir geçişti. Birazdan hiçbir şeye geçiş. Tek fark bunun için ölmek gerekmiyordu.

Toza dönen Quasimodo

Notre Dame’ı yağmalama amacı ve Esmeralda’yı kaçırma isteğiyle dolu olan kalabalık ve onlara tek başına direnen Quasimodo. Bu sahneyi yaşıyor gibi okumanız içten bile değil. Esmeralda’nın annesine kavuştuğu gün tekrar kaybetmesi büyük bir trajedi olarak okunuyordu. Esmeralda’ya olan aşkında dolayı bir canavara dönüşen ruhuyla, kirli planların baş mimarı olan Rahip Frollo’nun çirkinliği, Quasimodo’nun ruhunun güzelliğini dahada ön plana çıkarıyordu. Esmeralda’yı koruyamaması ve ölümünü izliyor oluşu… Quasimodo’nun gözlerinden süzülen yaşlar, minnet duyduğu tek adam olan Rahip Frollo’nun da ölümünün habercisi oluyordu. Trajik sahneler yüreğimizi dağlarken ve herkes yazgısının neticesini yaşıyorken, Paris sokakları tüm bu hengamelerin, ölümlerin, idamların ve acı yüklü sahnelerin ardından yine yaşantısına kaldığı yerden devam ediyordu. Esmeralda’ya sarılmış cesedi ayırmaya çalışanların dokundukları anda Quasimodo’nun toza dönüşmesi, Notre Dame Katedralinin ihtişamından daha ihtişamlı görünüyordu.

Katedralin karanlık köşelerinden birindeki bir duvarda yazılı olan ”KADER” yazısı ne zaman silindi bilinmez ama; Qusimodo’nun dostu kule çanları hala çalmaya devam ediyor.

Enver Karahan