BETONDAKİ SON PİKSEL / Erinç BÜYÜKAŞIK 

ÖYKÜ

BETONDAKİ SON PİKSEL / Erinç BÜYÜKAŞIK 
Yayınlanma: Güncelleme: 306 views

Güngören’in o her biri bir diğerinin nefesinden çalan, gökyüzünü yırtan değil de kirleten gri apartmanları arasında akşam, uzak dağ köylerindeki dilsiz kayaların gölgesi gibi inmezdi. Burada karanlık, bir çöküşten ziyade bir bozulmaydı; birbirinin üzerine devrilmiş beton blokların, isli camların ve çocukların hayallerini boğan o bitmek bilmez egzoz dumanının tortusuydu. Bu sessizlikte toprağın o vakur, o her şeyi bilen kadim sabrı yoktu. Sadece bir siktir edilmişlik hissi vardı; her köşe başında biriken, ruhun ıssız ve karanlık dehlizlerine sızan tekinsiz bir uğultu…

Kafeden dışarı adımımızı attığımızda zaman, sanki bir anlığına ileri akmaktan vazgeçmişti. Sokak lambalarının o cızırtılı, sarı ışığında her şey asılı kalmış gibiydi. Yanımdaki arkadaşlarım; A.A.H., S.Y. ve M… Onlar artık beraber kağıt oynadığım, gülüştüğüm insanlar değil, belleğin fısıltılarındaki o silik, etiketi sökülmüş gölgeler gibiydiler. İsimleri vardı, evet, devletin kayıtlarında her birinin birer kimlik numarası vardı ama içleri, o sahipsiz ve tozlu kasetler gibi çoktan boşaltılmıştı. Her biri, yürüme kılavuzunu ihlal eden, nereye gideceğini bilmeyen, rotası kırılmış birer tekneden farksızdı.

Caddenin tam karşısında, apartmanların o daracık, güneş görmez aralıklarından sızan yabancı grup, sokağın dokusuna sonradan saplanmış paslı birer kıymık gibi belirdi. Arda, bir insandan çok, zihnimin tam ortasında aniden biten, her şeyi karartan bir imgeydi. Aramızdaki mesafe sadece birkaç beton karosuydu ama o an sanki kilometrelerce boşluk vardı. Yanıma kadar sokuldu. Gözlerinin içine dik dik baktım. O ise o bayat, o her gün binlerce kez tekrarlanan soruyu sordu: “Niye baktın lan?” Ardından ağız dolusu, leş gibi, sokak köpeklerinin bile tenezzül etmeyeceği bir küfür savurdu.

Sesindeki öfkeyi bile hissedemedim. Benim için o ses, sadece bir yankıydı; bir yerden duyulup başka bir yerde sönen, mekanik bir tetikleyici. Dağların sesini yutan o devasa taş ocakları gibi, bu yüksek binalar da sokağın insani feryadını, çocukluk hayallerini çoktan boğmuştu. Kaçamazdım, kaçamazdık. Çünkü bu beton ormanında beklemek ve sonunda bir yerlere, birilerine çarpmak, artık bu coğrafyanın bize öğrettiği tek hayatta kalma biçimiydi. İnsan burada bekleyerek çürür, çarparak yok olurdu.

Elim cebimdeki o ağırlığa gittiğinde dünya tamamen boktan bir kurguya, tek tek yazılmış bir kod dizinine dönüştü. Parmaklarım metalin o buz gibi, hissiz soğukluğunu kavradığında, içimdeki o şefkatli dokunuşlar, çocukluğun o masum kayıtları sistemden kalıcı olarak silindi. Bıçağı çıkarttım. Bir hamleydi bu; tıpkı eski, cızırtılı bir bandın üzerine şiddet dolu bir kaydı zorla, kazıya kazıya, her şeyi yok ederek yazmak gibi. Metal Arda’nın karnına girdiğinde zihnimde bir vuruş onayı parladı. Acı falan yoktu; sadece metalin etin içindeki direnci ve ardından gelen o boğuk, yaş bir ses… Bir kez vurdum. Sanki gereksiz bir dosya klasörünü çöpe atar gibi; hızla, duygusuzca, bütün dünyaya siktir çekerek ve sonsuza dek…

Arda yere yığılırken dünya kasmaya başladı. Sahneler birbirine karışıyor, sesler boğuluyordu. Bizimkiler üzerime çullanıp bana vurmaya, bir yandan da “Ne yaptın lan sen!” diye çığlıklar atıp hakaretler yağdırmaya başladığında bu darbeler canımı yakmıyordu. Yaşamanın ve diriliğin tek kanıtı olan o üşümek hissi benden çoktan alınmıştı; ben çoktan donmuştum. A.A.H. yanıma gelip, “Ver lan şu bıçağı!” diye bağırdığında, sanki içindeki tüm verileri boşalttığım, işi bitmiş kara bir kutuyu ona uzatır gibi verdim bıçağı. Bıçağı yere fırlattı. Metalin betonda çıkardığı o tiz çınlama, bu boktan oyunun sonundaki o ağır, iç kıyan jenerik müziğinin ilk tınısıydı.

Arda için dünya artık tek bir kareden ibaretti. Karnına inen o metal soğukluk, geleceğe dair tüm dosyalarını, hayallerini, yarınlarını tek bir saniyede sildi. Gözleri açık, yere yığıldığında gördüğü şey Güngören’in o gri, dumanlı gökyüzü değildi; apartmanların arasına sıkışmış, kararan bir ekranın son pırıltılarıydı. Onun için bu artık bir bekleyiş değildi; o, ormanın derinliklerinde kaybolmuş, etiketsiz kasetler gibi büyük ve geri dönülmez bir sessizliğe gömülmüştü. Arda artık sadece bir başkasının hafızasında yanlış kaydedilmiş, parazitli bir yankıydı.

Polisler geldiğinde kaçmadım. Kafenin içinde, rengi solmuş bir tabureye tünedim. Kaçmak, yürüme kılavuzunu ihlal etmek olurdu; kurgunun kurallarına aykırıydı. Ben orada, enkaz başında bir gölge gibi bekleyen o dilsiz, o umudunu çoktan yitirmiş insanlar gibi bekledim. Memurlar adımı sorduğunda sesim, kırık bir plağın en can alıcı yerindeki cızırtısı gibi çıktı: “Tanımam, suçlamayı kabul ederim.”

Hücrenin kapısı üzerime kapandığında o ağır klik sesi koridorda yankılandı. Ama bu kez menüye dönen, yeni bir can veren bir ses değil, gerçekliğin paslı ve kirli dişleriydi. Betonun soğuğu tenime değdiğinde, bu hissi kapatamayacağımı, ayarlara girip parlaklığı azaltamayacağımı anladım. Karanlıkta gözlerimi kapattığımda, Arda’nın o yere düşüş anı bir döngü gibi durmadan başa sarıyordu. Ama artık pikseller dağılmıyordu; gerçek kanın o demir kokusu, o betonun sertliğiyle birlikte genzime doluyordu. Her şey çökmüş, bütün bağlantılar kalıcı olarak kesilmişti.

Hücrenin köşesinde, dilsiz bir taş gibi öylece dururken, duvarlardaki çatlakların genişlediğini görür gibi oldum. O çatlaklardan sızan sesler, sistemin değil, benim içimden taşan yankılardı. Sahne arkasında susturulanların, kayıtlara geçmeyenlerin, belleğe kazınan ama hiç anlatılmayanların hatırasıydı bu. Binanın içi artık sessiz değildi ama duyulan sesler gerçek dünyaya ait de değildi. Terminal çalışmıyordu, ışıklar yanmıyordu; sadece o derin çatlaklardan sızan fısıltılar vardı.

Arkasından gelen ses bir adım sesi değildi. O, dondurucu bir sessizliğin içine gömülen on yedi yaşındaki bir çocukluk hatasının, etiketi kazınmış bir kasetin son hışırtısıydı. Oyun bittiğinde, her şey sustuğunda, geriye ne bir skor ne de bir isim kalırdı. Geriye sadece o taşlaşmış, o soğuk ve o siktir edilmiş sessizlik kalırdı.

Şimdi bu dar hücrede, betonun kemiklerime işleyen soğuğuyla baş başayım. Yürüme kılavuzunu sadece ihlal etmemiş, onu tamamen yakıp kül etmiştim. Ama bu ateş beni ısıtmıyordu. Aksine, beni bu beton labirentin, bu sonsuz simülasyonun en karanlık köşesine, hiçbir çıkışı olmayan o “son sahne”ye hapsetmişti. Artık ne belleğin fısıltıları ne de dağın uzun zamandır sakladığı o sırlar beni kurtarabilir. Ben, Güngören’in o gri apartmanları arasında, kendi yarattığım o kanlı piksellerin içinde boğulmuş durumdayım.

Karanlık yoğunlaştıkça, avucumda hayali bir kaset tuttuğumu hissediyorum. Üzerinde hiçbir şey yazmıyor, sadece derin bir çizik var. Neva bu kaseti tanırdı, ben de tanıyorum. Bu, hiç görülmeyen ama hep taşınan o ağır sorumluluğun sembolü. Ve şimdi o ses benden geçti. Artık bana ait değil. Sadece hücrenin duvarlarında yankılanan, kimsenin duymadığı, kimsenin anlamadığı o dilsiz çığlık olarak kalacak. Oyun bitti. Ve bu kez, sessizlik gerçekten her şeyi yuttu.

Erinç Büyükaşık

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

YORUMLAR (1)

YORUM YAZ

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.