Beşinci Mevsim -2 / Melek Koç

“Tren yorgun, / Tünel karanlık / Raylar eski / Gönlümde sonsuz bir kaçma isteği…”
Ahmet Erhan

Beşinci Mevsim -2 / Melek Koç
Yayınlanma: Güncelleme: 288 views

Kış mevsimini yaşamak zordur. Oysa içimizdeki kardelenler hep beşinci bir mevsimi müjdeler bize. Bir gün her şeyin yarım kalacağını bilerek yaşarız bu mevsimi. Aslında hiç kimse için yarın olmasa da biz 1-0 yenik durumdayızdır. Yine de içimizdeki o hiç bitmeyen yaşama sevinciyle bazen iflah olmaz bir arzunun peşinden gideriz ve bazen de asla bitiremeyeceğimiz bir öyküye başlarız.

Her mevsimden arta kalan duyguların oluşturduğu bir mevsimdir bu. İlkbaharın ılık heyecanı, yazın yakıcı tutkusu, sonbaharın o tuhaf hüznü, kış mevsiminin içimizi titreten soğuğunda kendine bir yer buluvermiştir. Hem çocuk, hem genç, hem yaşlıyızdır artık. Öyle olduğu içinde çelişkiler mevsimidir, beşinci mevsim…

Bize sevgi olarak görünen duyguların kendi duygularımızın bir yansıması olduğunu öğrendiğimizde aşk diye bir şeyin olmadığını yine bu mevsimde öğreniriz. Proust’un dediği gibi, içimizde biriktirdiğimiz duyguların dışarı çıkıp “O” na çarptıktan sonra bize geri dönmesidir bütün olay.

Yaşam gibi her şey bir yanılsamadır sonuçta. Bunu, gitmekle kalmak arasında tedirgin bir bekleyişin hüküm sürdüğü bu yıllarda anlamak canımızı daha çok acıtır.

Yaşamdan elde edilen onca deneyime rağmen hala aldanıyor olmak…

Sanırım bu da insanoğluna Tanrının yaptığı bir ironi olmalı. Bu ironiyi yaşamak bir talih mi yoksa talihsizlik midir, bunun yanıtını asla bilemeyiz ama yaşarız. Bile isteye hem de! Hatta bir yalana inanmak olsa da! Hayat da, Pavese’nin dediği gibi, yalanlara inanma sanatı değil midir zaten…

&

Hayatımızın sonbaharından kışa geçerken duygularımızın ağırlığını taşıyamadığımızı fark ederiz. Yaşam fazlasıyla yormuştur yüreğimizi. Öfkemiz, kırılganlığımız ve kapılarımızı kapatıp iç bükey bir yalnızlığa çekilmemiz bu yüzdendir.
Oysa saklı gölümüzde fırtınalar dinmiş, sahilimize vuran yaşam tortuları, can kırıkları, sevda artıkları ve daha ne varsa temizlenmiştir artık.  Sakin ve sessiz kendi yalnızlığımız içinde huzurlu bir yaşam sürerken, kış günlerinin o sisli puslu günlerinden birinde aniden güneş çıkar. Yaşanan o yalancı bahar havasına kapılıveririz. Özlemişizdir o sıcaklığı.

İçimizi sarıveren isimlendiremediğimiz duygularla doluveririz…

Duygularını denetim altında tutabilen kaç kişi vardır ki zaten? Aklımızla üstesinden gelemediğimiz duygularımızı… İrademizi yok eden, zaaflarımızı tuzağa düşüren, saklı kalmış beklentilerimizi su yüzüne çıkaran duygularımızı…

Onların mantığımızı sıfırlayacak bir nedenleri her zaman vardır. Ne zaman, nerede, nasıl ortaya çıkacaklarına kendileri karar verir. Ve biz daima hazırlıksız yakalandığımızdan, bize sadece onu yaşamak düşer. Bizi savurduğu yere gönüllü bir savruluş başlar içimizde.

Hani şair, “Ey ömrün en güzel türküsü aldanış / Aldan, gelmiş olsa bile ümitsiz kış” der ya; biz de içimizdeki kışa aldırmadan, aldanıveririz dışımızı ısıtan güneşe. Öyle bir güneştir ki bu, o güne kadar yaşanılanların bir yanılsamadan ibaret olduğuna inandırır bizi. Oysa bu bir döngüdür. Güneş üzerimizden çekildiğinde bunun da bir yanılsama olduğunu görecek, yaramızın üzerindeki kabuk bir kez daha düşecek ve canımız hiç olmadığı kadar yanacaktır.
Hiçbir şey yaşanmadan bilinemiyor elbet.  Bu yüzden, unuttuğumuz ama belli ki farkında olmadan özlediğimiz duyguların uzak bir geçmişten geri döndüğünü hissettiğimizde açıveririz kollarımızı. Hafif bir esintiyle saklı gölümüzün dip suları hareketlenir yeniden. Ayaklarımızı yerden kesen bir heyecan ve dudaklarımızın kenarına takılan kocaman bir çocuk gülüşüyle dolaşırız etrafta.

Mutluluğun hazzını yaşarken ne büyük bir aldanış içinde olduğumuzu anlamayız. Sadece çok mutluyuzdur. Detaylarla ilgilenmez, kendimizi sorgulamayız.
Aslında istediğimiz içimizdeki çölü aşıp saklı gölümüzün sularında biraz olsun serinlemektir.  Ama ilk adımı attıktan sonra açıkların çağrısı gelir kulağımıza. Derinlere doğru yürümeye başlarız. Sular yükselmeye başlar ve sürükleniriz. Memnunuzdur bu sürüklenişten. Henüz geriye dönme şansımız varken, kendimizi dip akıntılarının coşkusuna bırakıveririz.

Farklı kıyıların büyüsü içinde tadılmamış hazlar bizi bekliyordur. Dudaklarımızın kenarındaki o tanıdık gülümsemeyle bırakıveririz kendimizi dalgaların götürdüğü bilinmeyen kıyılara.

Aslında sadece tadılmamış hazlar değildir bizi bekleyen.

Düş kırıklıkları, aldanışlar, yanılsamalar küçük dalgalar halinde bizden evvel  kıyıya vurmuşlardır.  Çok geçmeden küçük yassı çakıl taşlarının arasına gizlenmiş bir midye kabuğuna basar ve kanatıveririz yüreğimizi…

Bir yürek nasıl kanar bilir misiniz?

Nasıl ince bir sızı yayılır tırnak uçlarınızdan saç diplerinize kadar…

Yanlış kıyılarda yürümenin bedelidir bu!

Yanlış ikindilerde yanlış savruluşlar yaşamanın bir bedeli olacaktır elbet.

Ve beşinci mevsim, canının yandığında asla şikayet etmemeyi öğretir insana.

Sessizce kabullenmeyi de!

(Devam edecek)

Melek Koç

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.