Aydın Akyüz yazdı: Sezai Karakoç’un Edebiyat Yazıları’nda Şiire Yolculuk

İNCELEME

Aydın Akyüz yazdı: Sezai Karakoç’un Edebiyat Yazıları’nda Şiire Yolculuk
Yayınlanma: Güncelleme: 90 views

Sezai Karakoç, döneminin şiirini masaya yatırmış yine Edebiyat Yazıları’nda. Kendi ifadesiyle Yeni Gerçekçi Şiirin çıkış noktası ve poetikası hakkında fikir edinebileceğimiz edebiyat içi yazılardır bunlar. Şairin kendisini bu anlayışın neresinde konumlandırdığını da bu yazılardan anlayabiliyoruz. Şair, şiirde neden yeni bir edebi anlayış gerektiğini açıklarken söze Osmanlı döneminden başlayarak girmiş, bu dönem sonrasında çıkan anlayışları ve bu anlayışları temsil eden şairleri irdeleyerek devam etmiştir. Karakoç’a göre Osmanlı dönemi, Türkçenin en zengin kültür ve medeniyet dili haline geldiği dönemdir. O dönemde verilen eserler, Türkçeyi, İslâm medeniyetinin kültür ve medeniyet dili haline getirmiş; dönemde Türkçe, medeniyetin ana dillerinden biri olma özelliğini kazanmıştır. Osmanlı edipleri, Türkçeyi, Rumca ve Farsça arasında ezilip boğulmaktan kurtarmıştır.

Ona göre Osmanlı Dönemi, bir Millet Dönemiydi; diliyle, edebiyatıyla, idealleriyle, ahlâkıyla, sanatıyla, düşüncesiyle, yönetimi ve ordusuyla, o çağda bir benzeri görülmemiş üstün bir millet. Buradaki millet kavramına da şöyle açıklık getirmiştir üstat: İslâm düşünce ve yaşantısında, millet kavramı, ırka veya dile bağlı bir kavram değil, İslâm medeniyetinin organik toplumuna verilen addır. Osmanlı Döneminde millet anlayışı, buydu. Ümmetle millet aynı realitenin iki yüzüydü. Asıl millet, aynı ideale sahip insanların meydana getirdiği toplumdur. Medeniyet ve insanlık idealleri topluluğunun adıdır “millet”. Bu gerçek öyle açıktır ki bin yıldan daha da artık zamandan beri bir millet olduğumuz ve çok ileri ve yüksek dönemler yaşamış bir millet olduğumuz gerçeğidir.

Tanzimatla beraber yeni heyecanlar, yeni yol arayışları aranmaya başlanmıştı. Ziya Gökalp: “aruz sizin olsun, hece bizimdir” diyerek bu yolu tıkıyordu. Oysa, aruz da bizimdi, hece de bizimdi. Edebiyatımızı sadece folklora, şiirimizi sadece saz şairlerinin şiirine indirgemeye imkân var mıydı? Kuşkusuz, Ziya Gökalp ihmal edilmiş bu konuya, halk bilgi ve kültürüne dikkat çekmişti. Ancak, bunu yaparken aydınlar kültürünü inkâra gerek yoktu. Eğer bu ikisi arasında yüzyıllar içinde bir kopukluk olmuşsa bunu birleştirmek görevi düşüyordu düşünüre. 

Savaşın etkisiyle şairler milletçiliğe yönelmişti. Savaşın sonucunda yenilmişliğin verdiği psikolojiyle eski suçlanmaya ve inkâr edilmeye başlanmıştı. Eski atılmaya, yeni ise olduğu gibi taklit edilmeye başlanmıştı. Karakoç bu durumu şöyle değerlendiriyor: “1.dünya Savaştan sonra Mutlak değerler ikinci plana geçti. İnsanın önemi arttı. Şair, bir çocukluk melankolisi ve duyarlığı içine düştü. Bu yüzden biçim ve konular değişti. Biçimde deformasyon başladı. Mutlak değerleri inkâr ve reddeden, var oluşa açlığın açısından bakan, katı realizm ekolü.”

Koskoca bir medeniyetin ürünü olan Divan edebiyatı reddediliyordu. Biçimleri ve şairleri eskimiş olarak görülüyordu. Karakoç: “En basit bir gerçektir ki, Divan edebiyatı, bizim klasik edebiyatımızdır. Tanzimattan bu yana bu gerçek inkâr edildi. Yeni bir edebiyat doğurmak, eskinin yıkılmasına, yok sayılmasına bağlandı.” diyecekti. 

Halk Kurtuluş Savaşından galip çıkmış ve yeni bir devlet kurmuştu. Cumhuriyetle birlikte yön Batı’ya yönelmişti. Karakoç şöyle değerlendiriyor bu durumu: “Edebiyat, halka, devrim ise Batı’ya yönelmişti. Devrimin öncü yazarları gün gün edebiyattan siyasete geçiyorlardı.   Devrim, batı   tipi bir insanın peşindeydi. Edebiyatsa, Kurtuluş Savaşının verdiği bir duyarlıkla, halka, Anadolu’ya ve “insan”ımıza doğru gidiyordu.”

Herkes Batı’ya yönelmişken Akif, İslam’ın bayraktarlığını yapıyor ve Kur’an’dan alıyordu ilhamını. Eskiye sahip çıkıyordu. Üstat kendisine örnek aldığı Akif için şöyle diyordu: “Akif, batmakta olan toplumu kurtarmanın çığlığıdır, sesidir ve öfkesidir, yalvarışı ve direnmesidir. Yani o toplumun şimdiki zamanına, aktüel görünüş ve içyüzüne dönüktür.” 

Cumhuriyet döneminde şiir çeşitli badirelerden geçmişti. Eski ölçü atılmış, heceye geçilmişti. Konular, mesnetler, kişiler ve temalar değişmişti. Bu değişimden geleneksel görüş de nasibini almıştı. Akif’in mücadelesini hatırlayanlar elbette olacaktı. Bu konuda Karakoç teşhisini şöyle koyacaktı: “Gerçekte Âkif’in şiiri, imparatorluğun, geleneksel Türk toplumunun ölüm kalım savaşı olur. Önlenmez çöküşten sonra Yahya Kemal bir anıtta toplar sanki geçmiş macerayı, ulu ve unutulmaz bir medeniyet macerasını. Necip Fazıl’ın şiiri ise, her şeyin bittiği, kendi dünyamızın kapandığı, yaşamaya ve var olmaya yeniden başlanıp başlanmayacağının sorulduğu anda doğmuş, insanın toprağa ilk ayak bastığı andan bir haber olmuştur toplumumuz için. Necip Fazıl’ın şiiri, şiirimizi böylece yaradılış sırrına, varoluş gerçeğine kadar götürmüştür.”

40 ve 50’lilerde şiirde arayışlar sürmüştü. İkinci büyük savaşın etkileri şiirde kendini göstermişti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki insanın yeni realizmine uygun, onun dünya görüşünde, onun umudunda, onun şüphelerinde, onun deney ve tedbirlerinde gelişen bir şiir anlayışı çıktı. Harp sonrasının şiiriydi bu. Dünyaya tekrar alışmaya çalışan, ölümden nasılsa kurtulmuş (yani yaşamaya taparcasına bağlı, hayatı tanrılaştırmış) insanın, acılarını yavaş yavaş unutmaya çalışan, yaralarını sarmaya çalışan insanlığın şiiriydi bu. 

Garipçiler bütün kalıpları yıkmıştı. Özünde gerçekçi bir akımdı. Batı hayranlığı altında gelişmemişti. Fakat konuları sığ kalmıştı. 2.dünya Savaş boyunca ve sonra da savaşın kalıntıları ortadan kalkıncaya kadar bu ekol, tam hükümran oldu. 

Akif’in yolundan giden Yahya Kemal ve Necip Fazıl’ın gayretleri yeniden dirilişi getirecekti. Bu konuda üstat şöyle diyor: “Diyebiliriz ki, Tanzimattan sonraki akımlar, bazı yazarlarımızın da belirttiği gibi birtakım denemeler, arayışlar ve tekliflerdir. Bu arayış ve deneyişler içinde, geçmiş edebiyatımızla bağlantısını tam kurup edebiyatımızı yeniden asıl eksenine oturtan bir akım olmamış ve temelde batı tipinde tek tek şairler gözükmüştür: Abdülhak Hamit, Fikret, Akif, Hâşim, Yahya Kemal, Necip Fazıl gibi. Yeni edebiyatımız, kesik kesik, günümüze kadar gelmiş, fakat, henüz bütünüyle kendisini bulup, geçmişle tam bağlantısını kurup, sağlıklı ve uzun ömürlü yeni hayatına kavuşamamıştır. Bu şairler içinde, belki en çok Yahya Kemaldir ki, eski şiirimizi göz önünde tutmuş, gelenek konusunda bilinçli olmuştur. Ama yine de sohbetlerinde ve yazılarında olduğu kadar bile şiiri, eski şiirin devamı olamamış, gerçekte belki kişilikli bir batı tipi şiir oluşturmuştur. Nitekim, eğer, denilen akımı gerçekleştirebilseydi kendisini izleyenler olacak ve bugün akım yerine oturarak, Türk şiiri, gelenekle bağım yeniden kurmuş olacaktı. Arkasından gelen hece şiiri, bambaşka bir yol izlemiş, sonunda entelektüel planda bir batı tipi şiir oluşturmuş, orda birdenbire durmuştur. Onların Yahya Kemal’e karşı olmaları, bir talihsizlikti. Daha sonra, o şiir kırılmış, un ufak olmuştur. 1940ların şiiri, şiir değil, deniz seviyesinde, sıfır düzeyinde şiirin bir süre yerde sürünmesi olmuştur. 1950lerden sonra ise, şiirimiz dünyadaki örneğine uygun olarak, asıl serbest nazım denemesine girişmiştir. Divan şiiri geleneğine bir türlü bağlanılmamış, Batı sularında gezinen (Haşim ve Yahya Kemal) aruz bitmiş, bir havaî fişek gibi parlayan hece tükenmiş ve sıra, evet, bir kez daha belirtelim, serbesti denemeğe gelmiştir.”

Yahya Kemal, aruzla yazmıştı. Geleneği yaşatmaya çalışmıştı. Gerçi, şu nokta, unutulmamalıdır ki, Yahya Kemal, aruzu kullanmasına, rubailer yazmasına, hatta eski şiir örneklerine benzer birçok eser vermesine ve eski dille yoğrulmasına rağmen, divan şiirini devam ettiren bir şairdi denemez. Hatta onun şiiri, divan şiirinin yeni ve orijinal bir dirilişi de sayılamazdı. Onun şiiri de bütün bu özelliklerine karşın batılı bir şiirdi. Şu farkla ki, o, doğrudan doğruya Batı türünde şiir üretmemiş, batı tipi şiirini, eski şiirimizi göz önünde tutarak esaslı bir reforma tâbi tutulmuştu. Böylece kendine özgü şiire varmıştı.

O divan şiirinin biçimleriyle yazmış fakat düşüncesi Batı tandanslıydı. Yeniden doğuşu ve dirilişi başlatacak bir söylemi yoktu. Fakat gerçek şudur ki, ne Yahya Kemal eski Türk şiirinin devamı olabilmiş, ne kendinden sonrakiler Yahya Kemal’in devamı olmuşlardır. 

Yahya Kemal, yeni bir söz söylemede etkinliğini gösterememiş olsa da diriliş yolunda bir kilometre taşıydı. Yahya Kemal de şüphesiz diriliş gelişimi tarihinde bir yer sahibidir. Bu, o tarihi başlatan kişi olmak değilse de onu gereksindiren, aratan biri olmak durumudur. En azından, düşen şiirin seviyesini yeniden yükseltenlerden biri olarak, problemi hissedecek bir kuşağın yetişmesinde pay sahibi olmak özelliğidir.

Peki, durum böyleyken ne yapmalıydı şair. En kişisel acılardan, en metafizik bunalımlardan en sosyal kritiğe kadar toplumun aktüalitesi, şairin derdi ve problemidir. Gün ortasında en sıhhatli ve çekinmez gözlerle toplumu gözlemekte ve onun şanlı yanıyla övünmekte, hastalıklı yanlarını şiddetle yermekte, geçmiş zamanın yüce dönemlerinin hakkını verirken gelecek zaman umut ve korkularını da haykırmakta, cesaretle çizmektedir şair.

Birinci Yeni’nin ardından Yeni Gerçekçi Şiir geldi. En güçlü kalemi Sezai Karakoç’tu. Cemal Süreya ile beraber doğuşunu hazırlamışlardı. “Arkasından “Nekahat dönemi” şiiri geldi. Yani İkinci Yeni dedikleri şiir. Bu şiir, savaşa şartlanmış insanın yeniden dünyaya alışma denemeleri şiiridir. Orhan Veli şiiri, şiirimizin gerçekçi (realist) akımıydı; bu akım ise, yeni gerçekçi (neorealist) akım.” diyecekti bu yeni şiir hakkında üstat.

Peki, ona göre bu yeni şiirin amacı ne olmalıydı. Nasıl bir yol izlemeliydi. Oysa, olması gereken bile anlaşılmamıştır. Aruzla, vezinli ve kafiyeli, tıpatıp divan şiirinde olduğu gibi kasideler, gazeller, murabbalar mı yazılacaktı? Ya da adı divan, gazel, kaside olsun da ne olursa olsun mu denecekti? Hayır, bu iki yol da değil. Asıl gerekli olan, eski şiirimizin ruhunun, algılamasının, şiire bakışının yeniden dirilişiydi. Biçimlerin ve mazmunların aynen alınışı, kullanılışı değil, onların bugünkü şartlarda doğurması gereken şekilleri. Yani, şiir, arûzla olmak zorunda değil, ama, aruz ruhu ve yankısından sesler getirmeli; gül, bülbül, şarap, saki, rakip gibi mazmunların kullanılması yenilenmeli, ayrıca çağımızda, bunlara karşılık, yeni mazmunlar doğurulmalı idi. Bütünüyle batı uygarlığına ya da onun bir türevi olan Marksizm’e bağlı olanların geleneksel şiirimizin ya da edebiyatımızın dirilişini sağlamaları mümkün değildi.

Dirilişin şiiri doğmalıydı. Öncüleri ayak seslerini vermişlerdi. İşte bu yeni edebiyat hareketinin en güçlü sesi, Necip Fazıl’dı. Yavaş yavaş ve gürültüsüz patırtısız gelişen şiiriyle, bir yandan halk şiiri ölçüleri içinde şiirimizi çağdaş Batı şiiri gücüne ulaştırıyor, bir yandan da daha görünmez planda ve daha önemli olarak, Türk edebiyatının muhtevasını kendi kültürümüzün özü çerçevesinde tazeliyor, potasında ateşliyordu O. Şair, “ben” derken, asıl “insan”ı kasdetmiştir. 

Necip Fazıl, onun için yolu hazırlamıştı. Gerçek Türk şiirinin gelecekte yine kendisini bulmasının en önemli bir kaynağı da Necip Fazıl’ın şiiridir. Her şey bittikten, toplum bütünüyle âdeta var olma savaşını yitirdikten, her türlü umut kaybolduktan sonra sessizce toprağa bir tohum düşüyordu. Bu, Necip Fazıl’ın, en genel insan, tabiat ve yaradılış problemlerini derinden derine araştıran ve onun gaybtaki sırlı cevaplarını yakalamaya çalışan şiiriydi. Düşüncede de Necip Fazıl’ın çıkışı yine toplumun umut bakımından en beklenmedik anında olmuştur. Necip Fazıl’ın şiiri ve düşüncesi, çıkışında, doğrudan doğruya insanın, hakikati arama, güzelin, iyi ve doğrunun en taze özlerini ve perspektiflerini (ben) in en mahrem varoluş kaygısıyla karşılaştırma atılımından doğmuştur. 

Dirilişin şairi ve şiiri işte böyle doğmuştu. Şiire yeni ufuklar açmıştı Karakoç. Metafizik, yaratıcı, yaratılan, İslam, Yunus Emre, Mevlâna gibi kavramlar girmişti onunla şiire. İslam Coğrafyası ve Medeniyeti hayat bulmuştu onun şiirinde. O, tam bir şairdi. Önemli misyonlar yüklüyordu şairliğine. Şair, başlı başına temsiliyetti. Peygamber’e Kureyş “şair” dedi. Bu, sanıldığı gibi, O’nu küçültmek için değildi. Peygamberlik kavramına o zamana kadar tümüyle yabancı olduklarından, Peygamberimize, kendilerince yine de en büyük ismi veriyorlardı: şair. Ve o adı daha da yoğunlaştırmak için buna bir de sahir (büyücü) sıfatını ekliyorlardı! Peygamberin makamca yüceliğini seziyorlar, fakat onun ne olduğunu bilemediklerinden kendilerince yine de en yüce sayılan bir r’acamla adlandırıyorlardı. Ama, eninde sonunda hakikate ters düştüklerinden, Kur’ân bu iddialarını şiddetle reddediyordu. Bu reddi, şairliğin tüm reddi anlamına almak yanlış olur. Bu red, sadece Peygamberin şair olmadığı anlamındadır.

Şair böyleyken şiir de manevi yerini almalıydı. Âyetler, şiirin özünü belirterek onu vahiyden ayırmışlardır. Vahiy, mutlak hakikati belirler. Şiir ise, ilke olarak mübalağayı benimser. Bu özelliğini belirtme, onu küçültmek için değil, öz doğrultusunda sapmamasını, büyük fonksiyonunu yerine getirmesini sağlamak içindir. Şiir, şiir olarak kalmak, dinin yerine geçmeye kalkmamak. Buna kalkarsa, kendi kendine de ihanet etmiş olur. Hz. Peygamber, bu ölçü içinde, şiiri yüceltmiş, şiir eğitimine değer vermiştir.

 

Şiir, yolculuk yapılması gereken bir dünyaydı. Şairin hayaliyle ve çabasıyla oluşmuş bir dünya. Şiir, âdeta şairin duyarlığı üzerinde açan bir çiçek gibidir; onu tam açılımını yapmadan kopardığınızda çabuk solup gider. 

Şiir, neydi, nasıl olmalıydı, hep bunlar üzerinde kafa yormuştu Karakoç. Şiir tamamlanıncaya kadar; şairden esere bir akış, eserden de şaire bir akış olmalıdır. 

Şiirsiz bir dünya düşünemiyordu. Şiirle kendisine yeni dünyalar kuruyordu. Şiirsiz bir mânevi âlem, mânevi âleme pencere açmamış bir şiir dünyası olabilir; ama yoksul dünyalar olarak.

Şiir, onun için bir sanattı. Bu sanat milletten doğmalıydı ve millete rağmen sanat olmazdı. Şiir sanatı kadar millet sanatı olan bir sanat yoktur. Resim, musiki, mimarî ve edebî sanatlardan romanda da millî çizgiler ve karakterler görülür kaçınılmaz bir şekilde. Ama şiirde, millî damga, zorunludur. Evet, şiir evrensel olduğu ölçüde millî, millî olduğu ölçüde evrenseldir. Dil ve kelimeler, onu dolaysız millet malı yapar.

Şiir, anlaşılmalıydı. Bir alıcısı olmalıydı. Sesini duyurmalıydı. Şiiri anlamak kadar, hatta biraz daha zordur şairi anlamak. Şiir, şiire yaslanarak, otobiyografiler ve biyografilerden destek alarak, anlaşılma şansını arttırır. Nihayet, şiir, topluma sesleniş olarak, gizli kapaklı, dolaylı dolaysız anlaşılmayı amaçlamıştır.

Şiir, korunmalıydı. Bunu da en başta şairi yapmalıydı. Şiir, sanatını, bütün horlamalara ve yersiz kullanımlara karşın, kalesini savunan bir komutan gibi savunmalı.

Şiir, korunduğu kadar haykırılmalıydı. Bunun için tekrar dönmeli çağa ve topluma. Şiirin şiir olduğunu yine şiirle haykırmak. Tapınağını kurmak ve birkaç kişiyle de olsa, şairlik ekolünün şan ve onurunu ilân etmeli.

Şiir, insan savunduğu gibi şiir de insanı anlatmalı ve içermeliydi. Şiirin gerisinde insan olmalıdır. “Her çağda, her şiirle yenilenen”. İnsansız şiir tez ölür. Şiirimizdeki bazı serüvenler, iyi olmayan örnekleriyle tepki ya da ilgisizlik uyandırıyorsa, insansızlıklarındandır o şiirlerin. Şiirine insan ya da insanlık fonunu koymayanlar kaybedecek, okur, şiirlerinde, bozuk bir geometriden başka bir şey bulunmayanları fark edecektir hemencecik.

Şiir, kendine has yapısıyla ayırt edilmeliydi. Şiirin birimi şiirdir. Onu biçim (şekil) ve öz (muhteva) diye ikiye ayırmak sadece poetikada olabilir. Kendine mahsus bir özü olmayan şiirin biçimi de yok demektir. Öte yandan, biçimi olmayan şiirin özü de yok demektir. Yüzü olmayan insan olmayacağı gibi, şekilsiz şiir de olamaz. 

Hal böyleyken artık şiir artık özüyle şairiyle sanatsal bir varlıktı. Artık o insanlığın malıydı. Onda kullanılan kelimeler bile artık öncesini yitirmiş ve bu yeni sanatsal varlığın kelimeleriydi. Şiir, bir varoluştu, dirilişti. Şiir, aslında kurtuluştu. Bir şiirin içindeki kelimeler, artık, bildiğimiz, mücerret, kelimeler değil, “şiirin kelimeleridir. Şiirin içinde yeni bir varlığın şartlarıyla vardır onlar… Şiirin iç mantığı onları öyle farklı bir açıdan tuttuğu ışıkla aydınlatmaktadır ki, onlar bütün alelâdeliklerini yitirmişlerdir. 

                                                                            SEZAİ KARAKOÇ EDEBİYAT YAZILARI I – II

… 

Aydın Akyüz

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.