AHMET MİTHAT’IN HÜSEYİN FELLAH ROMANININ ANALİZİ / FATİH OTO

KİTAP İNCELEMESİ

AHMET MİTHAT’IN HÜSEYİN FELLAH ROMANININ ANALİZİ / FATİH OTO
Yayınlanma: Güncelleme: 598 views

Ahmet Mithat’ın bu romanı bize Osmanlı toplumundaki sivil hayatın, yaşamın nasıl işlediğiyle ilgili önemli ipuçları vermektedir. Döneme ait yazılmış romanlar her ne kadar yazarın kurgusu olsa da oradaki insan ilişkileri, sosyal yapı hakkında bir şeyleri su yüzüne çıkarır. Biz de eleştirmen olarak öndeki, arkadaki ayrıntıları seçip çıkarır, önemli noktalara dikkat çekeriz. Ahmet Mithat gibi Osmanlı toplumunda yaşamış, görgü tanıklığı olan bir yazarın bu tür romanları hem Osmanlı toplumunu, yaşamını anlamak hem zamanımızla karşılaştırma yapmak için aydınlatıcı yer tutar.

Ahmet Mithat Efendi (1844-1912) İstanbul’da doğdu ve orada yaşamını yitirdi. Tanzimat döneminin ilk kuşak yazarlarındandır. Babasını küçük yaşta kaybetti. 1854’te Vidin’de bulunan ağabeyi Hafız Ali Ağa’nın yanına gönderilip eğitimine de burada başladı. 1857’de ailesi ile birlikte İstanbul’a döndükten sonra Mısır Çarşısı’nda bir aktarın yanına çırak verildi. Ağabeyinin yanında çalıştığı Mithat Paşa’nın yanına girdi. Mithat Paşa 1861’da Niş Valiliği’ne atanınca ağabeyi ile birlikte Niş’e gitti. Rüştiyeyi orada bitirdi. Rusçuk’da Tuna Vilayeti Kalemi’ne memur olarak girdi. Çalışkanlığı ile Mithat Paşa’nın gözüne girdi. Paşa ona kendi adını verdi. Özel dersler alarak Fransızcasını ilerletti.

Tuna Gazetesi’nin başyazarı oldu. 1869’da Mithat Paşa ile birlikte Bağdat’a gitti. Vilayet matbaası ve resmi vilayet gazetesi Zevra’nın müdürlüğünü yaptı. İlk kitabı olan Hece-i Evvel adlı ders kitabını burada yazdı.
İstanbul’a döndükten sonra Ceride-i Askeriyye Gazetesinde başyazarlık yaptı. Tahtakale’deki evinin altına küçük bir matbaa kurarak kendi kitaplarını basmaya başladı. Bir yandan da Basiret gazetesine yazılar yazdı.

1872’da Namık Kemal ile tanıştı. Çıkardığı Devir ve Bedir isimli iki gazete kapatılınca Dağarcık ve Kırkambar dergilerini yayınladı. Bu dergilerde çıkan yazılar nedeniyle Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik gibi yazarlarla birlikte Rodos’a sürgüne gönderildi. 3 yıl kaldığı Rodos’ta Medrese-i Süleymaniye isimli bir okul açıp ders verdi. 5. Murat’ın affıyla 1876’da İstanbul’a döndü. İttihat Gazetesi’ni yayınlamaya başladı. Muhalif tutumunu yumuşatarak 2. Abdülhamit’e yakınlaştı. Devletin resmî gazetesi Takvim-i Vakayi ve devletin basımevi olan Matbaa-i Amire’nin müdürlüğüne atandı. 1878’de Tercüman-ı Hakikat gazetesini kurdu. Sanat için sanat ilkesini benimseyen Servet-i Fünun’u Dekadanlar başlıklı yazısıyla eleştirdi. Sanat ve edebiyat çevrelerinin tepkisini çekti. Ölümüne kadar Darülfünun’da tarih öğretmenliğine tayin edildi. Hikaye, roman ve değişik türlerde çok sayıda eser vermiştir. İlk roman ve hikâye yazarlarındandır. Sade bir dil kullanmış, halk romancısı olarak isim yapmıştır. Toplum için sanat anlayışını benimsemiştir. İlk eserlerinde romantizm, daha sonra realizm ve natüralizmin etkisinde kaldıysa da romantik etkiler sürmüştür.

Hüseyin Fellah romanı ilk 1873’te yayınlandı. (Burada ele aldığımız yeni baskısı; Anonim Yayıncılık, 2018, 368 sayfa.) Tanzimat romanları içinde önemli bir yeri vardır. Roman sanatının tekniklerini başarılı bir şekilde kullanmıştır. Bu romanı tür olarak macera romanı diye nitelendirilirse de aslında ahlaki ikilemlerin, sorunların çatıştığı, işlendiği bir romandır. Yeri geldikçe sosyal sorunlara da değinilir. Roman, yazarın “toplum için sanat” anlayışına uygun olarak ders çıkarıcı öğeler içerir.

Batının sanayi devrimleriyle kat ettiği modernleşme hareketleri sonucu kazanılan insan hakları, yurttaşlık hakları vb. gelişmeler Tanzimat edebiyatına da yansımıştır. Osmanlı’da modernleşmeye geçişin unsurları; kadının yeri, özgürlük teması, modern yurttaşlığa doğru filizlenmek isteyen adımlar bu dönemde kendini hissettirir. Ancak Ahmet Mithat bazı eserlerinde özellikle yanlış Batılılaşmayla ideal Batılılaşma arasında bir ayrım koyar. Bu bilgilerden sonra roman içeriğine geçebiliriz.
İstanbul’da yersiz ve yurtsuz olarak sokaklara düşmüş olan Hüsna hanım ve kızı Şehlevend kendilerine sığınacak bir yer bulmak için geldikleri Hendek mevkiindeki Kanlı Burç denilen metruk yerde bulunmaktadırlar. Beladan kaçarlarken karşılarına belalı bir durumun ürkütücü hareketleri yansır. Şimşek çakıp ortalık aydınlandığında teneşir (üzerinde ölü yıkanan kerevet) görürler. Ortamın ürkütücülüğü ananın üzerlerinde bir etki bıraksa da kızı Şehlevend yaşadıkları hayatın daha ürkütücü yanına alışkın biri olarak böyle bir şeyden o kadar da korkamayacak kadar bir duygu durum içindedir. Anasına:
“Korkma anacığım, korkma,” der. Anası da:
“Sen korkma kızım, ben neden korkayım?” diye karşılık verir (s.19). Kızı, orada bir Azrail bulunsa da canımızı bir an önce alsa şeklinde bir sözle karşılıkta bulunur. Ana başka gidecek yerleri olmadığı için böyle berbat bir yere geldiklerini ifade eder. Bunun öncesinde Tophane iskelesine gitmişlerdir. Ananın oraya gidişindeki neden denizin karanlık sularında hayatına son vermektir. Ancak ana, kızının gençliğini ve aydınlığını düşünerek bu karanlık sulardan uzak durmak gerektiği yargısını çıkarır. Ona kol kanat gerecek bir desteğe ihtiyacı olduğunu düşünmektedir.

Ancak kızı şimdi şurada hendek üzerine çıkıp kendilerini aşağıya atmanın sözünü eder. Anası onun bu düşüncesine hayret edince kız ona:
“Beni bu halde bırakıp yalnız kendini mi kurtarmak istiyorsun,” (s.21) şeklinde bir yanıtla karşılık verir.
Anası kızındaki bu intihar düşüncesine içi acıyarak onun bu dünyaya doymadığını söyler. Kızı ise bu ölüm düşüncesini sıradan hale getirerek nice daha genç kızların bile ölüme yuvarlanıp gittiklerini, bir hastalığın da buna neden olabileceği karşılığını verir. Yani kendi intiharının da bunlardan çok farklı bir şey olamayacağını anlatmak ister.

Tabii anasının buna itirazı gecikmez ve bunların aynı şey olmadığı söyler. Ancak kızı bu halde yaşayan insanların ölümünün nasıl olacağı yanıtını verirken başka bir alternatif olamayacağı ısrarını sürdürür.
Ana ise “şimdiye kadar ‘kurtar’ diye dua ettik, kabul olmadı, şimdi de ‘öldür’ diye dua ediyoruz,” (s.21) diye serzenişte bulunur.

Ana kız bir saat kadar bu konuşmayı sürdürdükten sonra şimşekli, yağmurlu hava da durulmuştur. Zifiri karanlık altında derin bir sessizlik varlığını sürdürmektedir. Onlar da acı ve umutsuzluk içersinde bu sessizliğe yansıyan yürek seslerini dinlemektedirler. Bu sırada Kanlı Burç’a arkasındaki iki adamdan kaçan bir şahıs girer.

Arkadakiler de ona yetişir. Ana kız bir köşeye sinerek korkuyla büzülürler. Bir adama karşı iki kişinin bıçaklı saldırısıyla ortada bir dövüş sahnesi yaşanır. Sonunda kaçan kişi yere yığılır. Kanı akıp gitmektedir. Diğer kovalayan iki adam hemen oradan ayrılmayıp teneşir üzerine oturarak soluklanmaya çalışıp aralarında konuşurlar. Olayın iç yüzü hakkında bilgiler ortaya çıkar. Apostol’un meyhanesinde yerde yatan Civelek Mustafa’ya oradayken, konuşanların arkadaşlarından olduğu anlaşılan biri tarafından bir teklifte bulunulmuş. Irz ehli, babayiğit olan Civelek Mustafa onu uzaklaşması için uyarmış. Konuşmacılardan Mehmet onun bu teklife karşı koymaması gerektiğini ileri sürer ve Civelek Mustafa’nın teklifte bulunan adama şamar atmasını uygun bulmadığını söyler. Yunus da olayın devamını getirerek tartışmanın bundan büyüdüğünü Civelek’in bıçağını çektiğini ve adamı yere serdiğini anlatır. Buraya sarkan olayın çıkış nedeni de anlaşılmış olur.

İki Yeniçeri konuşmalarını bitirdikten sonra yerde yatan Civelek Mustafa’nın ölmüş olduğunu zannederek kalkıp gittiler. Bu olayın içyüzü romanın ilerleyen bölümlerinde (s.119) ayrıntılı olarak bizzat Mustafa’nın ağzından anlatılır: Meyhanede onu civelek etmek istediklerini ama kendisinin kabadayı derecesinde biri olduğunu belirterek söze başlar. Bir herif yanına gelerek şeftali ister. Uyarıp gitmesini söylese de onun ısrarcı tavrı üzerine bıçağını çekip onu bıçaklar. Diğerleri de üzerine gelince üç beş kişiye daha bıçak indirir ve hepsinin hakkından gelemeyeceğini anlayarak kaçar. Amacı firar edip gözden kaybolmaktır ama iki kişi arkasından ona yetişir ve Kanlı Burç’taki olay vuku bulur. Yaralı olarak kurtulup iyileştikten sonra onu hendekte vuran iki herif ve bir arkadaşını da öbür tarafa gönderecektir. Bunu karşı karşıya dövüşerek mertçe yaptığını da belirtir. Sonuçta geriye altı kan, dört yaralı bırakmıştır.

Nasıl kurtulduğunun hikâyesine gelince, orada bulunan ana kız yerde yatanın yaşadığını anlayınca onu omuzlarına yaslayarak tarif ettiği evine getirip bırakıp kendilerini tanıtmadan oradan ayrılırlar. O zamanlar Camlı Kahve denilen Kara Cehennemin kahvesi semtine gelirler. Sabah olmaktadır. Açlık, yoksunluk kendini hissettirmektedir. Karınlarını nasıl doyuracaklardır? Kız sabah namazından dağılanların tarafına yürüyerek el açar. Bir zamanlar zenginlik içinde yüzen anası bunu görünce utançtan baygınlık geçirir. Onlar etraflarına yardım eden, varlıklı insanlarken şimdi bu duruma düşmeleri hikayenin başka bir noktasıdır. Yani onlar bu işlerin insanı olan dilencilerden değildirler. Dağılan cemaatin sonu geldiği halde, çaresiz kıza, para veren olmamıştır. Ana kız yine bir köşeye çekilip yorgun ve bitkinlikten uyuya kalırlar.

Uyandıklarında haziran ayının yaz güneşi ortalığı ısıtmaya başlamıştır. Yürümekten ayakları yara bere içinde kalmış olan kız kendini toparlamaya çalışarak ayağa kalkar ve anasının yanından ayrılır. Durumlarını kurtarmak için kendisinin bir şeyler yapması gerektiği düşüncesi ve arayışı içersindedir. Kendisi ailesinin zenginlik içinde bulunduğu zamanlarda dilencilere sadaka verilmesinin caiz olmadığını söylerken şimdi buna mecbur kaldığı aklına gelmektedir. Bir şekerci dükkânının önünde avuç açtığında şekerci ona birkaç tane şeker verir. Bu durum bile Şehlevend’in sevinmesine yetmiştir. En azından kovulmamıştır. Ancak anası aç karna şekeri ne yapsın? Şekerleri çamurun içine atar. Kılık kıyafeti temiz bir efendi “inayet ola” demek bir yana ona aşağılayıcı sözler söyler, kınamalarda bulunur. Bu aşağılanma ve kınamalar karşısında Şehlevend dilenmekten vazgeçer.
Bir tarafta saadet, bir tarafta insanların merhametsizliği nefret duygularını alevlendirmiştir. Ancak anasının beklentisi karşısında bu durumu kurtarmak dilencilikten daha önemli bir hal almıştır. Yeniden öğle namazı çıkışında dilenirse de eline ancak bir ekmek alacak kadar bir şey geçer. Ekmeği alıp anasının yanına gider ama kuru ekmek boğazdan zor geçmektedir. Kız ekmeği alıp çorbacıya gider ve ekmek karşılığında bir tas çorba vermesini teklif eder. Çorbacı tasın parasını vermesi şartıyla bunu kabul eder ama kızın parası olmadığından çorbacı onu kovar. O ısrarla boynunu büküp orada beklemeye devam ederken çorbacı onu azarlayıp yine kovunca Şehlevend ağlamaya başlar. O sıra çorbacı dükkânından Laz Mehmet Ali Ağa çıkar. Kendisi esircidir. Esirci; kadın, cariye alıp satan kimselere denir. Kızı görünce çorbacıya onun için bir tas çorba hazırlayıp vermesini, çanağını da kendisinden istemesini emreder. Bu durum Şehlevend’in yüzünü güldürmüştür.
Çorbayı anasına götürüp ikisi de içerler. Kız, Laz’ın isteği üzerine çanağı bırakıp onun yanına gider. Mehmet Ali kızı tanımak için sorar. Şehlevend içinde bulundukları durumdan bahsetse de o iyice anlamak ister. On beş-on altı yaşlarındaki bir kızın bu sefil durumdan çıkmak için bir çaresi olup olmadığını yoklamaktadır. Tabii ki kızın bir çaresi yoktur. Laz onun durumundan emin olunca, onu bu durumdan kurtaracak bir çarenin olduğunu söyler. Kız önce öneriyi uygunsuz bir teklif gibi yanlış anlasa da Laz bunu düzeltir ve onun cariye olarak bu durumdan çıkabileceğini açıklar. O dönemler Çerkez, Gürcü, Arap kadınları cariye olarak alınıp satılmaktadır. Kız kendisinin Çerkez ya da Gürcü olmadığını söylese de Laz buna çözüm bulmuştur. Uydurma olarak böyle olursa cariye olmasında bir engel kalmaz. Ona önce cariye, sonra odalık, sonra da hanım olma imkanı olduğunu söyler. Eğer kabul ederse onu cariye olarak satacak, parasıyla da anasına evceğiz alıp, üstüne bir miktar para verecektir. Kız anasından ayrılmak istememektedir. Onu alacak bey ya da paşa, anasını istemez. Böyle kabul ederse altı ayda odalık olur. Kız da odalık olmak istemediğini söyler. Laz, bunun kendisiyle alacak paşanın ya da beyin arasındaki pazarlığa bağlı olacağını açıklar. Cariye, kul ya da esir olmak zor bir iştir ama başka da çıkış yolu gözükmemektedir. Kendisi bunu kabul etse de anası edecek midir, hayır. O zaman Mehmet Ali anasını kandıracakları bir senaryo ileri sürer. Güya kendi oğlu Mısır’da olacak, kız da oraya gelin gidecektir. Satılırsa da zaten Mısır’a ya da o taraflarda bir yere gönderilecek.
Esir olarak gitmek Şehlevend için hiç kolay bir karar değildir ama içinde bulunduğu koşullar, annesinin durumu onu bu kararı almaya zorlar. Annesi bu koşullar altında yaşamını sürdürmekte zorlanmaktadır, intihar etmekten son anda vazgeçmiştir. Karşısına çıkan esirci ona sunduğu teklifte -aslında kendi kazancını düşünmektedir- kıza da bir yol açmış olmaktadır. En azından anasını kısa zamanda kurtaracak bir teklif sunmuştur. Bu arada kendisinin uzak bir diyara esir olarak gitmesi ucu açık bir maceraya benzese de şu durumdan çıkış için başka bir yol olmadığından kabul etme yoluna gitmiştir. En azından içinde bulundukları şartlardan kurtulmanın bir yolu açılmış bulunmaktadır. Mehmet Ağa bu işe anayı da razı etmek için kızını oğluna gelin etmek istediği yalanını söyleyecektir. Şehlevend de anasının razı olması için bu yalana ortak olmuştur. Anası onların aralarında hiçbir bağ, tanışıklık olmadığını söyleyerek itiraz eder. Ama Laz Mehmet Ali Ağa zenginliği ileri sürmekten başka onu da ev sahibi edeceğini, para vereceğini açıklayarak inandırır. Kızı, güya Mısır’ın tanınmış tüccarlarından Ali Haydar Ağa’nın karısı olacaktır. Mehmet Ali Ağa kızın eline yirmilik altın vererek oradan ayrılır. Ana kız aralarında konuyu görüşmeye başlarlar. Kız işin iç yüzünü bildiğinden derinden bir üzüntü duymaktadır. Anasını kurtarmak uğruna esir olarak sonu belli olmayan bir maceraya gideceğini bilmektedir. Tabii bu durumu anası bilmez. Yoksa böyle bir şeye asla razı olmayacaktır.

Şehlevend elindeki parayla yakındaki aşçı dükkânına gitti. İki üç kap leziz yemek vermesini emretti. Aşçı dilenci kılıklı bu kızdan aldığı emre şaşırdı. Ancak parayı görünce hemen boyun eğip yemeği hazırladı. Aşçı çırağıyla beraber anasının yanına geldi. Ana sıcak bir yemek yemenin sevincini duydu. Kızı ise artık bundan sonra hep böyle olacağını söyledi. Kızın gurbete gitmesi anayı kuşkulandırıyordu ama o anasını ikna etmeye çalıştı. Gurbete giden yalnız o değildi, niceleri bu yolda gurbet eldeydi. İşin iç yüzü aklına gelip kızın gözlerinden yaşlar boşanınca anası niye ağladığını sordu. Karşı çıkacağını düşündüğü için mi? Kız da “farz et ki öyledir,” diye karşılık verdi ama anası itiraz etti. “Ben razı olsam bile sen olma,” (s.51) dedi. Bunu söylemesinin nedeni arkasında başka bir şey vardı. Kızına eski yardımcılarından Ömer’i hatırlattı. O ki onlara hizmet etmek ve intikamlarını almak yolunda küreğe mahkûm olmuştu. Anası Ömer’i bırakıp gitmemesi gerektiğini söyledi. Ancak işin iç yüzü başka türlü olduğundan Şehlevend “Sen razı olmasan da ben kaçarım,” diyerek kararında kesin olduğunu gösterdi. Aslında o da Ömer’e olan bağlılığını biliyordu ama başka yapacak bir şey yoktu. Bu sözü işiten anası ise kızını fırsatçılık ve zayıf olmakla, hatta onu şehvetperestlikle suçladı.
Ertesi sabah esirci Mehmet Ali yanlarına gelip son kararlarını öğrenmek istedi. Ana buna razı olmadığını ama kabul etmezse kızının isyan ederek kaçacağını açıklayıp razı olmak zorunda kaldığını söyledi. Bunun üzerine esirci bu işin olduğunu anlayıp onları Karabaş mahallesindeki evine götürdü. Ana, kızına dargın duruyordu. Hüsna hanıma Şehlevend’in emir ve uygun görmesiyle Tahtakale’de iki odalı küçük bir ev alındı. Valide hanım dayalı döşeli eve girip bir de beş yüz kuruş harçlık bulunca dargınlığı kaybolmaya başladı. Üstelik kendisinden çeyiz de istenmemişti. Ayrıca valideyi bu girişimden alıkoymak için hazır çeyiz alındığı söylentisi çıkarıldı.

Şehlevend’in yol ihtiyaçları hazırlanıp bir hamala verildi. Kız anasıyla vedalaşıp Mısır’a gidecek gemiye doğru yola çıktılar. Laz Mehmet bir yolcu kılığına bürünmüştü. Yemiş iskelesinden bir kayığa binerek karşı tarafta demir atmış olan Mısır gemisine çıktılar. Laz Mehmet Şehlevend’i kaptana teslim etti. Sonra bir veda, dilek bile etmeden ayrıldı. Laz Mehmet bunu kendine kazanç sağlayan bir iş olarak görüyordu, yoksa kızın durumu onu ilgilendirmiyordu. Şehlevend gemide kendisi gibi birkaç esir genç kızla daha karşılaştı. Onlar ağlıyordu. Çocuklar da halatlarla oynamaktaydı. Kızlar Şehlevend’le karşılaşınca ağlamayı kesip onunla teselli oldular. Hepsinin derdi ortaktı. Mehmet Ali bu kızları yüz elli-iki yüz kuruşa satmışken Şehlevend kendisinin daha pahalıya gittiğini düşünmeden edememişti.

Şehlevend anasının elinde beş yüz kuruşla kaldığını unutmamıştı. Bunun onun ihtiyaçlarını belirli bir süre karşılamaya yeteceğini biliyordu. Buradaki durumunu düzeltir düzeltmez ona para göndermesi gerektiği düşüncesi aklının bir köşesindeydi. Anası ise kayın babanın döneceğini ve gelirken kızından harçlık getireceğini düşünüyordu. İki ay bir zaman elindekini tüketerek bu şekilde geçti ama kayınpeder hala ortaya çıkmamıştı. Bir ay gidiş bir ay dönüş, orada kalış üç ay eder, bir ay daha beklemek lazım gelir diye bekleme süresini uzattı. Parası da tükenmek üzereydi. Bu şekilde altı ay geçti ama Mehmet Ali Ağa ortalarda yoktu.
Artık bakkala borç yapmaya başlamıştı. Yine bakkaldan borç para isteyerek kayınpeder zannettiği esirci Trabzonlu Mehmet Ali Ağa’nın evinin yolunu tuttu. Misafir kaldığı gece orada bulunan kadın pencereye çıktı ve onun sorularına “Bilmiyorum, tanımıyorum” cevabını verdi. Hüsna hanım o geceyi hatırlatınca da Mehmet Ağa’nın başka eve taşındığını söyledi. Sonra da içeri çekildi. Şaşkın bir vaziyette ne yapacağını bilemeden giderken Sandıkçılar Çarşısında Laz Mehmet Ali Ağa’yı yine Laz olan bir çilingirci dükkanında konuşurken gördü. Hemen neden Mısır’dan geldiği halde bir hısım olarak hiç hal hatır sormadığını sordu. Mehmet Ali oğluyla arasının açıldığını, Mısır’a gitmediğini söyledi. Kadın harçlığının kalmadığını belirtti. Mehmet Ali, hayali oğluna “katır” diyerek onunla bir daha görüşmeyeceğini, karışmayacağını, Hüsna hanıma, haber almak istiyorsa mektup yazmasını öğütledi. Ben mektubu kime vereyim, evinden taşınmışsın demesi üzerine ona evinin adresini verdi, mektubu oraya bırakmasını söyledi. O da Mısır’a gönderecekmiş.

Kadın gözleri yaşlı Karaköy iskelesine geldi. Sonra bir kayığa atlayıp Yemiş iskelesindeki gemiye vardı. Yağ Kapanı önünde demirlemiş bulunan Osmanlı gemisi etrafında taşradan gelmiş kayıklar bulunuyordu. Yılda birkaç kez sefere çıkan gemide kürek mahkûmları vardı. Kadın da oraya Ömer’i görmeye gidiyordu. Tersaneye geldiğinde şaşkınlık içersinde Ömer’i sordu. Ömer’in yanına getirdiler. Olanı biteni Ömer’e anlattı. Hüsna hanım bu durumun Ömer’i üzeceğini düşünürken onun memnuniyet göstermesi şaşırttı. Ömer daha önce Şehlevend’le bir saadet düşünürken şimdi mahkûm olarak ona beslediği bir umudun kalmadığını söyledi. Yirmi üç yaşından bu yana üç yıldır kürek mahkumu olarak hayatının bir anlamı kalmadığını açıklıyordu. Ana Mehmet Ağa’dan ve gördüğü muameleden bahsedince Ömer’in tavrı değişti, öfke ve kızgınlık yüzünü kapladı. Kadın onu üzdüğüne pişman olmadı değil. Ömer çaresiz bir durumda kadının ruhunu mengene gibi sıkmasına dayanamayarak “Haydi ninenciğim, kendimi tutamıyorum” (s.67) diyerek ona gitmesini söyledi. Kadın ona darılamadı, Şehlevend’in gelin olması ve kayınpederi hakkında onun görüşlerini alamadan geri döndü. Aslında Ömer o adamın esirci olduğunu bildiğinden Şehlevend’in Mısır’a gelin değil esir olarak gittiğini anlamıştı. Gelin olarak gitmiş olsa ona duyduğu saygıdan bu onu memnun edecekti ama şimdi anladığı durum can sıkıcı bir hal almıştı. Kadına onu üzmemek için böyle davranmıştı.
O dönemler posta kurumu olmadığından, Mehmet Ali’ye de güvenmediğinden Hüsna hanım mektup işinden vazgeçti. Borçları birikmiş olduğundan konu komşudan yemek alarak idare etmeye çalıştı. Onun bu zor durumu mahalle imamı Süleyman Hayri efendinin bilgisine kadar geldi. Evine gidip kadına gelir desteği olması için bekârların, tüccarların çamaşırlarını yıkama işini teklif etti. Kadın da bunu kabul etti. İmam efendi bunun gizli kalmasını söyledi, bir paket dolusu erzak bırakarak gitti. Kadın kazandıkça borçlarını da ödemeye başlayıp azalttı. Üç ayda epey rahata kavuşmuştu. Kızının gelin olmasından bu yana ise dokuz ay geçtiği halde bir haber alamamıştı. Bu durumu imam efendiye açtı. Mısır’a gitmek istiyordu. Bu konuda imam efendinin kendine yardımcı olacağını tahmin ediyordu. Bir ara imam efendi dul bir adamın evlilik niyetini ona getirirse de hanım bunu kabul etmedi. İmam da zaten onu iknaya çalışmak istemediğini, yalnız aracı olduğunu belirtti. Hüsna hanımın bütün derdi kızına kavuşmaktı.
Ramazan nedeniyle Mısır’dan pirinç gemileri gelmeye başlayınca Hicaz’a gidecek hacılar da hazırlıklarını yaptılar. İmam efendi çeşitli yerlere başvurarak, gemi sahibi ve kaptanına rica ederek hanımın bedava yolculuğunu sağladı. Hanım da bir daha dönemezse evinin onun üzerine kalması için dört beş şahitle bir sözleşme yaptı. Eminönü’nde demirli bulunan Mısır gemisine gitti. O zamanlar haç seferleri altı ayı bulurmuş. Ayrıca bu yolculuklar üzerinde her türlü tehlike de boy gösterebilirmiş. Onun için bu yolculuğa çıkanlar kendilerini ahrete gidiyor gibi görürler. Tayfalar Hüsna hanıma biletsiz kadın diye davranarak istediği yeri vermemeye, rahatsız etmeye başladılarsa da kaptanın uyarıları üzerine ona uygun bir yer verdiler. Okyanus Şeytanı isminde üç direkli Arap teknesidir. İçinde seksenden fazla hacı bulunmaktadır. Kuvvetli rüzgârda saatte yedi mil hızla seyrederken daha küçük dalgalarda hızı iki mile iniyordu. Gemi Gelibolu boğazından çıktıktan sonra Akdeniz’in Cezayir korsanları tarafından esir alındı. Korsanlar değerli eşyalara el koyup esirleri de memleketlerinden parasını ödeyen varsa geri gönderdiler, az sayıda kalan ödeyemeyenler de esir olarak götürüldü. Hüsna hanım da bunların içindeydi.

Cezayir’de Dayızade lakaplı Ahmet isminde bekâr biri vardır ki konağında yaşlı bir uşağı ve Arap cariyeyle yaşıyordu. Kendisi görünüşte ilim irfan sahibi, kendi halinde biri gibi görünürken aslında gizliden gizliye adamlarıyla haydutluk yapan biriydi. Kendini derviş mizaçlı gibi göstermesi yalnızca bir kılıftı. Dışarıya karşı yardımsever, eli açık görünür, ihtiyacı olanlara maddi yardım yapardı. Hatta bir kısım ahaliye kendisini üstün kudretleri olduğuna inandırmıştı. Örneğin odanın döşemesi altına kurduğu yaylı bir düzenek sayesinde “duştur” diye vurduğunda deprem oluyormuşçasına konak sallanır, yine buna benzer bir düzenekle yerden sular fışkırtırdı. Ahaliyi kendine üstün kudretli biri olarak inandırıyordu.

Arap cariye ölüp hizmetçi ihtiyacı ortaya çıkınca bir cariye alma düşüncesinde olmadığını belirtti. Çünkü çevirdiği karanlık işlerden dolayı etrafında bir tanık olmasını istemezdi. Etraftan ısrar edince dilsiz bir cariye alabileceğini söyledi. Dilsiz cariye bulmak kolay değildi. Oradaki Laz esirci Ali Rıza iki aydır istenen özellikte cariyeyi bulamamıştı. Ancak Tunus’taki ortağında varmış. Dilsiz ve güzel bir kız. Onu getirdiler. O da bildiğimiz Şehlevend’dir ama kimliğini gizli tutmakta ve sağır dilsiz numarası yapmaktadır. Ahmet bey hemen paraları döküp onu satın aldı. Konağa gelir gelmez iş hünerlerini ortaya döktü, bu da beyin hoşuna gitti. Ayrıca bir odalık gibi ondan yararlanmayı da düşündüyse Şehlevend’den karşılık görmedi. Üstüne gittiğinde ise sert şamarlarla karşılaştı. Sonra bu yönelimini üstelemekten vazgeçti. Onun orada ihtiyacı olan tanık olamayacak birinin varlığıydı. Birkaç kez onun gerçek bir sağır dilsiz olup olmadığını da denedi. Şehlevend üstlendiği numarayı hiç sekteye uğratmadı. Konakta bir de kapıcılık yapan yaşlı bunak bir Boşnak bulunuyordu.

Bir gün Ahmet beyin çete elemanları konağa geldi. Bunlar Kulaksız, Kanduri ağa, Veysel, Aziz, Hamit ve diğerleri. Bir kısmı gece yarısı geldiğinde saat üçü gösteriyordu. Oturup haydutluk işlerini konuştular. Şehlevend de onları dinlemekteydi. Hüseyin Fellah adlı bir çiftlik sahibini çeteye ortak etmek istedikleriyle ilgili olarak görüşüyorlardı.

Yaşlı Boşnak vefat edince yerine birini alma ihtiyacı ortaya çıktı. Bey alınacak uşağın Boşnak gibi bunak yahut cariye gibi dilsiz olması şartını koştu. İstanbul’da ebeveynlerine küsmüş kimseler, cinayet, yaralama olaylarına karışanlar Cezayir gemisine atlayıp kaçarlardı. Hatta hükümet bile serseri takımını Dersaadet’den uzaklaştırmak için bu gemilerle gönderirdi. Cezayir’in mekânları bu nedenle eşkıya yatağı olmuştu. Ahmet beyin arkadaşlarından biri İstanbul’dan birkaç serseri getirmişti. Bunlardan yaşı en fazla on sekiz olan genç bir katil Ahmet beyin karşısına çıkarıldı. İri yarı, şahbaz, güzelliği yerinde, al yanaklı, iri siyah gözlü, hoş bir çocuktu. Ahmet beyin namını duymuş, onun yanında çalışmaya can atıyordu. Ahmet bey önce onu “çocuk” diye nitelemeğe kalksa da o kendisinin süt kuzusu olmadığını, aralarında çok da yaş farkı bulunmadığını söyleyince “arkadaş” olarak hitap etmeyi uygun buldu. Ahmet ona:
“Kaç kanın var?” diye sordu.
“Üç üç, altı, dört de yaralama.” diye karşılık verdi. Ahmet bey onu takdir etti. Bunu işitmese, onu ana koynundan yeni çıkmış gibi düşüneceğini söyledi. O da: “Yine de öyledir, elimden birkaç kaza çıktı,” deyiverdi. Ahmet bey katilin kendisine bağlılığını ve diğer uygunluklarını anlayınca onu konağa uşak olarak kabul etti. Katili getiren gemiciler oradan ayrıldı. Ahmet bey yemeğini yedikten sonra dilsize, katile Boşnak’ın odasında yemeğini vermesini söyleyince dilsiz, yemeği birlikte yemelerinin uygun olacağını el ve baş işaretleriyle hararetli bir şekilde anlattı. Ahmet bey oğlana bir ilgisi mi var şüphesine kapıldı. Katil İstanbul’da Kanlı Burç’ta yaralıyken kendisini kurtaranlardan birinin bu dilsiz kız olduğunu bilmiyordu. Dilsiz kız ise onu tanımıştı. Yemeği onunla beraber yemek istemesindeki heyecan ve ısrarı da buna dayanıyordu.

Akşam Ahmet beyin dostları birer ikişer gelip toplaştılar. Son zamanlarda konaktaki çalışanlarla ilgili gelişmelerden konuştular. Bu konu onların da güvenliği açısından önemliydi. İçlerine kendilerini ihbar edecek bir ajanın sızmasını istemezlerdi. Civelek Mustafa’nın ise bir haftalık sürede çarşı alışverişini görmek ve hamama gitmekten başka bir hevesinin olmadığı gözlenmiş, onların güvenini kazanmıştı. Bir gün Ahmet beyin dostlarından biri Mustafa’nın silahlığındaki boş bir bıçak kınına dikkat etti. Onun bıçaksız boş bir kın taşımasını merak ettiler. O kın Kanlı Burç’tan kalan bir hatıraydı. Mustafa onlara başından geçen olayı anlattı. Sonra kendisini kurtaran iki kadından bahsetti. Onların dilenci takımından olduklarını, kaybolup gittiklerini söyledi. Onları bulmak için çok aradığını ama bulamadığını açıkladı. Kendini onlara karşı borçlu hissediyordu.
Hüseyin Fellah’ı davet ettiler. Karanlık işleri için ortaklık teklifi edecekler, kabul etmezse uyurken öldüreceklerdi. Arkalarında bir tanık bırakmak istemiyorlardı. Hüseyin Fellah geldi. Onların saygıdeğer kimseler olduğunu sanmaktaydı. Onlar haydut olduklarını, onu da aralarında görmek istediklerini söylediler. Hüseyin Fellah bunları işittiği zaman renkten renge girip, şoke oldu. Onuruyla çalışan biri olduğu için bu teklifi reddetti. Ama öğrendiği sırrı saklayacağını da belirti, hatta isterlerse yemin bile edeceğini söyledi. Onlar buna gerek olmadığını belirttiler. Çünkü zaten onu öldürme kararını vermiş bulunmaktaydılar. Onu öldüreceklerine dair konuşmaları dilsiz ve Mustafa da duymuştu.

O akşam Hüseyin Fellah’a uyuması için bir oda verdiler. Uykuya daldıktan sonra onu orada öldüreceklerdi. Dilsiz, ortalık yatıştıktan sonra Hüseyin Fellah’ın odasına girdi ve dili çözülerek eğer ölümden kurtulmak istiyorsa peşi sıra gelmesini söyledi. Onu sokak kapısından kaçırırken dilsiz olmadığını kimseye söylememesini de istedi. Hüseyin Fellah onun kendisiyle gelmesini söylese de Şehlevend bunun vaktinin şimdi olmadığı karşılığını verdi. Hüseyin Fellah’ın ona karşı yalnız minnet değil, bir gönül bağı da oluşmuştu. Ne zaman başı sıkışsa Cuya köyünde kendisini bulması bilgisini verdi. O gittikten sonra onu kapıdan kaçırdığı anlaşılmasın diye odasının penceresinden aşağıya bir ip sarkıttı ve geri çekildi. Onu öldürmek için odaya dalan adamlar yatağın boş olduğunu görünce afallayıp kaldılar ama ipi görünce dilsizin istediği gibi pencereden kaçtığını düşündüler.
Civelek Mustafa katildir ama haydut değildir. Kendisi üstüne gelenlere karşı katil olmuşsa da haydut olacak bir karakteri üzerinde taşımaz. Ahmet bey ise haydut tabiatlıdır. Çaresiz bir ihtiyarı kafasından kurşunlayarak keyfi sayılabilecek bir biçimde öldürmüştür. Adamlarından Kulaksız bile bu duruma itiraz etmiştir. Kulaksızın zıttı Kanduri ve Ahmet beyin fikir ortağı Veysel ile Aziz ise Ahmet beyi destekler. Ahmet bey işlediği bu cinayete neden olarak eşkıyaların kendisiyle birlikte görülmüş olmasını ileri sürer. Oysa ihtiyar onların eşkıya olduğunu dahi bilmemektedir.

Bir araya gelip konuştuklarında Ahmet bey on beş gündür iyi çalıp çırptıklarını ama Hüseyin Fellah için ne yapacaklarına karar veremediklerini söyler. Onu buradayken sağ çıkaramadıklarına hayıflanırlar. Sonunda ona bir tuzak kurup ortadan kaldırmayı planlarlar. Ahmet, ilelebet haydutluğa devam edecek olmayıp işleri geliştirdikten sonra büyük amaçlarına ulaşmış olacaklarını söyler. Adamaları da Cezayir’in dayılığını bir kere ele geçirdikten sonra artık kimsenin kendilerine bir şey söyleyemeyeceğini açıklar. Vurgunla, soygunla edindikleri servet ve sermayenin gücüyle Cezayir dayısı olup kimsenin ses çıkaramadığı, istedikleri dümeni yürüten kimseler olacaklardır. Böyle gizli saklı işlerle uğraşmak zorunda kalmayacaklardır. Bir amaçları da Hüseyin’in çiftliğini ele geçirmektir. O zaman amaçlarına daha kolay ulaşmış olacaklardır. Hüseyin bekâr, yalnız bir kimsedir. Amaçlarına göre o öldürüldüğü vakit malı kamuya geçeceğinden Cezayir kadısı bunu ucuz yolu satacak, onlar da hepsi ortaya para koyup bu malı ucuz yollu alacaklardır.

Yaptıkları plan şu şekildedir; önce samanlık ve ahırlarını ateşe verecekler, ortalık telaşa düşecek, bu arada Hüseyin konağından dışarı çıkacak, o çıktığı zaman üzerine çullanıp işini bitireceklerdir. Yangınla çiftlik hurdaya çıktığından daha da ucuza satılacaktır. Planı yarın akşam uygulamayı kararlaştırırlar. Bu konuşmalara Civelek ve dilsiz de tanık olur. Tabii haydutların onlar için şüphelenecek bir durumları yoktur. Fakat Civelek haydut tabiatlı biri olmadığından bu işlere sıcak bakmamaktadır. Dilsiz ise bu planı boşa çıkarmak için harekete geçer. Civelek’le konuşup Hüseyin’e haber vermesini isteyecektir. Geceleyin Civelek’in odasına gelir ve onunla konuşmaya başlar. Civelek, dilsiz bildiği bu kızın konuştuğunu görünce afallayıp kalır. Civelek’in de dilsize karşı bir gönül bağı vardır. Tabii dilsiz onu kendine bağlayan ilginin yalnız bunun olamayacağını, henüz onun bilmediği güçlü bir kanıtın kendi elinde olduğunu bilmektedir. Civelek ona her yaklaşımına karşı yüzüne yediği şamarları şu anda hemen unutup onun kendine yöneldiğini düşünse de tabii ki durum bundan farklıdır. Kız ona hendekteki Kale burcunda vurulduğu geceden bahseder. Sonra onu kurtaranların anasıyla kendisi olduğunu açıklar. Civelek önce tereddüt gösterince kız olayı ayrıntılarıyla anlatır, adının Şehlevend olduğunu söyler. Kendisini kurtaranlara karşı minnet duyan ama onları bulamadığı için bu borcu içinde saklayan Civelek onu karşısında bulmanın şaşkınlığı içersinde kalır ve bu saatten sonra ona karşı minnet duygularıyla dolup taşar. Şehlevend ona Hüseyin Fellah’a karşı kurulan tuzaktan bahseder ki Civelek de Hüseyin’e karşı duyduğu acıma duygusunu belirtir. O zaman Şehlevend, Hüseyin’e kendisinden mesaj götürmesini, bu tuzağa karşı uyarmasını ister. Hüseyin’i o gece kendisinin kaçırdığını, onun kendisinin dilsiz olmadığını bildiğini açıklar. Civelek ise içinde depreşen gönül bağı ve kıskançlık duygusuyla, dilsizin ona sevdalı olup olmadığını anlamak ister. Kendisinin ona karşı beslediği umutlar vardır. Şehlevend Hüseyin’i de ancak onun kadar sevdiğini söyler. Civelek böyle bir sevginin ortaklık götürmeyeceğini belirtse de Şehlevend şimdi bunları konuşmanın zamanı olmadığını söyleyerek onun dikkatini bu konudan uzaklaştırır. Ne ona ne başkasına evet ya da hayır diyemeyecek kadar Ömer’le ilgili onu bekleyen karmaşık duygusal bir ilişkisi vardır. Tabii ki bundan onlara bahsedemez. Şehlevend bu duygusal durum çözümlenene kadar bir adım atmayacak ama kimsenin de umudunu kırmak istemeyecektir.
Hüseyin’in kurtarılması Civelek’in elindedir. Civelek ertesi gün belli etmeden Hüseyin’in konağına gider. Gelen yabancıyı konağa almak istemezler. Hüseyin haydutlara karşı tedbirli olmaya çalışmaktadır. O zaman Civelek, dilsizden mesaj getirdiğini söyleyince Hüseyin onu kabul eder. Civelek bu akşam Ahmet ve adamlarının çiftliğe baskın yapacaklarını anlatır. Hüseyin Fellah onun mert biri olduğunu görüp, güven duyar. Çıkarıp beş on altın verir. Civelek bu görevi para için yapmadığını söylese de Hüseyin’in tedbirli olunması ısrarı karşısında kabul eder. Şehlevend için de bir miktar para verir. Bundan sonraki konağa gelişlerinde sorun çıkmaması için dilsiz adını içeren parola kullanmayı kararlaştırırlar. Civelek katırıyla oradan ayrıldıktan sonra çarşı işlerini görüp sanki yalnız çarşıdan geliyormuş gibi görünerek konağa geri döner. Fakat hala içinde onların aralarında gönül meselesiyle ilgili bir şey olup olmadığı şüphesini taşımaktadır.
Şehlevend’le Civelek konakta bir şey belli etmeden gizlice görüşürler. Civelek, Hüseyin Fellah’a haber verdiğini anlatır. Ancak Civelek onun Hüseyin Fellah’a karşı sevdası olup olmadığını soruşturmaktan da geri kalmaz. Civelek, Ömer’i ve Şehlevend’in ona olan gönül borcunu, ilgisini bilmemektedir. Hüseyin’in kıza gönderdiği paralar ve aralarındaki bağlantı da Civelek’i kıskanç bir şüphe içinde bırakmaktadır. Epeyce de tartışırlar. Şehlevend Hüseyin’i aşık olarak değil ahlaklı, zengin, akıllı biri olduğu için beğendiğini söyler. Onu da mert ve yiğit bir çocuk olduğu için beğenmiş olduğunu yüzüne karşı açıklar. Civelek Şehlevend’in buralara nasıl düştüğü hikâyesini merak etmektedir. Şehlevend ona kendisini satan Laz Mehmet Ali’den bahseder, hikâyesini anlatır. Civelek de esirciyi tanımaktadır. Böylece Şehlevend’in hikâyesi Civelek açısından daha da dokunaklı hale gelir.
O akşam Ahmet yirmi adamıyla çiftliği basmaya gider. Ancak Hüseyin onların geleceklerinden haberdar olduğu için yolda onları pusuya düşürür ve ateş altına alır. Haydutlardan biri uşak, iki kişi ölür, Hüseyin’in tarafında da bir kişi yaralanır. Haydutlar tanınmamaları için vurulan iki arkadaşlarının başını kesip yanlarında götürmüşlerdir. Başı kesilenlerden biri uşak olup önemsenmez ama diğeri çete üyesi arkadaşları Honik’tir. Onun tanınması diğerlerini de ele verebilir. Bu nedenle başları kesilmiştir. Hatta henüz ölmemişken, Gazruf’a, “ne yapıyorsun” der gibi bakarken bu iş yapılmıştır. Gazruf bunu soğukkanlılıkla anlatır (s168). Ahmet ise Honik’in cesedinin orada kalmasından dolayı hâlâ tanınmaktan korkmakta, tedirgin olmaktadır. Nasıl böyle bir tuzağa düştüklerini ise anlayamamakla beraber işin içinde bir casus parmağı olduğu şüphesini taşırlar. Civelek, Hüseyin’i bir kere görmüş olduğundan ondan şüphe duyamadılar. Onun aleyhinde tartışırlarken Arapça konuştukları için Civelek bir şey anlamıyordu. Eğer anlamış olsa yüzünün rengi değişeceğinden iş anlaşılabilirdi. Dilsiz cariyeden ise şüphe edilecek bir durum zaten yoktu. Sonunda Hüseyin Fellah’ın ziyaret gecesinden sonra daima dikkatli olmayı elden bırakmadığından bu durumun oluştuğu kararına vardılar.
Başı kesilen Honik’i on beş gün sonra “öldü” diye çıkardılar. Ölen uşağın görünüp görünmemesinin zaten önemi yoktu. Yaralı iki kişi ise yaraları kabuk bağlamaya başladıktan sonra ortaya çıkıp, memlekete dışarıdan dönmüş oldukları bilgisini vererek cemiyet hayatına devam ettiler. Böylece çete anlaşılmamak için kendini gizli tutmuş oldu. Bir akşam yine toplanarak Hüseyin Fellah’ın işinin nasıl görüleceği hususunda konuştular. Hamit adlı haydut Hüseyin’in evine girerek onu öldürmeyi teklif etti. Bunu ne zaman yapacağını sorduklarında yerin kulağı vardır diyerek bunu ne zaman yapacağına kimseye söylemeyeceği karşılığını verdi. Şehlevend ise bunu duymuştu. Şehlevend bu suikastı önlemek için Hamit’in öldürülmesi gerektiğini düşündü. Bunu Civelekle konuştu. Civelek ondan gelen bu isteği emir kabul edeceği karşılığını verdi. Hamit’in ne zaman harekete geçeceği belli olmadığından Civelek Hamit’i takip altına aldı. Üç dört gün sonra Civelek konağa geldi ve Şehlevend’e Hamit’i ağa babasının yanına gönderdiğini anlattı. Ahmet bey ise Hamit’ten bir haber gelmeyince Civeleği evine gönderip ne olduğunu öğrenmesini istedi. Civelek evine gidip gelerek Hamit’in evinde olmadığını söyledi.
Ahmet merak içersindedir. Birkaç kez Civeleği evine gönderdir ama aynı cevabı alır. Sonra Ahmet’in dostlarından biri Hamit’in cenazesinin Dayı Konağında yani Hükümet’te olduğu haber eder. Ahmet araştırması için Civeleği oraya gönderir. Civelek öğrenip geldikten sonra Hamit’in haydutluk yaparken sırtından aldığı birkaç yarayla ölmüş olduğu ayrıntısını verir (s.177). O akşam Hamit uzun bir sırık yardımıyla saçağa tutturduğu ucu çengelli ip yardımıyla konaktan içeri girdikten sonra Hüseyin Fellah’ı belinden çıkardığı manda boynuzu büyüklüğünde bir hançerle vurmak isterken Civelek onu sırtından hançerle vurmuştur. Adam çığlık atınca Hüseyin ve uşakları uyanıp oraya gelirler. Civelek olanı biteni açıklar. Hamit’in cesedini ahıra indirirler, Araplar üstünü başını arayıp üzerindekileri soyarlar. Böylece o da kim vurduya gitmiş olur. Hüseyin o gece Civeleği konuk eder. Sabahleyin ona Şehlevend’i görmek istediğini söyler. Bunun için ne zaman gelmek isterse seyisi gönderip haber vermesini belirtir.

Hamit gasp, cinayet ve yaralamadan hükümetçe şüphe altındaysa da Ahmet ve adamı verdikleri ifadede onun hal ve şanına kefil olabileceklerini söylemişlerdi. Ayrıca onu şüphe altına alan hükümet de çoktan değişmişti. Cezayir’deki istikrarsız hükümetler iki sene bile devam etmez. Hamit’in soyularak öldürülmüş olması Ahmet ve adamlarının bunun casus işi olduğu şüphesini ortadan kaldırdı.

Bir akşam yaptıkları toplantıda Tunuslu tüccarların yüklü akçelerle gelip alışveriş yapacakları haberini alırlar. Paralarını mala çevirmeden onları soymayı planlarlar.
Şehlevend seyise Hüseyin Fellah’a gitmek istediği haberini verir. Şehlevend yağız bir delikanlı havasında ata binerek yola çıkar, Civelek de peşinden gelir. Hüseyin’le buluşurlar. Ondan kendisine verilmiş parayı anasına göndermesini ve ondan ayrıntılı haber getirmesini ister. Hüseyin bu emri baş göz üstüne kabul edip, kendisi için bulunan parayı yine ona bağışlayıp anası için yirmi altınlık hazırlar. Civelek de Hüseyin’e karşı kıskançlığını sürdürmektedir.

Sekiz on gün sonra Hüseyin Arap kefyesiyle yüzünü örterek konağa geldi. Şehlevend’le aralarındaki olan biten hakkında ayrıntılı konuşmak istiyordu. Sağır numarası yaptığından kapıya yönelip açmak istemedi. Hüseyin kapının ipini kurcalayarak çekip açtı. Şehlevend yüzünün yarısından onun Hüseyin olduğunu anladı. Hemen kapıya koştu. Hüseyin ona kendisini içeri üçte içeriye alabilir mi, diye sordu. Şehlevend ona dokuzda gelmesini söyleyip kapıyı yüzüne kapadı. Fark edilmemeleri için tedbirli davranmak zorundaydı. O gece Ahmet beyin iki dostu gelse de fazla konuşacak şeyleri olmadığından esneye esneye vakit geçirmişlerdi. Ahmet bey o zaman adet olduğu üzere “Kalk git kahvesi” ısmarladı. Şehlevend iki haydudun kahvesini sade yapıp Ahmet’le Civelek’in kahvesine afyon kattı. Haydut dostları çekip gittikten sonra diğer ikisi uyuklayarak yatmaya çekildi. Şehlevend, onlar uykuya dalıp dokuza kadar çok vakit olduğunu anlayınca Hüseyin’e verdiği randevunun geç düştüğüne canı sıkılmıştı. Ancak misafirler genellikle yedide gittiklerinden verdiği randevu saatinin uygun olduğunu düşündü. Saat ilerlediğinde her ikisini de kontrol etti. Ahmet horultularla uyuyor, Civelek ise rüyasında Şehlevend’i sayıklıyordu. Onun kendisine olan ilgisini onun sevilmeyecek biri olmadığını içinden geçirerek iltifatlarını sürdürmeye devam etmeyi düşünmüş ama sonra gençtir, çılgındır, fazla iltifat etmeye gelmez, diye kara vermişti.

Dilsiz afyonlu kahveyle Civelek ve Ahmet beyin derin bir uykuya dalmasını sağladı. Buluştuklarında Hüseyin’in bu buluşmayı niye istediğini sordu. Hüseyin ödeme yaparak onu esirlikten kurtaracak bir planı olduğunu açıkladı ama beklediği yanıtı alamadı. Şehlevend anasını ve Ömer’i düşünmekteydi. Hüseyin’i umutlandıracak bir yanıt vermek istemiyordu. Hüseyin ise işin iç yüzünü bilmediğinden onun anasının İstanbul’da oluşunu, kendisinin esir olarak burada bulunuşunu, hemen kurtulmak istememesini anlayamamaktadır. Ondan bu konuda açıklama istediğinde o, ancak anasına yazdırdığı mektuptan cevap gelince açıklayacağı sözünü verir. Hüseyin artık umudunun bu yanıta bağlı olduğunu düşünür. Umudunu sürdürecek açık bir durum olmadığını gören Hüseyin ona kendi hayatındaki şansızlıkları, kara bahtı anlatır.

Babası zengin bir adammış. Hüseyin o zamanlar on yedi yaşlarındadır ve okumaya değil de silah kuşanmaya, ava meraklıdır. Babası Hanif Fellah Mısır’a, Tunus’a aslan avına gider. Hüseyin için de bulunmaz fırsat olur. Orada kendisinden iki yaş küçük Cemile adında bir Arap kızla tanışır. Gönlünü ona kaptırır. Cemil’e nikâhlı olarak ona varmak isterse de babası razı gelmez. Oğlunu evlenmesi için daha küçük bulur. İki yıl sonra babası ona bir kız bulur, nikâh kıyılır. Kızın anası Çerkez babası Türk’tür. Kızın eli yüzü düzgün, terbiyeli, Hüseyin de ateşli olduğundan kızı sever ancak nikâhtan sonra kızın vahşi olduğunu anlar. Aradan bir ay geçmesine rağmen kız vahşiliğinden bir şey kaybetmez. İki ay geçer kızda yine bir değişme olmaz. Meğer kızın gönlü bir başkasındaymış. Bir gece tebdili kıyafet aşık olduğu delikanlı eve gelir ve durumu anlatır. Hatta ölümüne dövüşmeyi de göze aldığını söyler. Hüseyin kızın da gönlü ondan yana olduğu için herhangi bir bela çıkmadan onların kaçmalarına razı olur. Yoksa kavgadan, dövüşten korkan biri değildir. Daha sonra serseri gezmiş. Kendisine tavsiye edilen kızların hiçbirini gönlüne uygun bulmamış. Babası da vefat etmiş. Daha sonra bir Bedevi’nin kızını beğenmiş ama Bedevi de yoksulluğunu öne sürerek kızının onun dengi olmadığını söyleyip kabul etmemiş. Hüseyin kendisinin fakir damat olabileceğini söylese de mümkün olmamış. Arap, Bedevi inadı der, bir kere “hayır” dedikten sonra bir daha “evet” dedirtmek mümkün değildir (s.209). Konuşmaları sabaha kadar sürer. Hüseyin Şehlevend’den yine bir yanıt bekler. Şehlevend ise mektubun cevabı gelmeden bir şey söyleyemeyeceğini söyler. Onu bir an önce konaktan göndermek istemişse de Ahmet bey uyanmış Şehlevend’in kapısına gelmiştir. Hüseyin hançerle onun işini bitirmeyi tasarlarken dilsiz, engel olup onu yüklüğe saklar.
Akşam yemeğinden sonra konağa misafirler gelmeye başlar. O gece Cezayir limanından ayrılacak Fransız Ticaret gemisine saldırmayı konuşurlar. Şehlevend afyonlu kahve yapıp onlara ikram eder. Hepsi uykuya dalınca da Hüseyin’i dışarı çıkaracakken Civelek dört ayak üzerinde emekleyerek odaya girer. Ona çaresiz, karşılıksız aşkından bahseder. Şehlevend ise ağlamaya başlar. Hüseyin’e yüklükten çıkmasını söyler. Hüseyin yüklükten çıkınca Civelek şaşkınlık içinde kalır. Şehlevend’i ağlıyorken görmek Hüseyin’i de üzmüştür. Şehlevend’e haydut Ahmet’i köpek gibi tepeleme teklifinde bulunur. O zaman Civelek de atılıp “Sekizinci kanım da bu köpek olsun, sonra seninle de kozumuzu pay ederiz, öyle değil mi?” (s.216) der. Şehlevend ikisinin de önünü keser. Her şey için daha zaman vardır. Hüseyin’le Civelek, Şehlevend’den kimi sevdiğini açıklamasını isterler. Hüseyin, eğer Civelek’i seviyorsa onu Şehlevend’in de memnun olacağı kadar zengin edeceği sözünü verir. Civelek de şu an yanıt beklediğini söyler. Şehlevend ise anasında bir cevap gelmeden bir şey söyleyemeyeceğini açıklar. Her şey bu cevapta düğümlenmiş gözükmektedir.
Hüseyin Fellah konaktan ayrılıp o civarda bulunan ahırına giderek, hayvanını hazırlatıp üzerine binerek köyü olan Cuya’nın yoluna koyulur. Şafak vaktidir, Hüseyin’in gözleri uykusuzluktan mahmur bir haldedir. Beş yüz metre kadar ilersinde bir deve ve devecisi bulunan kadına yetişir. Kadın yanık sesle acıklı bir şarkı söylemektedir. Onunla konuşmaya başlarlar. Arap kadınları bir yabancıyla konuştukları vakit erkeğin yüzüne bakmayıp başlarını öne eğip yüzlerini örterler. Kadın Hüseyin’in köyüne gitmekteymiş, ona Hüseyin’i tanıyıp tanımadığını sorduktan sonra duygusal hayatının nasıl olduğunu da sorar. O da Hüseyin’in bir Türk kızını sevdiğini söyler. O zaman kadın ona Sabire’nin adını anıp anmadığını da sorunca Hüseyin’in vücudu titrer, çünkü bir zamanlar bu isim için ölürdü. Şimdi ise Türk kızını seveli beri bu ismi anmamakta olduğunu açıklar. Bu sözü duyan Bedevi kızı Sabire durup Hüseyin’in yüzüne bakınca Hüseyin onu tanır. Yüreğindeki eski ateş yeniden canlanır. Tam bir şeyler söyleyecekken Sabire daha önce davranıp artık gönlünün orada olduğu Cuya’ya gitmesinin artık bir anlamı olmadığını, Hüseyin’i görürse o ismi unutmuş olduğu için geri döndüğünü söylemesini ifade eder. Hüseyin hemen kendini ona tanıtır. Sabire de yüzüne bakınca onu tanımış olduğunu ancak Türk kızını seven Hüseyin’i değil, Sabire’yi seven Hüseyin’i aradığını, onun kendisine mübarek olmasını söyleyerek ayrılmak ister.

Hüseyin her ne kadar Şehlevend’i sevse de aralarında net bir ilişki yoktur. Onunla evlenip evlenmeyeceği de belirsizdir. Şimdi karşısına çıkan eski sevdiği kadını kaybetmek niyetinde değildir. Ona duyduğu ümidin baki olduğunu, samimiyetini, birlikte köye gitmelerini haykırır. Böylece birlikte yola koyulurlar.

Babası üç ay önce vefat etmiş, kimsesi kalmayınca Hüseyin’i bulmak için yola düşmüştür. Sabire’nin çöl yolculuğundan teni yıpranmış, kötü bir hal almıştır. Köye vardıktan sonra kendini toparlamaya başlar. Hüseyin ise hastalanıp yattığında Şehlevend’in adını sayıklar. Bunu duyan Sabire ise gözyaşlarına boğulur. Ancak Sabire Hüseyin’i sevmektedir. Başından geçenleri anlatıp, konuşurlar. Sabire onu aşkına çekmek için değil nefsini ona sakladığı için buraya geldiğini, dolaylı yoldan sevgisini açıklayınca, Hüseyin ona olan ümidinin baki olduğunu söyler (s.227).

Hüsna hanım hakkındaki cevap iki buçuk ay sonra gelir. Hüseyin mektubu alıp gizlice Şehlevend’in bulunduğu konağa gider. Gece saat dörttür. Civelek’in odasına girip bekler. Ahmet ve adamları da Hüseyin’den alacakları intikamı konuşmaktadırlar. Hüseyin bulunduğu yerden bu konuşmaları işitir. Civelek kendi kendine Hüseyin’in mertliğinden söz ederek odaya girer. Mumu yaktığında Hüseyin Fellah’ı görür, “Cin misin şeytan mısın?” diyerek şaşkınlık içersinde kalır. Şehlevend’i odaya çağırır ama Ahmet bey uyanık olduğu, şüphe edeceği için sabaha karşı geleceğini söyler. O zaman Civelek Hüseyin’e yatmasını söyler, kendi de yatar. Şehlevend ilerleyen vakitte Civelek’in odasına gidip cevabı öğrenmek ister. Civelek derin uykudayken Hüseyin onu beklemektedir. Şehlevend merak içersinde ondan mektubu okumasını söyler. Civelek’i uyandırmamışlardır. Hüseyin mektubu Türkçeye tercüme eder.

Mektupta Hüsna hanımın Sipahi askerlerinin pek ileri gelenlerinden birsinin karısı olduğu, şıh ya da hocalardan birinin hanıma ilgi duyduğu, hanım ise kocasına aşık olduğundan yüz vermediği, kocası öldükten sonra sefalete düştüğü, Şehlevend’in kendi isteğiyle Mısır taraflarına kısmetine gittiği yazıyordu. Devamla kayınpederi olacak hain adam (esirci) hanımla akrabalığını inkâra kalkmış. Kadının düştüğü zor durumlar anlatılıyor. Kızını bulmak için çıktığı yolculukta geminin ya batmış ya da onun korsanlar tarafından vurulmuş olduğu söyleniyor. İmam efendi ile kürek mahkûmu olan Ömer’e gidildiği ve ondan bilgi alınmak istendiği anlatılıyor. Ancak Ömer’in ağzından bir laf alamamışlar. Gönderilen para da İmam Efendi’ye emanet olarak bırakılmıştır.
Ömer konusu ortaya çıkınca Hüseyin bu kürekteki Ömer’in kim olduğunu sorar. Şehlevend onun anasının ve kendisinin intikamını alan, bu nedenle de ölüme bedel müebbeden küreğe mahkûm olan delikanlı olduğu karşılığını verir. Hüseyin ağlamaya başlar. Hem Şehlevend’in yaşadığı acılar hem Ömer meselesi onu üzmüştür. Gönül yolunda ona Ömer adlı bir adayın daha karşısında durduğunu anlar. Gerçi o müebbettir ama onu kurtarmak ödevinin de olduğunu tahmin etmektedir. Şehlevend üç kez onun hayatını kurtarmıştır, kendini ona karşı borçlu hissetmektedir. Şehlevend’in de Ömer’i beklediğini anlamıştır. Onların muratlarına ermesini kabul etmekten başka bir çare göremez. Yakınmalarını, bahtsızlığını Şehlevend’e açıkladığı zaman kız da üzülür ve isyan eder. Ömer zaten müebbede mahkûmdur, kurtulsa bile Hüseyin’den ayrılmaya tahammül edemeyeceğini açıklar. Aralarındaki yakınma ve tartışmalar devam eder.

Civelek uykudan uyanır ve karşısında ikisini konuşur bulunca kendisini kaldırmadıkları için sitemde bulunur. Şehlevend ve Hüseyin ona anasının kötü bir sona uğradığından bahseder. Hatta Şehlevend anasını kaybettiğini bile düşünmektedir ama henüz net bir şey yoktur. Hüseyin Civelek’e, Ömer’i dilsizin sütkardeşi olarak açıklayıp prangada olduğunu söyler. Her ikisi de işin iç yüzünü tam olarak bilmedikleri için Şehlevend’den her şeyi anlatmasını isterler. Şehlevend anlatmaya başlar.
Babası Sipahi Alay Beylerinden olup İsmail Ağa derler. Serveti boldur. Anası da bir Kazasker kızıdır ve babasının bütün malı kendisine kalmıştır. Babasına vardığı zaman sandıklar dolusu altın inci getirmiş. Birbirlerini çok severlermiş. Ancak babası Sipahi Alayı ile Belgrad’a memur edilir. Mal mülk İstanbul’da olduğu için anası onunla gidemez. Konak ve daire başkalarına emaneten bırakılır. Ulemada İskelecizade Bekir Efendi namında bir zat vardır. Gençliğinde Hüsna hanımla nikah olunacağına dair kendi babasından vaat almıştır. Hanımın güzelliğinden çok onun zenginliğine gönlünü kaptırmış biridir. O serveti hayal ettikçe çıldıracak gibi olurmuş. Kendisi o zamanlar züğürt biriymiş. Dedesi kızı cesaret ve iffeti dolayısıyla İsmail’den başkasına vermeyeceğini söyleyince, bunu her seferinde yineleyince İskelecizadeler’le araları açılmış. Hanım evlendikten sonra bile İskelecizade bu davasını yürütür olmuş. Bu ilginin temelinde ise kadının serveti yatarmış. Evlenmeyip bir gün onu razı etmeyi hayal etmekteymiş. İkisi de çocukken, Hüsna’nın ona “yalnız sana varırım” şeklindeki bir sözünü kendinse dayanak yapmaktaymış.
Babası Belgrad’a gittikten sonra -Şehlevend o sıra sekiz yaşındadır- Bekir Efendi Hüsna hanımı tacize başlar. Hanım onu Şeyhülislam Efendiye şikayet etmiş, Şeyhülislam da Bekir’i ikaz etmiş, bu tavrından vazgeçmezse sürgüne göndereceği tehdidinde bulunmuş. Ancak bu uyarmalar Bekir Efendiyi durdurmaya yetmemiş, başka türlü bir planın içersine girmiş. Bir gün mektupları getiren Hurşit adında dönme bir köle elinde bir mektup, arkasında bir hamal olduğu halde çıkagelmiş. Babasının küçük bir muharebede şehit olduğu haberini vermiş. Kurtarılan birkaç parça eşyası da getirilmiştir. Hanım aldığı haberle yıkılıp iki ay deli gibi gezmiştir. Şehlevend de babasının kaybından üzüntü içersinde kalmıştır. Anasının bu durumu dört ay boyunca sürdükten sonra konağın soyulmaya başladığını fark ederler. Teselliye gelenler dahi ele geçirdikleri değerli eşyayı, mesela gümüş şamdanı götürürlermiş. Hurşit, hanıma gelip bu durumların önlenebilmesi için kocaya varması gerektiğini söyler, ancak cevap olarak su kadehini kafasında bulur. Konaktaki halayıklar bile hırsız kesilmişlerdir. Hurşit teklifini yineler, mal ve onurca anasına denk ihtiyar bir adam olan Safa Efendiyi önerir. Anasının aklı da buna yatar. Böylece Safa Efendi konağa gelir. Şehlevend bir zamanlar ona soytarılık etmiş bu herifin üvey babası olmasını bir türlü sindirememiştir. Bir de üstelik anası ondan hamile kalır.

Ancak esas bundan sonra olacaklar onları çarpacak kadar kötü gelişmelere sahne olur. Babası aslında ölmemiştir, Sipahi Alayıyla Belgrad’dan döner. Geçit onların konağının altından olacaktır. Anası kendini karanlık bir odaya kapatır. Şehlevend ise seyreder. Babası siyah bir atın üzerinde, gözleri de konağın penceresindedir. Kız bağırır, babası da ona seslenir. Sonra dayanamayıp Alaydan ayrılarak konağa gelir, hareme, hanımın yanına girer. Hanım ise ona mezardan mı çıkıp geldiğini, namahrem ve hamile olduğunu söyler. Bir kadın kocası hayattayken evlenmişse eski evliliği boşa düşmüş olmaktadır. Adam şoke olmuş olsa da sessizliğini korur, kızıyla hasret giderir. Safa Efendi ise yer yarılıp kaybolmuştur. Şeyhülislam toplanıp davaya bakar. Hanım artık İsmail Ağanın yüzüne bakamayacağını, bundan sonra Safa Efendiyle de evliliğini sürdüremeyeceğini söyler. Bundan sonra ömrünü yüzünün karasını örterek geçirecektir. Babası bu olanları kaldıramayıp intihar eder. Anası da karnını döverek hamilelikten kurtulur. Şehlevend suçsuz bir masumun ölümüne neden oluşuna karşı anasına yazıklanır ama nefret de duymaz.
Konak on beş yaşında Şehlevend’in eline teslim olmuştur. Anası kendinde değildir. İşin iç yüzü ortaya çıkmaya başlar. Olanların Bekir Efendinin tuzağı olduğu anlaşılır. Mektupları o eline geçirip cevabı da kendi isteği gibi yazarmış. Belgrad’daki bazı eşyalarını çaldırtmış. Hurşit’i de kendi tarafına çekip kullanmış. Yani onların ocaklarına incir diken Bekir efendiyle Hurşit efendi olmuş. Hurşit efendi konaktaki serveti ele geçirince onlar ellerindeki son eşyaları satmak zorunda kalmışlar. Konakta Hurşit ve halayıkları sırmalar içersindeyken ana kız yoksulluk içindeymiş. Üç sene sonra konağı değerinin çok altında satıp küçük bir ev almışlar. Bir sene içersinde de ellerindeki para bitmiş. Eski sadıklarından velinimetlerinden olan Veli adlı kişi onların yardımına koşmuş, onları Kasımpaşa’daki iki odalı evine almış. Oğlu Ömer’den başka kimsesi yokmuş. Ana kız küçük evlerini satıp oraya yerleşmişler. Bir yıl sonra Veli vefat etmiş. Ömer tersanede halat bükücüymüş, onlara yardımcı olmayı sürdürmüş.

Ömer yiğit, mert bir kimsedir. Bir gün Hurşit Ömer’i konağına davet eder ve onlara bakmak yerine kendisine hizmet ederse bir de cariye vereceğini, bey gibi yaşayacağını teklif eder. Ömer ana kızın sefalete düşmesine kimin sebep olduğunu bildiğinden bu teklif karşısında bıçağını çekerek Hurşit’e saplar. Uşakları Ömer’i kolluğa verirler, mahkum olur. Ana kız artık borç ile bakkaldan geçinmektedirler. Borçlar iyice birikince karşılık olarak Ömer’in evini ellerlinden alırlar. Evsiz kalınca ana kız sokaklara düşer. Başta anlatılan sahneler bundan sonraki kısma denk gelir. Esirci Laz Mehmet Ali Efendi’yle karşılaşmaları da bu sürecin sonundadır. Şehlevend esir olarak Mısır’a gelir ama fırsatçılardan korunmak için daha gemideyken dilsiz numarası yapar. Sonuçta şimdi bulunduğu konağa satılmıştır. Buraya kadar gelmesinin bütün hikayesi budur.
Hüseyin Fellah ve Civelek onun başından geçenleri dinledikten sonra hüngür hüngür ağlamaya başlarlar. Anasının korsanların elinde esir olduğunu henüz bilmemektedirler. Civelek de kendisini kurtaran ana kızın, bu genç kadının ne kadar zor bir durumda olduğunu anlamıştır. Ona karşı hassasiyeti, takdiri daha da artar. Her ikisinin de Şehlevend’e karşı duyguları bu yönde gelişir.

Hüseyin Fellah İstanbul’a gidip Ömer’i kaçırmayı düşünür ama bunu kimseye belli etmeden yapacaktır. Gemisiyle Cebelitarık Boğazının Fas ve İspanya tarafında bulunan ticaret acentelerini ziyaret etmek istediğini ilan eder. Bu ilanı İstanbul’a gideceğinden kimsenin haberinin olmaması için çıkarır. Yola çıktıktan sonra Sicilya’da kumanyalarını yenileyerek geminin rotasını İstanbul’a çevirirler. İkinci molayı Gelibolu Boğazı’nda verirler.
Yirmi dördüncü gün Marmara Denizi üzerinden İstanbul’a gelirler, Eminönü’ne demir atarlar. Hüseyin, Asmaaltı’nda şirketin işlerini yürüten Abdüssamet adlı gıyaben tanıştıkları tüccara, geldiğine dair haber gönderir. Abdüssamet onu karşılayarak Mahmut Paşa semtinde Tulumba Hana getirir. Sonra İstanbul’un belli başlı semtlerini gezerler; Galata, Beyoğlu, Üsküdar, Boğaziçi. Abdüssamet’in ona İstanbul’a niçin geldiğini sorması üzerine Hüseyin Şehlevend’den bahsederek Ömer denilen çocuğu mümkünse kurtarmaya geldiğini söyler, yardımını ister. Daha önce Hüseyin’e istediği bilgiler doğrultusunda mektup yazan da bu tüccardır. Konuya az çok hakimdir, ona canla başla yardıma hazır olduğunu belirtir. Hatta Tahtakale İmamı Süleyman Rahmi Efendinin de yardımcı olabileceğini teklif ederse de Hüseyin bu işe fazla kişiyi karıştırmamak gerektiği karşılığını verir.
Ömer, Yalıköşkü Gemisinde tutuluyordu. Gemi senede birkaç sefer dışında İstanbul’da bulunmaktaydı. Galata önüne lenger atmıştı. Hüseyin, Ömer’le görüşmenin yolunu buldu. Ona olan bitenden bahsetti. Sonra bir kaçma planı yaptılar. Hüseyin ona bir keski getirecek, Ömer keskiyle ayağındaki zinciri kesecek ve bir gece yarısı Hüseyin onu kayığa atıp kaçıracaktı. Gemideki güvenlik çok sıkı olmadığından bu kaçma planı istendiği gibi sonuçlandı. O zamanlar Cezayir gemilerine kendini atan mahkum ve suçluların peşine düşülmezdi. Hükümet bu konuda gevşek tutum sergilemekteydi. Çünkü Cezayir dayılarının böyle bir konuda hatırı sayılmazsa Mısır’a, Trablusgarb’a kolayca gemi gönderemezlerdi. Yani korsanlar Osmanlı sancağı taşıyan gemilere de sarkıntılıkta bulunuyordu. Yoksa saldırılar daha da artabilir basit bir gemi seferi için bile bir iki gemi değil ancak koca bir donanmayla hareket etmeleri gerekirdi.
Ömer gemiye çıktıktan sonra yorgunluğun etkisiyle yattığı zaman ertesi günün akşamından sabaha kadar uyudu. Uyandığında donatılmış bir sofrayı karşısında buldu. Kıtlıktan değilse de kürekten çıktığı için doymak bilmemecesine yedi. Vücudu senelerce hamam yüzü görmemiş olduğu için hamama gitmek istedi. Hüseyin tereddüt ettiyse de Ömer kürek kaçaklarına kuşun kafesten kaçması kadar önem verilmediğini söyleyerek üzerine Cezayir elbisesi giymesinin yeterli olacağını söyledi. Ömer, Hüseyin’i Şehlevend’e onun iyiliğine karşılık iyilik eden bir olarak görmekte, ayrıca kendisi de bir aşık edasıyla davranmamaktaydı. Çünkü kendisini onların sadık bir hizmetkarı olarak görüyordu.
Eminönü’nde en yakın hamama gelerek yılların pasını üzerinden atmaya çalıştı. Gemiye döndükten sonra İskelecizade Bekir Efendinin evinin nerede olduğunu öğrenmeye çalıştılar. Edindikleri bilgiler doğrultusunda Bekir Efendinin konağının yandığını ve onun da çıldırarak tımarhaneye kapatıldığını öğrendiler. Tımarhaneye geldiklerinde onun delirmiş olduğuna bizzat tanık oldular.
Daha sonra Hüseyin her ne kadar bir an önce yola çıkma teklifinde bulunduysa da, Ömer henüz işinin bitmediğini, buradayken görmek istediği son işi de halletmesi gerektiğini söyleyerek Hurşit’i bulmaya gitti. Onun konağını buldu. Üzerinde Cezayir sarığı ve kıyafeti olduğu için kimse onu tanıyamadı. Uşağa kendini Cezayir’den gelmiş bir kaptan olarak tanıttı ve içeri girdi. Hurşit’in yanına yaklaşıp eteğini öpme bahanesiyle uzun bir bıçağı ona indirdi. Kulağına da Ömer olduğunu fısıldadı. Bıçağı çekip birkaç kez daha saplamak istediyse de ucu takılı kaldı, çıkmadı. O sıra Hurşit imdat istedi, hemen uşakları koşup geldi. Ömer bıçağın kınını çıkarıp “Bize Cezayir dayısı derler, şimdi topunuza birden kıyarım” (s.280) diyerek onların dağılmalarını sağlayıp kaçtı.
Hurşit ölümden döndüyse de aldığı hasarlar nedeniyle tam olarak sağlığına kavuşamadı. Adeta yarım bir insan gibi konaktakilerin bakımına muhtaç kaldı. Karısı ve iki odalığı arasında itilen kakılan, azarlanan biri oldu. Sonra hazinelerine hücum ettiler. Hurşit kendi malı üzerinden bir lokma ekmeğe muhtaç kaldı.
Ömer Hüseyin’e Hurşit’in işini gördüğünü, canının çıkmış olduğunu anlattı. Hüseyin Fellah artık yola çıkabileceklerini söyleyerek kaptana haber etti. Bu arada Hüsna hanım için gönderilen altınlar İmam Süleyman Rahmi Efendiye verildi. Gemi İstanbul’a geldikten on beş gün sonra yıldız rüzgarıyla Marmara Denizi üzerinde yola çıktı.

Yolculuk sırasında Hüseyin Ömer’le konuşup onun Şehlevend’le olan gönül ilişkisini anlamak istedi. Ömer alçakgönüllü, ana kıza saygı duyan, kendini onların uşağı sayan, onların dengi görmeyen bir anlayış içersindeydi. Fakat Ömer hala onun Şehlevend’i sevip sevmediğini anlamak istiyordu. Ömer bu soruya onu sevmenin haddi olmadığını söyleyerek karşılık verdi. Babası ölünce onlara bakmak ve masraflar Ömer’in üzerine düşmüştü. O bu sorumluluktan kaçmamıştı. Ev içindeki diyalog ve ilişkilerinde de Şehlevend’e onu bir kız kardeş gibi sevdiğini söylemişti. Hüsna hanım da Ömer’in yardımını aldıklarını, Şehlevend’in Ömer’in olmayıp da kimin olacağı, er geç olacağı laflarını etmiştir ama kendinin haddini bilen fakirlerden olduğunu Hüseyin’e ifade eder. Onların düştükleri bu durumdan yararlanıyormuş gibi olmak istemez. Yoksa babası sağ olup Ömer’i ihya etmek üzere kabul etmiş olsalar bunu kabul edecektir. Kızcağız düştü de bunu fırsat biliyor düşüncesinin oluşmasını istemez. Sonra onların bir gün kendi kendilerine Halatçı Ömer’e varacak kız mıydın, demelerini istemez. Eteğini öpmüş bir hanıma kocalık yapmayı düşünmez.
Aralarında geçen konuşmalar sonucunda Hüseyin Ömer’in mert olduğunu anladı ama yine de Şehlevend’e karşı hissiyatını belli eden tavırları da gözünden kaçmadı. Bu durumda bu işin nereye varacağını tam olarak anlayabilmiş değildi. Muğlak durum canının sıkılmasına yetti. Şehlevend Ömer’i Cezayir’e çekmişti. Hüseyin bundan sonra ona karşı ne yapacağını sorduğunda Ömer, ona yine hizmete devam edeceği yanıtını verdi.
Yetmiş beş gün sonra Cezayir’e döndüler. Şehlevend ve Civelek onun sessizce başka türlü sandıkları bu yolculuğa çıkışına üzülmüşlerdi. Sonuçta her kararı birlikte aldıkları, dayanışma yaptıkları kişiydi. Onun geliş haberini aldıklarında üzüntüleri sevince döndü. Civelek hala Şehlevend’le aralarında bir evliliğin doğacağı umut ve hayallerini taşıyordu.

Ahmet’in adamları, Hüsna hanımın bulunduğu gemiye saldıran ve içindeki yolcuları esir alan Deniz Şeytanı isimli korsan gemisinin burada olduğundan, kaptanı Kurdoğlu’nun gemi hazinelerini ele geçirdiği ve konağında bulunduğundan söz ederler. Konağı araştırması, bilgi toplaması için de Civelek’i görevlendirirler. Niyetleri bir baskınla o hazineleri ele geçirmektir. Şehlevend de Civelek’ten Arap gemisindeki esirler hakkında bilgi edinmesini ister. Anasının o esirler arasında olduğunu düşünmektedir.
Civelek önce konağa giderek kendini oraya hizmetli olarak kabul ettirip bilgi toplamaya çalışır. Bilgi toplama işinin uzunca süreceğini Ahmet beye anlatır. Daha sonra esirler hakkında da bilgi edinir. Kurtoğlu ile ortağı Dişbudak Reis isminde bir adam kalan birkaç esiri aralarında paylaşmışlar. Buna göre anası ikisinden birinin konağında olmalıydı. Civelek de bir tayfadan bahsi geçen Hüsna hanımı öğrenmiş, onun Şehlevend’in anası olduğunu anlamıştı. Civelek Şehlevend’e, Ahmet beyin Kurtoğlun’a bir tuzak kurduğundan da bahsetti. Dilsiz de kendisi söyleyene kadar, Ahmet beye baskın için bir zaman vermemesini emretti. Öncelikle anasının nerde olduğunun bilinmesi gerekiyordu.

Civelek, Şehlevend’in anasının Kurtoğlu’nun konağında olduğunu öğrendi ve Şehlevend’e müjdeledi. Civelek Şehlevend’den aldığı talimatlar doğrultusunda Ahmet beye baskının bu akşam uygun olduğunu söyledi. Güya selamlıktaki adamların yarısından çoğu gemiye verilmiş, içerde adeta üç beş kişi kalmış. Hazinenin yeri de harem kısmındaymış. Ahmet bey aldığı bu bilgilere sevindi. Civelek’e kendilerini orada beşten sonra beklemesini söyledi. Çete gitmek için toplanıp hazırlandı. İçeride az kişi olduğunu sandıklarından silaha pek ihtiyaç olmadığını kararlaştırdılar. Konağa geldiklerinde kapıyı onlara Civelek açtı. İçeri girip harem tarafına geçtiler. Bu sırada karşı taraftan sekiz kişi çetenin üzerine yaylım ateşine başladı. İki kişi orada ölüp diğerleri de ağır yaralı olarak yere serildiler. Civelek Ahmet beyin yanına gelerek çölde öldürdüğü Arabı hatırlattı. Onların ellerini sıkıca bağladılar. Kulaksız adlı haydut, Civelek’e bu tuzağı hazırlayanın kendisi mi olduğunu sorunca, Civelek dışarı çıkıp bir delikanlıyı elinden tutarak içeri getirdi. Onun dilsiz cariye olduğunu anladılar. Orada bulunan Kurtoğlu, onun bu gece evini çetenin basacağı imzasız pusulayı ileten kişi olduğunu anlayınca “Oğlum, dile benden ne dilersen” diyerek minnetini gösterdi. O da o konakta olduğunu bildiği Hüsna adlı esirin kendisine bağışlanmasını diledi. Kurtoğlu onun bu dileğini memnuniyetle kabul etti. Bunun kendisine getireceği hiçbir külfet yoktu.
Gemi Cuya köyünün küçük limancığına girer. Hüseyin sandalla iskeleye yanaşıp çıkar. Çiftlik hizmetlileri kendisini beklemektedir. Bu arada Civelek de onların arasında görülür. Hüseyin, Ömer’i Civelek’e dilsizin sütkardeşi olarak tanıtır. Civelek yol boyunca Hüseyin’e olan biteni anlatır. Hüseyin’in konağında Şehlevend ve anasıyla buluşurlar. Hüsna hanım Hüseyin Fellah’ın mert, hayırsever biri olduğunu halini tavrına, yüzüne bakarak anlar. Şehlevend Hüseyin Fellah’ın sırf Ömer’i kurtarmak için İstanbul’a gitmiş oluğunu anasına anlatmıştır.
Ömer Hüsna hanımın elini ve eteğini, Şehlevend’in de yalnız eteğini öper. Bu duruma hem Hüseyin hem Civelek şaşırırlar. Ömer göz ucuyla dahi Şehlevend’in yüzüne bakmaz. Civelek, Hüseyin’in Ömer’i buraya getirişinden memnun değildir. Hüseyin Civelek’i dışarı çıkartarak onların yalnız kalmasını sağlar. Sonra ikisi aralarında onlar hakkında konuşurlar. Hüseyin Civelek’e Ömer’in ana kıza karşı davranışı hakkında ne düşündüğünü sorar. Civelek ana kızı şanlı ve azametli gördüğünü söyler. Her ikisi de onların asaletinden bahseder. Ancak kibirli ve gururlu olmadıklarını da ilave ederler (s.342). Zaten her ikisi de ana kızın vicdanına, yardımseverliğine bizzat tanık olmuş kimseler olarak onların nasıl kişiler olduğunu bilmektedirler. Civelek’i rahatsız eden tek unsur Ömer’in buradaki varlığıdır. Şehlevend’e karşı umut besleyen Civelek Ömer’in kendisine bir engel çıkaracağını düşünmektedir. Hüseyin ise her şeyi dengelemeye çalışmakta ve olurunda götürmek istemektedir.
Üç erkek yalnız kaldığı zaman aralarında konuşurlar. Civelek, Ömer’in hanımlar karşısında “bit gibi bulunduğunu” söyleyerek onu yermeye kalkar. Ömer ise onların sokak kadını olmadığını, onlara karşı kendisi gibi bir kulun saygılı davranmak zorunda olduğunu belirtir. Hüseyin araya girerek Civelek’in, “Onları memnun edecek tesellide bulunmuş olmayı demek istediğini” (s.343) söyleyerek havayı yumuşatmaya çalışır. Civelek’in Ömer’e karşı kıskançlıktan kaynaklanan saldırgan bir havası vardır. Hüseyin için onların hepsi kendi misafiridir, saygı duyulacak dostlarıdır, bir tatsızlık çıkmasını istemez. Civelek’in ileri gitmesine her seferinde engel olmaya çalışır. Civelek’in sözlerine karşılık Ömer de bir yanıt verir. Zamanında onların ekmekleriyle büyüdüğünü, onların bir teselliye ihtiyaçları varsa bunu kendilerine ancak kendilerinin vereceğini, kendisine düşmeyeceğini, onların huzuruna girmiş olduğunu, borçlu hissettiğini, onların eli açık, yardımseverliğini, onlarca kızı gelin ettiklerini anlatır. Onlara karşı gösterdiği alçakgönüllü tutumun boş olmadığını anlatmak ister. Gerçi onların da ana kız hakkındaki düşünceleri farklı değildir.
Aralarında haydutların sonu hakkında konuşurlar. Ya boyunları vurulur ya da küreğe mahkum ederlerdi. Kurdoğlu hükümete haber verdikten sonra çete, dayı konağına getirilmiş. Orada saygıdeğer sandıkları Ahmet bey ve diğerlerini görünce şaşırıp kalmışlar. Onlar da savunmalarında Kurdoğlu’nun korsan olduğunu, kendilerini evine davet edip yedirip içirdikten sonra uşaklarına işaret vererek üzerlerine kurşun yağdırdığını, bunun üzerine can havliyle onlara karşı koyduklarını, üzerlerinde ateşli silah olmayıp küçük bıçak ve hançerle kendilerini savunmaya çalıştıklarını söyledikten sonra, eğer onların iftira ettikleri gibi adamlar olsalardı silahlanmış olarak gitmiş olacaklarını anlatırlar. Memurlar onların bu sözlerine inanmak derecesine gelir ve Kurdoğlu’nu onların suikaste geldiklerini kanıtlamaya davet ederler. Kurtoğlu korsandır ama kendisinin Frenklerle gaza ettiğini söyler. Yani bu açıdan bakılarak kendisinden şüphe edilmemesini ister. Yine de kanıtlaması için üzerinde baskı kurulunca, Ahmet beyin konağında çalışan iki delikanlıyı tanıklığa çağırır. Şehlevend erkek kılığına girerek konağa gitmiştir, onun erkek olduğunu zannetmektedir. Şehlevend yine erkek kıyafetine bürünerek Civelek’le ifade vermeye gider. Civelek Şehlevend’in de onayını alarak haydutlar hakkında bildikleri her şeyi, işledikleri suçları söyler. Kanduri, Civelek’in budala olduğunu, diğerinin ise kız olduğunu, şahadetinin makbul olmadığını söyler.
Haydutların boyunlarını mı vururlar yoksa küreğe mi atarlar? Hüseyin ne olacağına açıklık getirir. Onlara davacı çıkmaz, çıksa da hükümet herifi korkutup davadan caydırır. İş hükümete kalınca ona lazım olan kan değil, paradır. Onların her birini birkaç yüz altın cerimeye (borca) sokar.

Civelek’in Ömer’le arası hala gergindir. Şehlevend üç yakın dostun da küskünlük ve düşman içinde olmamaları için üçünü de kendine kardeş etmek istediği ilanını verir. Civelek buna dayanamaz, küçük bıçağıyla kendini vurur. Ölmek üzereyken Şehlevend’in sunduğu öpücüğü kabul etmeyerek onun Ömer’in hakkı olduğunu, Hüseyin’e de Sabire’nin iyi yar olacağını söyler.

Bu arada haydutlar aldıkları yaralardan ölürler. Bir tek içlerinde Kulaksız iyileşir ve başını alıp Tunus tarafına kaçar. Cuya çiftliğinde ise Civelek için üç sene yas tutulur. Konağın kapısının karşısına bir mezar yapılır. Kameriye inşa edilip, türlü çiçekler ekilip çevresine dört tane çınar dikilir. Şehlevend matem havasında siyah elbiseler içindedir. Daha sonra Şehlevend Ömer’le, Hüseyin de Sabire’yle evlenir. Beş altı sene sonra çocukları artık bahçede koşuşturmaktadır.

 

Karakter ve Değer Çözümlemeleri

Romanda geçen karakterler kendine özgü nitelikler taşımaktadır. Romanın ana karakteri genç kız Şehlevend durumlarını kurtarmak için aktif, akılcı, dirayetli davranır. İffetine sahip çıkar, fırsatları da lehine çevirecek şekilde hareket etmeyi bilir. Dostlarına karşı yardımsever, koruyucu ve kollayıcı, düşmanlarına karşı ise onları etkisiz hale getirecek kadar planlayıcı ve girişkendir. Bunlar sahip olduğu becerilerdir.
Civelek Mustafa’nın yerde kanlar içinde yatarken ölmemiş olduğunu ilk fark eden Şehlevend’dir. Anacağına seslenir. Bu sözcüğü duyan yaralı ise kendisinin ana sözcüğüne sığındığını söyleyerek onlardan yardım ister.
Ana “götürebilir miyiz” diye şüphe içersinde kalırken kız, “götürmeye çalışmaları gerektiğini” söyler. Bu yaklaşımıyla dikkat, duyarlılık, sorumluluk, yardımseverliğin erdemini onda görürüz.
Yaralı ayağa kalkamadığından ikisi de onu kollarından kaldırıp omuzlarına yükleyip götürmeye çalışırlar. Yaralıyı tarif ettiği evine götürürler. Evde karşılaştıkları panik hali karşısında oradan ayrılırlar.

Ortalık aydınlanamaya başladığında kız camiden çıkan cemaate karşı elini açar, yardım bekler ama para veren çıkmaz. Kız bu duruma kendi istekleriyle düşmediklerini, daha önce konakta yaşarlarken, durumları çok iyiyken bencil, fırsatçı, entrikacı, hırsız kimseler tarafından bu duruma düşürüldüklerini iyi bilir. Uğradıkları haksızlık karşısında şimdi hayatta kalabilmek için el açmanın ölümden daha kötü bir şey olmadığını bilir. Üstelik işin içinde bir de anası vardır. Onun hayatta kalmasını sağlamak için bu yola başvurmak tek çare halini almıştır. Fakat cemaatten beklediği yardımı görmez. Cemaat bu tür dilenen kadını sokağa düşmüş el açan, yardıma değmeyen dilenciler olarak algılamaktadır. Hatta hali vakti iyi görünen bir beyefendi tarafından azarlanır.

Şekerci dükkanında da benzer davranışlarla karşılaşır. Onu bu durumdan bir şekilde kurtaracak bir seçenek karşısına çıkar, o da esirci Laz Mehmet Ali’dir. Şehlevend iffetine zarar gelmeyecek bir çıkış yolunu bulmak istemektedir. Esirci o dönemler yasalara uygun bir ticaret olan cariye alıp satımını yapmaktadır. Şehlevend esir olmadığı için ona bir ödeme yapmadan, yalnızca satarak kazanç sağlayacaktır. Eli yüzü düzgün bu genç kızı iyi bir paraya çok rahat satacağını bilir. Ancak kızın derdinin ne olduğunu da anlamıştır. O bu işe yalnız anasını kurtarmak için girmek ister. Anası bilmemelidir. Esirci buna da çözüm bulur. Onu Mısır Tunus taraflarında bir esirciye satmayı planlar. Böylece anası durumun farkında olmaz. Anasına kendi oğluyla evleneceği yalanını söyleyeceklerdir. Esirci Mehmet kızın bu fedakarlığa anası için girdiğini anladığından satıştan gelen ödemeyi anasına küçük bir ev alma ve bir miktar para verme karşılığında yapar. Herhalde paranın önemli bir kısmı da kendine kalmıştır. Yani Şehlevend’in değeri diğer köle kızlara göre hayli iyi bir miktar etmiş sayılır. Laz Mehmet Şehlevend’in oralara gittiğinde, onun kendini kolayca bir konağa atacağını, bir beyin cariyesi olacağını, itibar göreceğini, odalığa kadar çıkacağını bilir ama Şehlevend’in derdi bu değildir. Satıldığı zaman engelli, sağır dilsiz numarası yaparak kendini bir çeşit koruma altına alır.
Ahmet beyin konağına satıldığında ise iffetini kararlılıkla korur. Bu yola ne için çıktığını iyi bilmektedir. Orada karşısına kurtardığı genç adam Civelek Mustafa çıkar. Bu da onun için iyi bir şanstır.

Civelek Mustafa biraz saf, yürekli, mert, atılgan, heyecanlı, fiziği yerinde hoş, neşeli bir delikanlıdır. Taciz karşısında bıçağına davranacak kadar da gözükaradır. İntikamcı bir ruha da sahiptir. Daha sonra üç kabadayıyı da düelloya çekmiş ve onlardan intikamını almıştır. Aranan bir kişi olarak İstanbul’da duramayacağı için gemiye atlayıp Cezayir’e kaçmıştır. Ahmet beyin ününü duyduğundan onun yanında uşak olarak çalışmak ister. Onun konağa gelmesi Şehlevend’in işine yarar. Kurtardığı kişi olduğunu görerek kendini tanıtıp onunla ortaklık kurmaya çalışır. Civelek ona aşık olmuştur ama Şehlevend onu küstürmeyecek, aralarındaki ilişkiyi bozmayacak şekilde ona davranır ancak, yeri geldiğinde beye olduğu gibi ona da şamar sille atacak kadar sertlik göstermekten geri kalmaz (s.154). Pek umut vermese de Civelek ondan kendince umutlar taşır ama ona olan minnet duygularıyla ona karşı ölçülü olmayı unutmaz. Şehlevend Civelek’i bir kardeş gibi sevmektedir, o kadar. Her ikisinin de ortak olduğu önemli konu Ahmet beyin çevirdiği dolaplardan hoşlanmamalarıdır.

Hüseyin Fellah, Şehlevend için dışarıdan destek bulacağı önemli bir kişidir. Onun sağlam ve dürüst karakterini tanıyarak Ahmet beyin tuzaklarına karşı hayatını kurtaracak yardımlarda bulunur. Yardımseverlik değerini gösterir. Hüseyin Fellah kendisinin hayatını kurtaran Şehlevend’i yakından tanıyınca ona aşık olmadan edemez. Şimdi Şehlevend’in karşısında iki aşıkla başa çıkmak derdi vardır. Şehlevend’in amacı anasına ve Ömer’e kavuşmaktır. Tabii bunu onlara doğrudan söyleyemez. Bir bakıma onların kendisine yardımdan vazgeçeceği gibi bir korkusu da vardır. Aslında Şehlevend onları amacı için mi kullanmaktadır, diye sorarsak böyle bir belirti göremeyiz. Üçünü de birbirine bağlayacak ortak bir durum ortaya çıkmıştır. Ahmet, Ömer’i öldürmek istemekte, dilsiz onun hayatını kurtaracak yardımlarda bulunmakta, Civelek de minnet ve mertlik duygularıyla dilsize yardımcı olmaktadır. Dayanışma ve yardımlaşma duygularıyla hareket ederler. Ahmet bey ve çetesine karşı üçünün de ortaklığını sağlayan dostluk, dayanışma, yardımseverlik, mertlik gibi değerler bulunmaktadır. Civelek katil olsa da saflık, doğruluk, dürüstlük gibi değerlere sahip biri olarak haydut ruhlu biri olmayıp Ahmet beye karşı Şehlevend’in yanında yer almıştır.

Aslında Civelek, Hüseyin’in aşkına rakip biri olduğu şüphesini taşır ve bundan rahatsızlık duyar ama onun mert, yiğit biri olduğunu da düşünür. Hüseyin Fellah, Civelek’in saf ve dürüst bir kişi olduğunu anlamıştır. Onların aralarında bir şey olmadığını bilir. Dilsize karşı umut taşısa da Şehlevend’in ve Civelek’in İstanbul’da başlarından geçen durumunu öğrendikten sonra görüşü biraz daha farklılık kazanır. Ona aşık olmasına rağmen eğer onun hayatında başka biri varsa, bunu olgunlukla karşılaması, hatta ona yardımcı olması gerektiğini düşünür. Hüseyin Fellah’ın bu tutumu onun sağlam karakterinin bir yönüdür. Civelek, Hüseyin Fellah kadar her şeye hakim değildir. Fazla derin düşünemez. Onun için kendisinden ve Şehlevend’den başka bir dünya yoktur. Hüseyin Fellah Şehlevend’i konağına almayı, hatta kendine eş olmasını istediği halde o, bunu kabul etmemiş, araya mesafe koymak için zamana ihtiyacı olduğunu söylemiştir. Kız, haydut yatağında dilsiz rolü oynayarak köle gibi kalmaya devam mı edecektir? Bunu kim ister? Hüseyin Fellah da bunu anlamaya çalışır. Tabii Şehlevend’in konakta kalması çetenin Hüseyin’e karşı çevireceği oyunlardan haberdar olmaları açısından da yararlı görülmektedir. Zaten gelişmeler de bu yönde olur. Çete, Hüseyin Fellah’ı elemanları olmaya razı edemeyince onu konakta o gece öldürmeyi planlar. Hüseyin fellah onların haydutluğuna ortak biri olmayacağını, zaten halinin vaktinin yerinde olduğunu onlara belirtmiştir. Ayrıca sırlarını öğrenmiş olmasına karşın bu sırrı saklayacağına söz vermişse de onların niyetleri değişmemiştir. Tabii bu niyetlerini Hüseyin’e karşı belli etmezler, ona inandıklarını söylerler. Dilsiz her şeyi duyup öğrendiği için onu kurtarmak üzere bir plan yapar. Plan başarıya ulaştıktan sonra aralarındaki ilk ortaklık da böylece kurulmuş olur. Şehlevend onu kurtarırken haksız, zalim bir durumu önleme amacıyla bunu yerine getirmektedir. Burada adaletsiz, haksız bir duruma karşı çıkma değerlerine sarıldığını görüyoruz.
Hüseyin dilsizin yardımıyla kurtulur ama çete onun hayatta olmasını içine sindiremez. Foyalarının açığa çıkmasından korkmaktadırlar. Şehlevend Hüseyin Fellah’ın konağına ikinci bir saldırının olacağı haberini öğrenince Hüseyin Fellah’ı Civelek aracılığıyla uyarıp tedbir almasını sağlar. İçeriden gelen bu yardımlar Hüseyin’in hayatını kurtarmaktadır.
Burada kötü amaçlı kişilerin her zaman galip gelemeyecekleri, erdemli insanların dayanışma göstererek onları alt edebilecekleri görülür. Daha sonra Şehlevend Hüseyin’den anası hakkında bilgi getirmesini isteme hakkını kendinde bulur. Hüseyin’in İstanbul’da tüccar dostu vardır. Onun yardımıyla anası hakkında bilgi edinirler. Anası Mısır’a gelmek üzereyken korsanlar tarafından geminin ele geçirildiği, sonları hakkında ise bilgi sahibi olunamadığıdır. Bu arada Ömer adlı kişinin durumu da ortaya çıkar. Hüseyin Fellah, Ömer’le Şehlevend arasındaki ilişkinin niteliğini anlamaya çalışır. O kürek makûmu olarak zaten hareket edemez bir durumdadır fakat Şehlevend’in onu beklediğini de anlar. Kendisine Sabire adında eskiden tanıdığı bir eş adayı çıksa, aralarında gönül bağı kurulsa da o Şehlevend’i sevmeye, umudunu korumaya devam eder.
Şehlevend’in ve anasının bu durumlara düşmesine neden olan kötü karakter olarak karşımıza İskelecizade Bekir Efendi çıkmaktadır. Bu kişi Hüsna hanımın servetine göz koymuş biridir. Onun kendine eş olmasını ister ama başaramayınca başka yollara başvurur. Sipahi Alay Beyi İsmail Ağa’yla evli olan Hüsna hanım, kızları Şehlevend’le mutlu bir hayat sürmektedir. İsmail Ağa’nın dışarıya görevli olarak tayini çıkınca aile İstanbul’da yaşamlarını sürdürmeye çalışır. Bu durumdan yararlanmak isteyen Bekir Efendi dönme bir köle olan Hurşit’i de kullanarak mektup iletişimini ele geçirip kendi amacı doğrultusunda planlar yürütür. İsmail Ağa’nın bazı eşyalarını ele geçirip onu muharebede öldü diye göstererek aileye eşyaları ve bir mektupla haber salar. Sonra Hurşit, Hüsna hanımın uygunsuz bir adamla evlenmesinde rol oynar. Kadın ondan hamile kalır. Tabii kocası sağ olarak geri döndüğünde artık aile parçalanmış olur. Kadın ve kızı konakta çaresiz, yalnız başlarına kalırlar. Hurşit ve halayıklar konağı ele geçirir, onlar konağı ucuz bir miktara satmak zorunda kalırlar. Küçük bir ev alırlarsa da daha sonra borçlanarak ellerinde bir şey kalmaz. Eski yardımcılarından Veli onları evine alır. Oğlu Ömer’le yalnız yaşamaktadır. Veli ölünce onlara bakmak Ömer’in üstüne düşer. Hurşit Ömer’i konağına davet edip ondan kendisine uşak olmasını teklif eder. Ömer de Bekir Efendi ve onun yaptığı hainlikleri bilmektedir. Hançerini çekip Hurşit’i yaralar. Kürek mahkumluğu da bu olaydan sonra başlamıştır. Aile Ömer’e karşı sevgi ve güven taşımaktadır. Şehlevend’in yapacağı evlilikte ancak Ömer’in yeri olacağı düşüncesi hakimdir. Ne var ki o da artık bir mahkumdur.

İki kötü karakter Bekir Efendi ve Hurşit ailenin yıkılmasına, mağduriyetine, babanın intiharına, yanlış bir evliliğe ve bir bebeğin kaybına neden olmuş, yaptıkları yetmiyormuş gibi Hurşit’in Ömer’i aşağılaması kendinin yaralanmasına, onun da küreğe mahkum olmasına yol açmıştır. Hikâyenin temelinde yatan olgu hırslı, bencil, zalim ruhlu karakterlerin yol açtığı yıkımlardır. O yıkımlar ki birçok karakter sahibi insanın mağdur duruma düşmesine neden olmuştur. Peki, bu insanlara karşı nasıl bir adalet işleyecek de onlar cezasını bulacaktır. Dönemin sosyolojisinde böyle bir resmi adalet kavramı görülmemekte, ancak şartların getirdiği sonuç ve intikam bu adaleti sağlayacak bir yol olarak seçilebilmektedir. Hem Ömer’in hem Şehlevend’in ruhunda yatan bu adaletin bir şekilde yerine getirilmesidir ki bunun da yolu Ömer’in ilk fırsatta bu sorumluluğu üstlenecek olmasıdır. Roman bunun zemininin geliştiği şartları takip eder. Amaç bir şekilde adaletin yerini bulması, suçluların hak ettiği cezayı almasıdır.

Özgürlükleri elinden alınmış insanlar bu işi nasıl başaracaktır? Şehlevend kendini özürlü gibi göstererek kısmen koruma altına almış, uygun zaman ve şartları yaratmaya çalışmıştır. Bunun için bir fırsat karşısına çıkar. O da anasını esir eden korsan Kurtoğlu’nun Cezayir’de bulunduğuyla ilgili haberdir. Ahmet bey ve çetesi Kurtoğlu’nun ganimetlerine konmak isterler. Civelek çetenin bilgi alması amacıyla konağa uşak olarak yerleştirilmiştir. Aslında Şehlevend ve Civelek, Ahmet bey ve çetesini tuzağa düşürmek istemektedirler. Tabii aynı zamanda anasını korsanın elinden kurtarmak Şehlevend’in amacıdır. Şehlevend bir erkek havasında o baskını Civelek aracılığıyla Kurtoğlu’na ihbar eder ve onların faka basmasını sağlar.

Hüseyin Şehlevend’in geçmişteki durumunu öğrenince Ömer’i kurtarması gerektiğini düşünür. Bu Şehlevend’e yapılacak en büyük iyilik olacaktır. Zaten kendini ona karşı borçlu hissetmektedir. Bir mahkûmu başka bir şehrin sınırları içersinden kurtarmak kolay bir iş değildir. Ancak gemisi ve İstanbul’da adamları olan birisi için iş biraz daha mümkün hale gelir. Kimsenin planından haberi olmaması için de gemi yolculuğunun İspanya tarafındaki acentelere olacağı bilgisini çıkarır. Her şeyi gizlice yürütmek zorundadır, yoksa birileri önüne engel çıkartıp işin bozulmasına yol açabilir.

Onu bu kadar risk almaya götüren şey Şehlevend’in aile çevresinde dönen entrikalarla bu duruma düşmesi, mağdur olması, sefil zamanlardan geçtiği halde direnmesi, iffetini koruması, zor şartlara rağmen etrafına iyilik ve yardım yapmaktan kaçınmamasıydı. Ona aşıktı ama onun mutluluğunu sağlamak için bu duygusundan dahi feragat etmeyi göze almıştı. Dürüst ve mert yapısı onun bu yönde karar almasını sağlıyordu. Üstelik kendisi aşk hayatında hep hayal kırıklıklarına uğramış, bahtı kara bir kimseydi. Eline geçen bir fırsatı hilekarca, egosu yönünde kullanmayı seçmemişti. Romanda ön karaktere yerleşmesini sağlayan da onun bu özellikleriydi.
İstanbul’a gittiğinde ne olup biteceğini, neyle karşılaşacağını tam olarak bilmiyordu. Ancak düğümün Ömer’de çözümleneceğini düşünüyordu. Ömer de ona aşık mıydı, bu konu muğlaktı. Fakat sorun bir hakkın teslim edilmesi meselesi olduğundan fazla düşünecek bir şey yoktu. Ömer Şehlevend’le anasına kol kanat germiş, zor zamanlarında onlara destek olmuştu. Hurşit’in onlara karşı kendini satın almaya kalkışması bardağı taşıran son damlaydı ve Ömer’den hançeri yemişti. Konağı, değerli eşyaları ele geçirmesi, ev sahiplerini çiğneyip geçmesi, Bekir Efendi’nin adi planlarına ortak olması, aileyi sokaklara düşürmesi yetmiyormuş gibi böyle küstahça bir teklifte bulunması onu bu öfkesine yenik düşürmüştü. Haksızlık ve adaletsizliğe karşı yükselen, kontrolden çıkmış bir tepkiydi onunki. Kendini her zaman o ailenin hizmetkarı olarak görmüş ve çok değer verdiği bir ailenin gözleri önünde böyle eriyip gitmesinden derin üzüntü duymuş, her ne durumda olursa olsun aileye her zaman aynı değeri vermiş, kendi bulunduğu konumu da unutmamıştı. Onların zor durumlarından hiçbir zaman yararlanmak istememiş eskiden neyse kısıtlı şartlarda dahi aynı sadakati göstermişti. Böyle dürüst, özgeci, fedakâr bir genç ailenin damat adayı olmayacaktı da kim olacaktı? O yoksul bir genç olabilirdi ama sahip olduğu değerler onu gözde yapıyordu. Hele bir de ihanet eden uşak bozmasını yaşamını riske atarak hançerlemesi daha dikkat çekiciydi. Yaptığı iş daha çok kendisine zarar verse de ailenin gözünde değerini o kadar artırmıştı. Ömer’in mahkûm olması ailenin sokağa düşüşünün de başlangıcı oluyordu.

Hüseyin Fellah Şehlevend’in hangi şartlar altında Cezayir’e geldiğini öğrenmişti. Şimdi onun yaşamında -hatta belki kendi- bir düğüm haline gelen bu sorunu çözmek istiyordu. Ömer’le kürek mahkumluğundaki gemisinde ilk görüşmeyi yaptı, onu tanıdı. Onu gemiden kaçırdıktan sonra kendi gemisine geldiler. Böylece Ömer için özgürlük yolu açılmış oldu. Fakat Ömer, Hüseyin’in hemen yola çıkma teklifini kabul etmeyip noksan kalmış adaleti kendi eliyle sağlamak istiyordu. Bir kanun kaçağı olarak başka da şansı yoktu.

Bütün olanların sorumlusu İskelecizade Bekir Efendi’yi bulmaya çalıştılar. Sonunda Bekir Efendi’nin konağının yandığını ve adamın delirdiğini öğrendiler. Tımarhaneye gittiklerinde onun dengesiz, akıl sağlığını kaybetmiş olduğunu gördüler. O doğal nedenler sonucu fazlasıyla cezasını bulmuş oluyordu. Bunu anlayıp gemiye geri döndüler. Fakat geride Hurşit kalıyordu. O da konak sahibi olmuştu. Hüseyin yakalanma şüphesi içinde bir an önce yola çıkma ısrarında bulunsa da Ömer, son bir işi kaldığını söyleyip biraz daha zaman istedi. Cezayir kıyafetine bürünüp Hurşit’in konağını buldu ve onun makamına çıkarak orada hançerledi. Sonra gemiye dönüp yola çıktılar. Böylece bütün sefalet ve kötülüklere temel hazırlayan o iki kişi cezalarını bulmuş oldu.
Hüseyin’in derdi düğümü çözecek olan Ömer’i sağ salim Şehlevend’in karşısına çıkarmaktı. Ancak onun bir an önce yola çıkma ısrarını dinlemeyip giriştiği bu işler karşısında yolculuğu bir süre ertelemişlerdi. Neyse ki her şey bir aksaklık çıkmadan Ömer’in istediği gibi sonlanmış ve artık yolculuğa çıkmak için bir engel kalmamıştı. Yolculuk esnasında Ömer’le konuşup onun Şehlevend’e olan duygularını öğrenmek istedi. Aldığı karşılık hiç de bir aşk ifadesi taşımıyordu. Ömer kendini, onların bir hizmetkarı olarak gördüğünü açıklayan mütevazı sözlerle ifade etmişti. Buna nasıl bir anlam çıkaracağını şaşıran Hüseyin ise kararsız kaldı. Eh, sonuçta her şeyin düğümü köye vardıklarında çözülmüş olacaktı. Aslında Hüseyin’in anlamak istediği onun Şehlevend’e karşı bir gönül bağı yok ise kendisinin bu boşluğu doldurmak isteğiydi. Bir de Civelek’in bu konuyu nasıl karşılayacağı sorunu yatıyordu. Çünkü Civelek hala Şehlevend’e karşı bir umut beslemekteydi ve öyle kolay vazgeçeceğe de benzemiyordu. Hüseyin’in ise her durumda Şehlevend’in boşluğunu dolduracak bir sevgili adayı Sabire’ye sahipti.
Ahmet bey ve çetesi Şehlevend’in Kurtoğlu’na gönderdiği uyarı pusulasıyla gerekli hazırlık yapılarak tuzağa düşürülüp karşı saldırıyla etkisiz hale getirilmişti. Onların ölü ve yaralı olarak ele geçirilmesinde önemli rolü olan iki kişi Civelek ve özellikle Şehlevend, Kurtoğlu tarafından ödüle layık görüldü. Şehlevend erkek kılığına girmişti. Ödül olarak anasının özgürlüğünü istedi. Anası o konakta esir olarak kalıyordu. Kurtoğlu aynı zamanda korsan bir haydut olduğu için kendine masraf çıkarmayan bu teklife sevinerek hemen evet dedi. Ahmet bey ve çetesi de kendilerine karşı ajanlık yapan kişilerin onlar olduğunu öğrenmişti. Civelek ve Şehlevend Hükümet Konağında onlar aleyhine şahitlik de yaptılar. Böylece kötüler hak ettikleri cezayı buldu.

Hüseyin Fellah’ın konağına geldikten sonra İstanbul’dan dönen Ömer ve Hüseyin’le karşılaştılar. Hüseyin Ömer’i Şehlevend’in sütkardeşi olarak tanıttı. Ömer’in de buna itiraz edecek hali yoktu çünkü açık bir gönül bağı hikayesi ortaya koymamıştı. Civelek ondan hoşlanmadı. Onun kendi beklentisine bir engel oluşturacağı hususunda şüphesi vardı. Hatta ona karşı oldukça sert ve kaba yaklaşımlarda bulundu. Hüseyin ise onların aralarının daha fazla gerilmesini istemediğinden araya girip denge sağlamaya çalışıyordu. Hüseyin ve Civelek ana kızın bir asaleti olduğunu söylese de kibirli ve gururlu olmadıklarını ifade etmişlerdir (s.342). Onların vicdanlı, yardımsever olduklarını bilmektedirler.
Artık mesele Şehlevend’in kimi seçeceği yönünde bir beklentiye kalmıştı. Şehlevend üç kişi arasından hangisini seçse diğerleri buna üzgün kalacak, hatta belki dost olmaktan çıkacaktı. Oysa üçü de kendisine azımsanmayacak kadar yardım ve destekte bulunmuştu. Civelek ise beklentisini çok yüksek tutuyor ve onun kendisini tercih etmesi yolunda ısrarcı tutumunu sürdürüyordu.

Şehlevend’in anası Hüsna hanım görgülü, yardımsever, bir zamanlar babasından gelen varlığa sahip, eşine aşık, onurlu bir kadındır. Babası İsmail Ağa görev gereği evden ayrılınca bunu fırsat bilen Bekir Efendi kirli planını yürürlüğe koyar. Önce onunla bir araya gelme tacizinde bulunur ama Hüsna hanım şikayette bulunur. Şeyhülislam tarafından sertçe uyarılır. Bunun üzerine Bekir Efendi işi intikam almaya götürür ve kirli bir plan yapar. Onun kocasıyla mektuplaşma yolunu ele geçirip sahte bir mektuplaşma düzeni kurar. Sonunda eve kocasının sahte ölüm haberini taşıyan bir mektup gelir. Hüsna hanım bu kirli planın arkasında Bekir Efendi ve Hurşit’in olduğunun farkında değildir. Bekir, konağın eski uşağı Hurşit aracılığıyla bu işleri yürütür. Ondan başka güvenecekleri başka biri de yoktur. Konak soyulmaya, değerli eşyalar yağmalanmaya başlar. Hurşit de böyle bir şeyi beklemektedir. Hanıma bu durumdan kurtulması için evlenmesi gerektiğini söyler. Hüsna hanım onun Bekir Efendi’yi kastettiğini sandığından onu tersler. Oysa plan, Hüsna hanımı işin içinden çıkamayacağı zor bir duruma düşürmek ve aileyi parçalamaktır. İsmail Ağa’nın bir gün döneceğini bilmektedirler. Son darbeyi vurmuş olmak için kadının evlenmesi gerekmektedir. Hüsna hanım konağı idare edememenin sıkıntısıyla ne yapacağını şaşırmış bir haldedir. Hurşit onun bu durumdan çıkması için evlenmesi gerektiğini yineler. Getirdiği öneri ise Safa Efendi adındaki kişidir. Safa Efendi daha önce konakta bulunan dalkavukçu, onur noksanı, soytarı bir adamdır (s.247). Ekonomik olarak da bir varlığa sahip değildir. Hüsna hanım onun kendisini ezmeye kalkamayacak biri olduğunu düşünerek konağın durumunu kurtarmak için bu evliliği kabul eder. Hanım gebe kalır. Baba, İsmail Ağa geri döndüğü zaman şoke edici durumla karşılaşır. Tabii durum yalnız onun için değil aile için de şoke edici olmuştur. Hüsna hanım öldü zannettiği kocasını karşısında bulmuş olmanın şaşkınlığı içersindeyken, kocası da karısını hamile olarak haremde bulmanın şaşkınlığı içersinde kalmıştır. Trajedi de bundan sonra başlar. Safa Efendi kayıplara karışır. Kadın Safa’yla evliliğini bitirdiği halde İsmail Ağa’nın da artık yüzüne bakamayacağından onunla yine evlenmek mümkün değildir. İsmail Ağa da artık yoldaşlarının yüzüne bakamayacağını düşünerek intihar eder. Hüsna hanım karnındaki çocuğu döve döve düşürür.
Romandaki trajedinin başlangıç noktasını oluşturan bu olayda Hüsna hanımın, Hurşit’in sözüne güvenmesi, hiç araştırma yapmaması, gelen mektuba inanması, yine aynı hatayı devam ettirerek onun bulduğu biriyle evlenmesi Bekir ve Hurşit’in kirli planlarının işlemesine hizmet etmiştir. Oysa biraz araştırmış olsa Hurşit’in Bekir’le iş birliği yaptığını ortaya çıkarabilirdi. Ayrıca kocasıyla aralarında güvenilir bir haberleşmenin olmayışı da aksak taraflardan biridir. En azından İsmail Ağa’nın Belgrad’taki ölümünden resmi bir evrakın araştırılması gerekmez miydi? Oysa verilen haber “biri” tarafından gönderilen mektuba dayanıyordu. Kocasına ait getirilen bazı eşyalar ise inandırıcılığı kuvvetlendirmek içindi. Hüsna hanım görünüşteki şeylere dayanan izlenimleri, şüphe duymaması, araştırma yapmaması nedeniyle düşmanlarının istediği yöne çekilerek onların tuzağına düşmüştür.

Velinimeti oldukları Veli, ana kızı iki odalı evine davet eder. Onlar kendi evlerini satıp harçlık yapmak üzere çaresiz olarak oraya giderler. Veli bir süre sonra ölür. Hurşit, Ömer’e aşağılık bir teklifte bulunur ve olayların iç yüzünü bilen Ömer dayanamayıp onu bıçaklar. Romandaki ikinci problem burada başlar. Ömer’in küreğe mahkûm edilmesiyle ana kız bakkala borçlanarak Ömer’in evini de kaybedip sokaklara düşerler. Ömer öfkesine yenilmeyip mahkûm olmasa onlar sokağa düşmemiş olacaklardır. Burada öfke baldan tatlıdır sözü akla geliyor. Çıkacak ders olaylar, tahrikler karşısında öfkeye teslim olmamak gerektiğini gösteriyor. Adalet, modern hukuk gibi mekanizmaların yokluğu veya zayıflığı bireylerin kendi adaletlerini sağlama yoluna gitmelerinin önünü açıyor. O kadar haksızlığa uğramış, aldatılmış bir aile güçsüz durumda kalınca canlarını kurtarma derdine düşmüşler. Geriye intikam duygusu kalmış. Ömer’in Hurşit’i bıçaklaması Şehlevend’ce kendilerinin alınan bir intikamı olarak görülmüştür. Sonraki süreçlerde de intikam kendi adaletlerini sağlayan bir öğe olarak kullanılmıştır. Ömer kurtulduktan sonra Bekir ve Hurşit’i bularak intikam almıştır. Bekir malını mülkünü yangında kaybedip delirdiği için cezasını kendisinin bulduğu kabul edildi. En son Hurşit’i de hançerleyerek cezasını verdi.

Şehlevend, anası ve Ömer, Hüseyin Fellah’ın konağında kendilerine yeni bir hayatın yolunu bulmuşken Ömer’in çekinik durması, Civelek’in ısrarcılığı karşısında ikilinin evliliği gerçekleşememiştir. Civelek Ömer’i tanımak istemeyen tutumunu sürdürerek Şehlevend’den kesin bir cevap almak istemiş ama Hüseyin artık Civelek’’ten onu rahatsız etmemesini istemiştir. Şehlevend üçünü de kendine kardeş edinmek istediği haberini verince umutları yıkılan Civelek heyecanlı, fevri bir kimse olduğundan hemen kendine bıçağı saplamıştır. Şehlevend onun başına gelerek ona duyduğu sevgiyi, derin üzüntüyü bildirmiştir. Civelek’e öpücük vermek istese de o bunu kabul etmemiş, artık onun yerinin Ömer’in yanı olduğunu, kıskanmayacağını, Hüseyin’e de Sabire’nin yar olacağını söyler. Kendisinin kabahatlerinin çokluğundan bahseder. Yedi neferin kanına giren biri olarak şimdi cezasını kendi eliyle çektiğini söyler. Geride kalanlar Civelek’in anısına saygı duyarak üç yıl matem tutarlar. Aslolan şu ki Şehlevend Ömer’i bırakıp Civelek’e asla yönelemezdi. Civelek bunu anlayamadı. Hüseyin ise olanın bitenin farkındaydı.

 

Tablo 2.1. Romandaki değerler ve karşıtlıkları

Değerler Yokluğu, Zıttı
Duyarlılık Duyarsızlık; ilgisizlik, hassas olmama ve kaba, nobran olabilme
Sorumluluk Sorumsuzluk
Yardımsever, vicdan Merhametsiz, acımasız
Fedakar, özverili Bencil
İffet (namus), onur İffetsiz, onursuz, dalkavuk
Mert (sözünün eri) Namert
Yiğit, yürekli Korkak, yüreksiz
Düşünceli Patavatsız
Dürüst Yalancı, düzenbaz
Adil olma, adalet Adaletsiz, zalim
Merhametli, vicdanlı Acımasız, vicdansız
Sevgi Nefret, tiksinç
Özgüven Özgüvensiz
Dostluk Düşmanlık, kindarlık
Ölçülülük, soğukkanlılık Ölçüsüzlük; hırs, açgöz, ateş, öfke, haset
Özgürlük Esaret

 

Tablo 2.2.Karakterin özellikleri

Erdemli ve Olumlu Karakterler
Şehlevend
Hüsna hanım
İsmail
Ömer
Hüseyin Fellah
Civelek Mustafa

 

Erdemsiz ve Olumsuz Karakterler

İskelecizade Bekir Efendi
Hurşit
Mehmet Ali Ağa
Korsanlar
Kabadayılar
Ahmet bey ve çetesi
Safa Efendi

 

Tablo 2.3.Karakterlerin sahip olduğu değerler ve karşıtlıkları

 

Şehlevend Duyarlı, sorumlu, yardımsever, özverili, onurlu, merhametli, dost
Hüsna Yardımsever, özgüvensiz
İsmail Onurlu, dürüst
Bekir Merhametsiz, düzenbaz, zalim
Hurşit Merhametsiz, düzenbaz, zalim
Safa Dalkavukçu, onursuz, soytarı
Mehmet Ali Bencil, onursuz, acımasız, yalancı
Civelek Mustafa Yürekli, mert, duyarlı, ölçüsüz, patavatsız
Ahmet Düzenbaz, zalim, düşman
Hüseyin Fellah Mert, yiğit, adil, ölçülü, duyarlı
Ömer Sorumlu, özverili, sadık

 

SONUÇ

Konu analizi yapıldığında romanın başkarakterleri olan ana kızın düşmüş olduğu acınası durum, yoksun ve sefil halleri verilerek oradan oraya sürüklenişleri, intihar boyutuna gelen yaklaşımları sergilenir. Nasıl bu duruma düştükleri, kim oldukları hakkında bilgi verilmez, bulundukları koşullar açısından ne halde oldukları gösterilmek istenir. Bu duruma nasıl düşmüş olabilirler, daha önceki yaşantıları nasıldır? Bu soruların yanıtları saklı olarak olaylar gelişir. İçinde bulundukları kötü koşullardan nasıl çıkılacağı öncelik kazanır. Onların kendilerini nasıl bu durumdan çıkarabileceği, çevreden yardım alıp alamayacakları, o sosyal düzen içersinde kendilerine doğru bir elin uzanıp uzanmayacağı ile ilgili gelişmeler görülür.

Onlar zor durumdayken yaralı birine yardım etmekten kaçınmayarak sorumluluk, duyarlılık göstermişlerdir. Yaralı genç adamın evine kadar omuz desteğiyle taşınması gerekmektedir. Bitkin olmalarına rağmen bu görevi üstlenirler.

Karakter ve değer ölçütü olarak romanın başlangıcında iki karakterin;

• Sorumlu
• Duyarlı, vicdanlı
• Yardımsever oluşları.
Sabaha doğru Şehlevend dağılan cemaatin önünde el açar ama kimse yardım etmez. Kız zorunlu olarak el açmıştır, hayatında daha önce yapmamış olduğu bir şeydir. Karınlarını doyurma derdine düşmüşlerdir. Başvuracakları, gidecekleri bir yerleri olmadığını anlarız. Kimsesiz, yardıma muhtaç kimselerdir. Fakat bu durumlarını dikkate alan hiç kimse çıkmaz. Hatta tenkit eden gözlerle bakılır. Böyle bir ortamda fırsatçı bir esirci çıkar ve kıza onları bu durumdan kurtaracak bir teklifte bulunur. Onu esir olarak satacak ve parasıyla da anasına küçük bir ev alıp bir miktar para verecektir. Kız bu öneriyi kabul etmekten başka çare göremez. Anasını da evleniyor diye kandırarak razı ederler. Bu arada Ömer adlı gencin kızın evlilik adayı olduğu, ancak kürek mahkumluğunda bulunduğu durunu ortaya çıkar. Kız içinde bulundukları durumdan kurtulmak için esir olmayı, anasına yalan söylemeyi göze alır. Burada onun cesaretini, fedakarlığını görürüz.

Şehlevend esirciye satılarak gemi yolculuğuna çıkar. Gemide engelli, dilsiz rolü oynayarak kendisini bir çeşit koruma altına alır. Karanlık işler çeviren Ahmet beyin konağına satılır. Ahmet bey konak çalışanının işlerinden haberdar olmamasını istediği için engelli birini tercih etmiştir.

Ahmet bey kötü karakterdir. Görünüşteki tutumuyla, gizlice yaptığı haydutluk işleri onun iki yüzünü sergilemektedir. Dürüst, mert genç bir adam olan Hüseyin Fellah çiftlik sahibi, işi gücü yerinde bir kişidir. Ahmet beyin onu öldürmeye, mallarını ele geçirmeye çalışması Şehlevend’i harekete geçirir. Şehlevend yine cesurluk ve fedakarlık göstererek çeşitli zamanlarda onun üç kez ölümden kurtulmasını sağlar. Ahmet bey ve çetesinin iyi niyetli, dürüst bir kimseye zarar vermesi göz yumabileceği bir şey değildir. Ailesi de böyle kötü insanların saldırısına uğrayarak mahvolmuştu. Buralara kadar sürüklenmesinin nedeni de böyle kötü kişilerdi.
Ahmet bey Şehlevend’in Hüseyin’e yardım ettiğini anlasa hayatı tehlikeye girerdi. O bunu da göze alarak ona yardım etmekten kaçınmadı. Böyle bir durumda korkunun kimseye faydasının olmayacağını biliyordu. Hareketlerinde çok dikkatli olması, açık vermemesi gerekiyordu. Bu konuda becerikli olduğunu gösterdi. Onun bu cesareti, bir çıkar beklememesi, güzelliğiyle beraber onu Hüseyin’e aşık etmişti. Hüseyin dilsizi hemen bu yerden kurtarmayı teklifi ettiyse de o buradaki görevinin henüz bitmediğini söyleyerek daha zamanı olduğu söyledi. Ahmet beyin ona karşı planlarını öğrenmek için burada kalmasının yararı vardı. Hüseyin Fellah onun fedakarca tutumuna, kişiliğine hayran kalmıştı. Fakat onun kendi aşkına karşı gösterdiği direngenliği anlamada zorluk çekiyordu. Genç bir cariye kendini içinde bulunduğu durumdan niçin hemen kurtarmak istemez? Bir haydudun evinde kendisine yardım sağlayacak ajanlık işini üstlenmesi takdire değer bir şeydi. Onun geçmişiyle ilgili olayları ve Ömer meselesini öğrendiği zaman hakkında daha iyi fikir edinmiş oldu.

Ahmet beyin konağındaki dilsizin faaliyetine, İstanbul’daki Kanlı Burç’ta yaralı olarak kurtardıkları Civelek Mustafa da ortaktı. Civelek Mustafa, birçok kabadayıyla hesaplaşarak canını aldığı için kaçarak Cezayir’e gelmişti. Kendisini kurtaranın dilsiz olduğunu öğrenince ona saygı ve minnet duymuş, onun isteklerini emir kabul etmişti. Aynı zamanda ona aşıktı, beklentisi vardı ama Şehlevend ona ölçülü, ileri gittikçe de sert davranarak aradaki mesafeyi koruyordu. Civelek de Hüseyin’in mert, cesur, yiğit biri olduğuna inandığından ona yardım etmeyi kabul ediyor ama Şehlevend’e karşı aşki duygular beslediğinden Hüseyin’e içten içe hafif bir öfke duyuyordu.

Hüseyin Fellah dilsizin fedakarlığı, yardımseverliği karşısında duyarsız kalmaz ve İstanbul’daki durumuyla ilgili bilgiler edindikten sonra ona yardım etmesi gerektiğini anlar. Anası hakkında bilgi edinmeye çalışır. Daha sonra Ömer’i kurtarmak ister. Hüseyin Fellah dürüst, güvenilir bir kimse olarak rol oynar. Aynı zamanda Ömer’i kurtaracak bir kişi haline gelir.
Hüseyin iş seyahatine çıkıyorum diyerek gemisiyle Ömer’i kurtarmaya gitmiştir. Şehlevend ise bu arada orada bulunan korsanın konağında esir bulunan anasını kurtarma planı yapar. Ahmet bey o konakta soygun planlamıştır. Bunun haberini verip onların ölü ve yaralı olarak yakalanmasını sağlar. Hem de anasını kurtarır. Hüseyin’in Ömer’i kurtarmaya gittiğinden hiçbirinin haberi yoktur. Şehlevend anasını kurtarma işini de kendi üstlenmiştir.

Ömer kürekten kurtulduğu zaman onları mağdur duruma düşüren eski uşak Hurşit ve Bekir Efendi’den intikam alma peşine düşer. Şehlevend de bu intikamın yerine gelmesinden memnun olacaktır. Ahmet Mithat Efendi sınıfsal sorunlara işaret eder, Esirci Mehmet Ali’yi kastederek: “Gerçi İstanbul’da bir sınıf çanak yalayıcılar vardır ki, bu suretle masrafsız beyler gibi yaşayabilirler. İçlerinde diş kirası alanlar da bulunur. Ancak insan çanak yalayıcı olmak için yine çanak yalayıcı doğmak lazım gelip Şehlevend’in anası ise bu tip insanlardan değildi,” der. (s. 69)

Ömer onları velinimeti olarak görür. Şehlevend’e karşı duyguları bu yöndedir. Zaten Hüseyin onu Civelek’e sütkardeşi olarak takdim eder. Ömer’in gönül ilişkisinde çekinik kalması Hüseyin’i epeyce şaşırtır. Ancak bu durum hem Hüseyin’in hem Civelek Mustafa’nın Şehlevend’e karşı ilgisindeki umudu korumaya yardım eder. Artık Şehlevend bir karar vermelidir. Sonunda üçünü de eşit uzaklıkta tutacak bir karar verir ve onlarla kardeş olarak kalmayı söyler (s.354). Bu kararı Hüseyin ve Ömer olgunlukla karşılamış olsa da Civelek bunu kabullenemez ve canına kıyar. Fevri, heyecanlı bir karakter olan Civelek durmasını bilmemiştir. Şehlevend ve diğerleri bu duruma çok üzülürler. Ona duydukları saygı gereği üç yıl beklerler, Şehlevend matem tutar. Civelek’in kendisine olan sevgisini, şimdiye kadar onun da yaptığı fedakarlıkları bilmektedir. Ama yaşamında Ömer’in de yeri olduğunu bilir. Birini diğerine üstün tutmadığı için üçüyle kardeşlik kararını vermiştir. Civelek de ölürken bunu anlar ve onun yerinin Ömer’in yanı olduğunu söyler. Hüseyin’in zaten Sabire adında bir adayı vardır.

Roman karakter ve değerler, sosyal hayattaki olası etkileşimler, yansımalar konusunda okura eğitici, öğretici şeyler veriyor. Kötü bir karakter olan Bekir Efendi fırsatçı, mala mülke düşkün, bencil, entrikacı, acımasız bir yapıya sahip olarak evli olan Hüsna hanımın aile düzenini yıkmaya, ondan yararlanmaya çalışıyor. Şeyhülislamdan uyarı alınca kendini gizleyerek amacını ondan intikam almaya dönüştürüyor. Dönme köle olan Hurşit’i de bu iş için kullanıyor. Sonunda Hüsna hanım onun kurduğu tuzağa düşüyor ve ailesi parçalanıyor. Hüsna hanım kendisine verilen bilgiden şüphelenmemiş ve resmi bir araştırma da yapmadan kocasının ölümüne inanmıştır. Oysa kendisiyle uğraşan birinin olduğundan da haberdardır.

Kötü günler de bundan sonra üst üste gelmeye başlıyor. Ellerindekini kaybettikten sonra işin iç yüzünü öğrenmeye başlıyorlar ama artık geç oluyor. Bu arada ailenin velinimeti olan Veli adlı kişinin yardımını alıyorlar. Ömer’in Hurşit’i bıçaklaması onların intikamının alınması yerine geçse de yalnız kalmanın getirdiği sorunlarla karşılaşıyorlar. Ömer’in o bir anlık öfkesi onu kürek mahkumu olmaya götürüyor. Veli de hayatta olmadığından ana kız borçlanma sonucu elindekileri tüketip sokaklara düşüyorlar.
Şehlevend on beşli yaşlarda genç bir kızdır. Her ikisi de geldikleri konak hayatından sonra sokaklara düşmenin sorunlarını yaşamaktadırlar. İnsan en kötü zamanlarda bile umudunu kaybetmemeli, sahip olduğu değerleri korumalıdır. Kız da aldığı eğitim ve sahip olduğu ahlakla bu değerlere sahip biri olarak sabır göstermekte, mücadele vermektedir. O zor şartlara rağmen hırsızlık yapmaya, kendini satmaya kalkışmaz. Hatta içinde bulundukları kötü koşullara rağmen anasıyla yaralı Civelek’e yardım ederler. Şehlevend’in gösterdiği karşılıksız, çıkarsız olumlu davranışlar günü geldiğinde bir şekilde olumlu olarak kendisine geri döner.
Ahmet beyin konağında cariye iken Civelek konağa uşak olarak gelmiş ve Şehlevend’in kendisini kurtaran kimse olduğunu öğrenince ona yardımcı olmuştur. Hüseyin’e karşı fedakârca yardımlarda bulunmak ona Ömer’in kurtulmasının, anasından haber almasının yolunu açmıştır. Ömer kurtulunca onların başına felaket açan kişilerden intikam almak ister. Birisi zaten sonunu bulmuştur. Diğerinin de cezasını kendi eliyle verir. Böylece beklenen adalet bir şekilde yerini bulmuş olur. Ahmet bey ve çetesi de kısmen yok olarak, kısmen yakalanarak sonları gelmiştir. Böylece kötü karakterler hak ettikleri cezayı eninde sonunda görürler. Yalnız Civelek Mustafa, Şehlevend’in kardeş olmak sözüne dayanamayarak fevrilik, ölçülü olamamak, hırs, fazla beklentiye kapılmak, analiz edememek gibi sorunlarla öfkeye kapılıp bıçağı kendine saplar. Katil olsa da haydut ruhlu biri değildir ama ölürken işlediği cinayetlerin (s.364) yükü altında ezildiğini, kendisine cezasını yine kendi eliyle verdiğini ifade eder. Burada da aşırı beklenti, öfke gibi duyguların insanın kendine zarar vereceği bir ders çıkmaktadır. Ömer alçakgönüllü, sadık, özgeci biri olarak Şehlevend’le muradına ermiştir. Hüseyin de ölçülü, yardımsever, dost tutumlarıyla ikilinin arasına girmemiş, eski sevdiğiyle yolunu buluşturmuştur. Burada sahip olunan bütün değerlerin karşılığının yerini bulduğu görülür. Kişiler değerlerini koruduğu ölçüde bunun hem kendilerine hem etrafındakilere yapıcı, olumlu katkıları olacaktır. Olumsuz tutum ve davranışlar da sonunda kişinin kendine zarar verecektir.

Kaynakça

Mithat Efendi, Ahmet (2018). Hüseyin Fellah, İstanbul: Anonim Yayıncılık

..

Fatih Oto 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

 

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.