Petersburg’da Bir Evet / Kübra ERBAYRAKÇI 

ÖYKÜ

Petersburg’da Bir Evet / Kübra ERBAYRAKÇI 
Yayınlanma: Güncelleme: 30 views

O akşam Palandöken daha çok beyaza bürünmüştü.
Ve bende Erzurum’u terk etmiştim.
Sonra nedense yolumuz tekrar kesişmişti,
Bir kış günü Petersburg’unda

 

Çalar saatin tırlayan sesinde uyandım sensiz geçen bilmem kaçıncı sabaha. Her zamanki gibi yine elimi yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçalamadım. Dişler, yemek yedikten sonra fırçalanır kuralı geçerliydi benim için. Kahvaltımı yaptım ve sigaramın dumanını içime çekip seni düşünmeye koyuldum. Bu düşünce, uzun uzadıya uzayan bir şeydi. Telefonuma baktım. Yine senden ne bir haber vardı ne de ses. Gideli yıl olmuştu sanırsam. Saymayı bilmezdim ben. Sensiz geçen günlerimi hiç saymadım mesela. Ama sen hep sayardın.

Bugün, sevgili olduğumuz gün, yarın sevgililer günü, haftaya doğum günüm ve seneye evlilik yıl dönümümüzü kutlayacağız. Ne çok içine kutlama sığdırmıştın. Bir ben sığamamıştım kalbinin köşesine. Hep dışlanmıştım. Bir türlü sevememiştin beni. Bense, senin peşinden koşmaktan saçlarıma aklar düşmeye başlamıştı son zamanları. O gün. Hatırlamazsın sen o günü. Sarhoştun. Bir akşam karanlık bir yerde ağlarken bulmuştum seni. Elinde tuttuğun şişeyi kaldırıma bırakmış ve masumca mavi gözlerinle derin bir bakış atmıştın bana. Ben sana ikinci defa âşık olmuştum ve senin umurunda olmamıştı. Çünkü aklında binlerce kişi vardı. Bir ben yazılmamıştım aklına.

Ağzından dökülen sözleri dinledim çınlayan kulaklarımla. Bağrışlarını hatırlıyorum, en çok da küfredişini. Aldatmıştı seni, adını söylemekten çekindiğim şahıs. Hiç üzülmemiştim biliyor musun? Hak eden hak ettiğini mutlaka bir gün bulurdu. Annemin özlü sözlerinden biriydi bu. Annemin sözünü dinlemiş olsaydım şimdi nerede olurdum kim bilir. Belki de mutlu olurdum, belki de mutsuz sabahlara uyanmaz, güneşin doğmasını beklemezdim uykusuz ve aç bir şekilde

Ben düşüncelere dalmışken kapı çaldı bir anda. Hiç beklemediğim bir sesti duyulan. Kapıyı açmak için sessiz adımlarla yürüdüm koridora ve kapının kulpundan tutarak kendime doğru çektim. Karşımda annem vardı. Geçmişten gelmişti belli ki. “Demiştim ben sana” dedi. Dinlemedim onu yine ve usulca oturma odasında tozlu duran koltuğa oturdum. Televizyon ünitesinin en arkasına gizlenmiş fotoğrafımızı gördüm. Mutsuzdun ve yüzün gülmüyordu. Bense otuz iki dişimi gösterircesine açmıştım ağzımı. Benimle evlenmek zorunda kaldığın için özür dilemeliydim senden. Bu yüzden terk edip gitmiştin. Binlerce sebepten biri de bu olmalıydı. Sağ alt köşede duran orkideler solmuş, dışarıda yağmur başlamıştı. Kıkırdayan sesler odayı basmıştı. Kız oğlana; “seni seviyorum, bak evleneceğiz” dediğinde yağmur sesi aşka karışmıştı. Aşk yalandı. İnsanların birbirlerini kandırdıkları sahte duyguydu. “Hayır” dedi oğlan. Boylu poslu, kaslı yapısı ile kıza doğru bakış atıp; “ben evlenmeyi düşünmüyorum” diye yanıt verdi. Bizim hikayemize benziyordu.

Erzurum’a karlar düştüğünde sana bunu söylemiştim. Sende hayır yanıtını vermiştin. Havanın eksi 18’inde seni sevdiğimi söylediğim için kendimden utanmıştım. Yüzüm kızardığında mavi otobüse binip bir elveda demeden ayrılmıştın benden. O akşam Palandöken daha çok beyaza bürünmüştü. Ve bende Erzurum’u terk etmiştim. Sonra nedense yolumuz tekrar kesişmişti, bir kış günü Petersburg’unda. Mavi gözlerinle yine meydan okuyordun hem havaya hem de bana. Gülümsemiştin önce, sonra elimden sıkıca tutup; “elçilikte evlenelim mi?” diye sormuştun. Dışarıdan yine sesler duyuluyordu. Yorgun bir halde kalkıp pencereyi kapattım ve radyoyu açıp sevdiğim şarkının çalmasını bekledim. Saat biri on geçiyordu. Telefonum çalmıyordu ve bekleyiş devam ediyordu. Hem sevdiğim şarkıda çalmıyordu. Radyo eski bir icattı. Şarkılarda öyle olmalıydı.

Buzdolabından mezelerimi çıkartıp şıkır şıkır boğazımdan geçen beyaza kendimi bırakmaya hazırlanıyordum. Beni ve geçmişimi unutturacak tek şey masanın üzerinde bana bakıyordu. Radyoda o şarkı çalmıyordu. Eski günler geri gelmiyordu. Zaman sadece geçmekle meşguldü. Petersburg’un beyaz gecelerinde evet demiştin bana. Ve o evet orada kalmıştı, bir daha geri gelmemek üzere. Beni terk etmişti. Kaç gün, yıl veya yıllar oldu bilmiyorum. Radyoda istediğim şarkı çalmıyordu ve senin sesinden duyulan bir evet, kış günündeydi. Petersburg’dan sonrası yoktu. Kutlanılan sevgili olduğumuz gün, sevgililer günü, doğum günün ve evlilik yıl dönümümüz vardı. Önce yudumladım, sonra mezeden bir tat aldım. Telefonum çalmadı, beklenilen şarkı duyulmadı. Gözlerimden eskimiş pijamama damla damla yaşlar dökülmeye başladı. Radyo dalgalarından müzik sesi inletti ortalığı. Müzeyyen Senar’dan; “Fikrimin İnce Gülü” döküldü notalara. Kapı çaldı. Kaçıncı çalıştı bu, saymayı unutmuştum. Ağır hareketlerle oturduğum yerden kalkıp kapıya doğru yöneldim. Kapının kulpunu kendime doğru çektiğim anda mavi gözlerin göründü önce. Kalbinde bana yer açtığını elinde taşıdığın anılardan anladım o an. Ellerin ellerime dokundu. “Özür dilerim”. Kolay mıydı özür dilemek? Ben hiç özür dilememiştim çünkü. Affetmek, sığar mıydı kalbin büyüklüğüne? Çok soru birikmişti ama benim bu sorulara yanıt verecek cesaretim yoktu. Kapıyı kapattım ve az önce yer ettiğim yerime geçtim.

Radyoda Bergen’den nağmeler dökülüyordu. “Kullar Affetmez” diye bağırıyordu. Parlak Ahmet adı verilen sigarama gitti elim. Diğer elim ise çakmağın alevinde yanıyordu. Kendim yanmadan sigaramı ateşe verdim. Dudağıma koydum ve derin bir iç çekermişçesine içmeye başladım. Onu bir güzel tükettim. Sonra bir başka sigara dalını da tükettim ve sonra bir tane daha. Daha sonra paket bitti, hikâye bitermiş gibi. Her hikâyenin bir sonu olmalıydı. Benim de sonum buymuş dedim kendi kendime. Telefonum çaldı. Duyulan en güzel ses, çalan telefonun sesi olabilirdi. Telefonun diğer ucunda annem vardı. Gülümsüyordu bana. Beni beklediğini söylüyordu. Gözlerimi yumdum, derin nefes aldım. “Aşk yalandır” dedim ona. Ve “annelerin sözü her zaman dinlenmelidir” diye de ekledim. “Bak gördün mü yine haklı çıktım” diyerek kahkaha attı. Annem hep haklıydı. Babam onu terk ettiği zamanda haklıydı, babam geri döndüğünde onu kabul etmediğinde de. Anneler hep haklı olurdu zaten. Erzurum’a gittiğim zamanda, “gitme” demişti bana. Bununla yetinmeyerek “Petersburg’da ne işin var” diyerek de eklemişti. Dinlememiştim ben onu. Dinlemek gelmemişti içimden. Ve dilediğimi yapmakla mesul birisi olduğumu zannetmiştim.

Radyoda son çalan şarkı Neşe Karaböcek’e aitti. İntizar şarkısı çalıyordu. Beklediğim şarkı gelmişti. Şarkıyı sonuna kadar dinledim ve yatağa gömüldüm. Bir daha da gözlerim açılmadı ne güneşe ne aya ne de yağan Erzurum karına. Her şey Petersburg da kaldı.

Kübra ERBAYRAKÇI 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.