Küle Dolanan Nefesler / Erinç Büyükaşık

ÖYKÜ

Küle Dolanan Nefesler / Erinç Büyükaşık
Yayınlanma: Güncelleme: 379 views

Oktay sabahın ilk saatlerinde uykusundan doğrulduğunda, gece boyunca zihnine çöreklenen o eksiklik duygusu hâlâ yerli yerindeydi. İçine sızıp genişleyen değil, tersine onu daraltan bir duygu… İnsan bazen yaşadığı kente bile sığamıyordu; sokaklar genişleyip duruyordu ama kendi içindeki oda küçülüyordu. Elini cebine attı, sigarasını buldu. Kibriti çaktığında çıkan ışık bir anlığına odadaki nesneleri ortaya çıkarıp tekrar karanlığa gömdü. Dumanın ilk halkası dağılırken, gece boyunca üstüne çöken düşünce yeniden başını kaldırdı: Bir şey olmuştu. Bir şey, olması gerekenden farklı bir çizgide kırılmıştı.

Sokağın ucuna yürüdü. Şehir geceyi tüketmişti ama sabahın soğuğu hâlâ duvarlara tutunuyordu. Uzak bir yerde bir kepenk açıldı, metalin sesi havayı çizdi. Oktay adımlarını hızlandırdı. İçindeki sıkışmanın sebebini biliyordu—haberlerde duyduğu, sonrasında zihnine kazınan o yangın… Üç çocuğun gecenin içinde savrulan nefesleri…Belki de yalnızca görmek istiyordu; bir insan nasıl olur da o an yetişemediğini hissetmek için, hiç tanımadığı bir evin eşiğine giderdi?

Sokak boyunca ilerledikçe hava değişti. Sesler azaldı, bina aralıklarında dolaşan soğuk rüzgâr daha sert esmeye başladı. Mahallenin girişinde toplanmış birkaç kişi vardı. Gözleri, konuşmadan anlamaya çalışan insanların gözleriydi. Oktay yaklaştıkça bakışlar kısalıyordu. İçlerinden biri, sarı polis şeridiyle çevrili alanı göstererek başıyla selam verdi.

Oktay şeridin önünde durdu. İçeri geçmeye, boşluğun içine karışmaya niyeti yoktu ama bakmak istiyordu. Tam o sırada, gece boyunca çalıştığı belli olan genç bir itfaiyeci yanına geldi.

“Abi merak eden çok. Buradan bakabilirsin,” dedi. “İçeri girmek yok. Zemin hâlâ sıcak.”

Oktay başını salladı. Şeridin altından eğilip geçti, yalnızca birkaç adım attı. Evin önünde durduğunda, içeri değil; içeri girmeye izin vermeyen havaya baktı. Kapı açıktı ama artık bir kapı değilmiş gibiydi. Kararmış, çatlamış, üzerine eğildiğinde insanın yüzüne sıcaklık değil, içe çöken bir ağırlık veren bir eşik.

İçeride perde yoktu artık; pencere çerçeveleri eğrilmiş, tavana kadar uzanan is lekeleri duvarların hafızasını karartmıştı. Mutfağın girişinden görünen tezgâhın üzeri köpük ve kül karışımı bir tabakayla kaplıydı. Bir köşede çocuk desenli bir tabak vardı; kenarı kırılmış, sanki biri aceleyle geriye atmıştı.

Genç adam tekrar yaklaştı.

“Dün gece çocukları iç tarafta bulduk,” dedi. “Sobaları yokmuş. Isınmak için kabloları birleştirmeye çalışmışlar herhâlde… Allah bilir artık. Kimse tam bilmiyor. Bazen bir eksik parça tüm gecenin sonunu değiştiriyor.”
Son kelimede sesi hafifçe titredi. Oktay bir şey söylemedi. Bu evde gecenin nasıl ilerlediği, nasıl tıkandığı, nasıl sustuğu onun sorusu değildi ama sorunun ağırlığı omuzlarına yansımıştı.

Şeridin gerisindeki kalabalığın içinde bir kadın sessizce ağlıyordu. Yüzündeki kurum izleri gözyaşlarıyla karışmıştı. Bir başkası, elindeki sigarayı söyleyecek söz bulamadıkça yere siliyordu.

Oktay birkaç adım geri çekildi. Evin içinden dışarıya taşan hava, yanık kokusundan çok bir suskunluk taşıyordu. Sanki içeride yanmış olan yalnızca eşyalar değildi; bir evin kendi dili de susturulmuştu.

Yavaşça arkasını döndü. Tam o anda, yan taraftaki binanın gölgesine doğru bir hareket oldu—küçük bir çocuk belirdi. İnce bir pijamanın içine sinmiş soğukla duruyordu. Oktay onu fark edince çocuk başını eğdi; ama bir süre sonra, hem çekinerek hem de sanki anlatması gerekiyormuş gibi konuştu.

“Ben uyandığımda… doğru düzgün bir ışık yoktu,” dedi çocuk. “Karanlık kapıyı kapatıp arkamdan yürüyormuş gibi. Annem, ‘Elini sürme sobaya’ derdi ama o gece soba değil başka bir şey yakmıştı bizi.”

Oktay istemeden, nefesini tutmuş gibi dinledi.

“Duman önce kokusunu gösterdi,” dedi çocuk. “Sonra kendini. Kardeşlerimin odasına gitmek istedim ama ayaklarım ağırlaştı. Ablam bağırıyordu: ‘Buradayım, korkma.’ Ses bir an sustu. Koşamadım. Duvara tutundum. Birisi beni dışarı çıkardı.”

Gözlerinin kenarında kurum çizgileri vardı. Bazı gecelerden kalan izler sabahın suyuyla çıkmazdı.

“Üçünün sesi… dışarı gelmedi,” dedi. “Sabah oldu. Kamyonum da içeride kaldı. Dün akşam bantlamıştık. Oynayacaktık.”

Oktay dizlerini büküp çocuğun boy hizasına indi. Ne söyleyebilirdi? Böyle bir sessizliğe denk gelmiş birine ne denirdi?

Çocuk bakışlarını kaçırdı; konuşması bitmişti. Ama içindeki ağırlığın bitmediği çok açıktı. Bir insanın anlatacak gücü kalmadığında bile, geriye bir şey kalırdı: suskunluğun taşıdığı bir nefes.

Oktay ayağa kalktığında genç itfaiyeci yanına yeniden geldi.

“Abi,” dedi, “gece boyunca düşündüğüm tek şey… keşke bir dakika önce fark etseydik. Bir dakika.”

Oktay bu sözün içindeki gerçekliği duydu. Bir gecenin uğultusu bazen bir dakika ile dağılır, bazen bir dakika ile çökerdi.

Kalabalık biraz daha dağıldı. Mahallenin sokakları ağır ağır normalleşmeye çalışan bir ritme geri dönüyordu. Ama bazı sokaklar bir daha hiçbir sabaha tam olarak dönmezdi.

Oktay son kez eşiğe baktı. İçeri girmedi; giremezdi. Ama eşiğin bıraktığı o sessizlik, sabahın gri ışığında bile sönmeyen bir iz taşıyordu. İnsan bazen bir evin içine değil, o evin eşiğinde duran boşluğa bakarak gerçeği öğrenirdi.

Yürümeye başladığında, çocuk yan taraftaki basamağa oturmuştu. Elleri birbirine kenetliydi. Nefesi düzensiz değildi artık; ama her nefesin içinde sönmemiş bir kabuk gibi bir kırıklık duruyordu.

Sokaktan çıktığında rüzgâr daha sert esmeye başladı. Oktay adımlarını hızlandırmadı. Geceden kalan ağırlık acele edilerek taşınmazdı. Şehrin soğuk kaldırımları boyunca yürürken, duyduğu tek şey kendi nefesiydi—ve o nefesin içindeki çatlak.

Bazen gün, sabahın ilk saatinde değil; insanın omzuna çöken gecenin sonunda başlardı.

Oktay o sabah bunu öğrendi.
Geride kalmış bir ev, içini dolduran duman ve bir çocuğun kelimelerle toparlayamadığı hikâye…Hepsi, sabahın soğuğunda birbirine karışıyor; yürüdükçe Oktay’ın içindeki sessizliğe işliyordu.

Gün ilerledikçe Oktay şunu daha iyi fark ediyordu:Bazı geceler söner, bazı evler soğur. Ama içlerinden çıkan ses—tamamen susmaz.Sadece yer değiştirir. Ta ki bir başkasının nefesine sığınana kadar.

Erinç Büyükaşık 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

YORUMLAR (1)

YORUM YAZ

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.