İlker Mutlu’nun İncelemesiyle “THE GREAT McGINTY”

Hollywood’un şaşaalı ’40lı yıllarının ustalarından Preston Sturges’in yazıp yönettiği The Great McGinty filminden bahsedeceğim sizlere. Aslında uzun zamandır farklı ülke sinemalarını (tabi bu arada eski Yeşilçam ürünlerini) taramakla meşgul olduğumdan..

İlker Mutlu’nun İncelemesiyle “THE GREAT McGINTY”
Yayınlanma: Güncelleme: 244 views

Hollywood’un şaşaalı ’40lı yıllarının ustalarından Preston Sturges’in yazıp yönettiği The Great McGinty filminden bahsedeceğim sizlere.

Aslında uzun zamandır farklı ülke sinemalarını (tabi bu arada eski Yeşilçam ürünlerini) taramakla meşgul olduğumdan izlemeyi hep ertelediğim bir filmdi The Great McGinty. Hatta Sturges’i tümüyle erteleyip duruyordum desem yalan olmaz. Ama nihayet izledim. İzledikçe de ne derecede modern ve ta o zamandan günümüze, özellikle de günümüz siyasetine ışık tutmuş bir yapım olduğunu anladım.

Preston Sturges

Preston Sturges’in hayatı bazı kendi filmlerindeki hikayeleri andırmıyor değil. 1898’de zengin bir ailede dünyaya geliyor. Küçükken, annesinin arkadaşı olan Isadora Duncan’a (Meşhur bir Rus asıllı dansçı) sahnede yardım ederek yetişiyor. Amerikan Ordusunda 2. Dünya Savaşı’na katılıp dönüyor. Bir süre buluş üretmeyle meşgul oluyor: otomobil, uçak gibi, ama hepsinde başarısız oluyor. Ardından öyküler yazmaya başlıyor ve 1929’da ilk oyunu olan The Guinea Pig’i yazıyor. Oyunlarını sahneye koymada finansal sorun yaşayınca, 1932’de, para kazanmak için Hollywood’a gidiyor. Çok geçmeden sinemanın büyüsüne kapılıp kendi hikayelerini çekmenin araştırmasına girişiyor. İk senaryosu olan The Great McGinty’yi ucuza kapatan Paramount, ona bu şansı veriyor. Filmin başarısı önünü açıyor ve izleyen dört yıl boyunca birbiri ardına başyapıtlar üretiyor. Bu başarıyla bağımsız yapımcılık yapmaya yöneliyor, fakat bu uzun sürmüyor: Bir dizi mali başarısızlık yaşıyor ve işlerini pahalıya çıkaran bir mükemmelliyetçi olarak ün salıyor. Bunun üzerine Fransa’ya geçip, son filmi, Les carnets du Major Thompson (1955)’ı yapıyor. 1959’da da New York’ta ölüyor.

Filmin konusu kısaca şöyle: Depresyon dönemi fırsatçılarından Dan McGinty’nin (Brian Donlevy) geriye dönüşlerle anlatılan hayatı, şehrin politika mekanizmasınca bir oy hilesinde kullanıldığında yön değiştirir. Siyasiler için her seferinde kendine verdikleri görevi başaran Dan’in ideal bir Belediye Başkanı adayı olduğuna karar verir ve hatta ona bir eş bulurlar. Catherine (Muriel Angelus) adlı onurlu bir kadınla yaptığı evlilik, zamanla doğruları görmesine ve siyasetteki kariyerinin bitmesine neden olur.

Catherine ve Dan arasında şöyle bir diyalog geçer:

C: Sen sadece zor bir adamsın. Yanlış biri değilsin. Diğer tarafta olsaydın, aynen bu taraftaki gibi, zoru seçerdin.
D: Alçak biri olduğumu mu söylüyorsun?
C: Özellikle söylemeye çalıştığım bir şey yok. Sadece halk için bir şeyler yapabileceğin bütün güç ve fırsatlar elindeyken onları sarsmaktan fazlasını yapmamandan bahsediyorum. Bir şeyler boşa gidiyor gibi. Dengesiz. Anlıyor musun?
D: Ne yapmaya çalışıyorsun, beni dönüştürmeye mi?
C: Öylesine konuşuyorum.
D: Çalışma şartlarının kötülüğü ve çocuk işçiler hakkında çok şey duydum. Ve fakirlerin içinde yaşadıkları harabeler. İstesem de bunlar hakkında bir şey yapamam, tatlım.
C: Bunlar onun üzerine çalıştığı insanlar.
D: Bunlar beni başa getirenler. İşlerin nasıl yürüdüğünü görmelisin.
C: Yapabilseydin yapacağını söylüyorsun yani?
D: Ne?
C: Konutlar hakkında belki…
D: Neden? Orada yaşayan akraban falan mı var?
C: Olmadığını biliyorsun.
D: Bilmez misin, o insanlar kendi hallerinde bırakılmak ister. Kirli kalmak. Etraflarında dolanan insanlar istemezler. Onlara bir küvet ver, içine kömür koyarlar. Anlaman gerekiyor, tatlım. Kimse partiyi yıkacak denli güçlü değildir, ne kadar karısını mutlu etmek istese de.
C: Bir gün yeterince güçlü olacaksın Dan. O zaman tüm bu pislikleri, üç kağıtçıları ve hırsız siyasetçileri temizleyeceksin.
….
D: Ben bir eyaletin belediye başkanıyım sen de başkanın eşisin. Bu sana yetmiyor mu? Bununla yetinemez miyiz? Başkan olmak kolay değil.

Aradan zaman geçer ve McGinty valiliği de alır. Artık yeterince güçlüdür. Valiliğe geldiği ilk gün, onu siyasete taşıyan The Boss lakaplı kirli politikacı (muhteşem Akim Tamiroff) onu ziyarete gelir.

T: (valilik binası için) Burası harap bir yer.
D: Öyle mi?
T: Saçma. Yollar mesela… Berbat haldeler. Savaş çıkarsa, onların insafına kaldık! Tümüyle yeni bir karayolu sistemi gerek.
D: Düşman buraya nasıl gelecek ki?
T: Nereden bileyim? General miyim ben? Sonra yeni bir su dağıtım sistemi gerekli. Bir kanal ve… Bak bunun için beni öpersin; yeni bir baraj!
D: Öyle mi?
T: İfadenden, bir barajın ne olduğunu bilmediğin anlaşılıyor. Barajın içine su konulan bir şey olduğunu sanıyorsun. Baraj içine bir yığın beton doldurduğun şeydir. Ve ne kadar doldurduğunun da önemi yoktur. Her zaman daha fazlasına yer vardır. Hem, bittiğinden korktuğun anda, içinde bir çatlak bulabilir ve oraya daha fazla beton atarsın. Harika!
C: Eski barajın nesi var?
D: İçinde çatlak var dedim ya… Peki, hemen şimdi, çiftçiler bakadururken, bu hoş, küçük kongre binasıyla başlayabiliriz. Beyaz mermerle kaplarız belki. Belki de pembe hoşuna gider.
D: Neden yenilenmiş bir kongre binasına ihtiyacımız olsun ki?
T: Çünkü elimizdeki bina dökülüyor. Bak, güvenli değil.
D: Bana yeterince güvenli görünüyor. Burada çalışacak olan benim.
T: Bu sabah ters tarafından kalkmış gibisin ha, Dan?
D: Evet.
T: Ne demeye çalışıyorsun Allah aşkına?
D: Bak… Bir baraj olmayacak. Halkın ihtiyaç duymadığı köprüler, binalar olmayacak artık.
T: Halk? Hasta falan mısın sen.
D: Ben iyiyim.
T: O halde ne yapmaya çalışıyorsun seni kancık dolandırıcı, seni buraya taşımak için 400 bin dolar harcamışken ben?
D: Bunu biliyorum. İşte kasanın anahtarı. Sana maaşımın kalanını da vereceğim.
T: Hangi maaşının kalanını? Burada daha ne kadar kalacağını sanıyorsun?
D: Burada ne kadar kalacağımı kesinlikle biliyorum.
T: Bildiğini sanıyorsun, seni zavallı züppe.

D: Ben ne yaptığımı biliyorum. Bunu uzun zamandır kurmaktaydım. Önce bir çocuk işçi kanunu yapacağım, sonra da çalışma şartları kötü olan işletmeleri kapatacağım, sonra gecekonduları yasaklayacağım.
T: Sen çocuk işçiler hakkında ne bilirsin ki? Kötü işletme dediğin şeyi dahi görmedin. Şu gecekondu meselesi de ne oluyor? Kim kafana sokuyor bunları?

Neticede bir kavgaya tutuşurlar ve ikisi de önce hapse düşer ve önceden yaptıkları kirli işler bir bir ortaya çıkar.

Yukarıdaki diyalogları okuduğunuzda günümüz siyasetinden bir şeyler çağrışım yapmıyor mu kafanızda?

The Great McGinty, 1941’de En İyi Orjinal Senaryo Oscarı aldı. Preston Sturges, sonraki filmlerinde en az bunun kadar başarılı işler çıkarmasına rağmen, muhalif tavrı nedeniyle Oscar’a aday bile gösterilmedi.

McGinty’yi oynayan Brian Donlevy (1901-1972), sinemadaki oyunculuk kariyerine 1923’te başlamış ve neredeyse ölünceye dek perdede görünmüştür. İrikıyım, yakışıklı fiziğiyle özellikle kara film türünün aranan oyuncuları arasına girmiş olan aktör, 1939 yapımı Beau Geste filmindeki rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını alınca kariyeri hızlanmaya başlamıştı. Önemli filmleri arasında The Glass Key (1942), Hangman Also Die! (1943), Kiss of Death (1947), Quatermass serisi (1957) sayılabilir.

Muriel Angelus (1909-2004), güzel bir yıldız olmasına rağmen kariyeri kısa süren bir sanatçı. 1928’de sinemaya girmiş ve 18 filmde yer almış. The Great McGinty son filmi ve en büyük başarısı.

Filmin yoz siyasetçisini canlandıran müthiş Rus asıllı aktör Akim Tamiroff(1899-1972), Rusya’da tiyatro eğitimi almış, Stanislavski’nin öğrencilerinden. 1920’de New York’a gelip tiyatro yapmaya başlıyor ve 1932’de Hollywood’a gelerek ilk filmi olan Okay America! (1932)’da görünüyor. Aktör içinde TV filmlerinin de bulunduğu 157 yapımda görünmüş. Yer aldığı önemli filmler arasında The Scarlet Empree (1934), The Merry Widow (1934), The Story of Louis Pasteur (1936), The General Died at Dawn (1936), Reap the Wid Wind (1942), Five Graves to Cairo (1943), For Whom the Bells Toll? (1943), Romanoff and Juliet (1961), The Trial (1962), Topkapı (1964) gibi yapımlar var.

Hollywood’un bir an önce kendini şu süper efektler tutkusundan biraz kurtarıp tekrar o bir şeyler anlatmaya çabaladığı eski günlerine döneceği yapımlar da vermesi harika olmaz mıydı sizce de?

Sinemayla, sanatla kalın…

İlker Mutlu

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.