Gökadalar Serisinin 2. kitabı “Evrim” çıktı

KİTAP TANITIM

Gökadalar Serisinin 2. kitabı “Evrim” çıktı
Yayınlanma: Güncelleme: 382 views

Fatih Cihat Köksal’ın kaleme aldığı Gökadalar Serisinin 2. kitabı “Evrim” Klaros Yayınları’ndan çıktı. 

Evrim, teknolojik ilerlemenin insana kazandırdıkları kadar ondan götürdüklerini de irdeler. Köksal, bu romanda insanlığın kalbinde süregelen taş devrini hatırlatarak, okuru “ilerleme” kavramını sorgulamaya zorlar.

Fatih Cihat Köksal Kimdir?

Fatih Cihat Köksal, çağdaş Türk edebiyatında şiir ile kurmacayı buluşturan, eserlerinde bireyin içsel yolculuğunu evrenin sonsuzluğu ile harmanlayan bir yazardır.

1986 yılında Tekirdağ – Çorlu’da dünyaya gelen Köksal, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Balıkesir – Erdek’in dingin doğasında geçirmiştir. Eğitim hayatını elektronik ve ekonomi alanlarında sürdürmüş; mesleki yaşamını mali işler alanında şekillendirmiştir. Ancak onun için edebiyat, bir meslek değil; varoluşsal bir ihtiyaç, yaşamın anlamını derinleştiren bir tutku olmuştur. Kendi sözleriyle: “Yazmak, kendini bulmanın değil, kendini kaybederek yeniden inşa etmenin yoludur.”

Eserleri ve Temaları

Fatih Cihat Köksal’ın edebiyat dünyasındaki yolculuğunun en güçlü adımları, Gökadalar Serisi ile atılmıştır:

Seyir Defteri: Serinin ilk kitabı, uzay yolculuğu görünümlü bir içsel seyahat anlatısıdır. Yazar, evrenin sessizliğiyle insan ruhunun gürültüsünü karşı karşıya getirir ve okuru felsefi bir sorgulamaya davet eder.

Evrim: İkinci kitap, teknolojik ilerlemenin insana kazandırdıkları kadar ondan götürdüklerini de irdeler. Köksal, bu romanda insanlığın kalbinde süregelen taş devrini hatırlatarak, okuru “ilerleme” kavramını sorgulamaya zorlar.

Metin & Angeli: Bağımsız romanı ise gerçeklik, aşk, kayıp ve yeniden doğuş temalarını işler. Fantastikten çok insana dair olan bu eser, Köksal’ın kalemindeki şiirselliğin en saf hâlini gözler önüne serer.

Şair kimliği de güçlü olan Köksal, dizelerinde bireyin içsel hesaplaşmalarına, zamana ve toplumsal hafızaya odaklanır. “Sosyal Şiir” adını verdiği çalışmalarıyla okuyucuyu da sürece dahil ederek şiiri bir paylaşım alanına dönüştürür.

Üslubu ve Edebi Kimliği

Fatih Cihat Köksal’ın yazınında dikkat çeken en önemli özellik, felsefi yoğunlukla örülü şiirsel bir dildir. Karakterleri çoğu zaman olaylardan çok kendi düşünceleriyle mücadele eder. Bu da onun eserlerini salt hikâyelerden öte, düşünsel yolculuklara dönüştürür.

Eserlerinde şu sorular sık sık yankılanır:
“İnsan evrenin küçük bir parçası mı, yoksa evren insanın içindeki boşluğun yansıması mı?”
“Teknoloji bizi ileri mi taşır, yoksa özümüze yabancılaştırır mı?”

Sonuç

Bugün Bodrum’da yaşayan ve yazın yolculuğunu sürdüren Fatih Cihat Köksal, çağdaş Türk edebiyatında kendine özgü bir çizgi oluşturmuştur. Onun kaleminde bilim kurgu ile şiir, felsefe ile duygu, bireysel yalnızlık ile evrensel arayış birleşir.

Onu anlatan en doğru cümle belki de şudur:
“Fatih Cihat Köksal, evrenin sessizliğinde insanın kırılgan sesini duyan ve bu sesi edebiyatın diliyle ölümsüzleştiren bir yazardır.”

GÖKADALAR SERİSİ – I. KİTAP: SEYİR DEFTERİ

1. “Seyir Defteri” bir iç konuşma gibi ama aynı zamanda evrensele sesleniyor. Bu ikiliği nasıl dengelediniz?

Çünkü evrensel olan her şey, kişisel olanın içinden geçerek oluşur. En büyük sorular, insanın sessiz gecelerinde doğar. “Seyir Defteri”ni yazarken bunu fark ettim: Ne zaman sadece kendime anlattığımı sansam, en çok başkalarına dokunuyordum. Kitapta iç ses, dış dünyanın çığlığına dönüşüyor. Ve okur, benim iç konuşmamı okurken, kendi içinden bir yankı duymaya başlıyor. O denge, sessizlikle kuruldu; çok konuşarak değil, doğru yerde susarak.

“Ben kendime konuştum, ama içimdeki herkes dinledi.”

2. Kitaptaki anlatı neredeyse rüya ile gerçeklik arasında. Bilinçli bir geçiş mi, yoksa zihinsel bir kaçış mıydı?

Bu bilinçli bir kaybolma çabasıydı. Rüya ile gerçeğin sınırlarını silmek istedim çünkü insan zihni zaten bu sınırları tanımaz. Uyandığımızda hissettiğimiz acı, bazen gerçeklikten daha gerçektir. Rüya, bilincin dürüst halidir. Bu yüzden “Seyir Defteri”nde gerçeklik parçalanıyor; çünkü gerçek olan tek şey, hissedilen oluyor. Yazarken rüyadaydım, okurken uyanmayı denedim.

“Gerçeklikten kaçmadım; sadece gözlerimi kapattığımda daha net görüyordum.”

3. Karakterler neden sürekli geçmişe dönüyor? Geçmiş bir sığınak mı, yoksa bir hesaplaşma mı sizin için?

Geçmiş, insanın en büyük öğretmeni ama aynı zamanda en büyük zinciridir. Benim için geçmiş, ne bir sığınak ne de sadece bir savaş alanıydı. O, kim olduğumuzu hatırlatan, ama kim olamayacağımızı da gösteren bir aynaydı. Karakterlerin geçmişe dönmesi, zaman yolculuğu değil; iç yolculuktu. Kimi hatıralar yaşamak için değil, anlamak için tekrar edilir. Çünkü bazı soruların cevabı sadece oradadır.

“Geçmiş, unutulmaz olduğu için değil, hâlâ içimizde yaşadığı için bu kadar yakındır.”

4. Beatrice, bir karakter gibi değil, bir bilinç gibi davranıyor. Onu insanüstü yapan neydi?

Beatrice bir insan değil; insan olmayı hatırlatan bir varlıktı. O, tüm unutuşlara karşı hafızanın direnişiydi. Beatrice’i yazarken bir kişiyi değil, bir hissi canlandırdım: Kaybettiğim bir şeyi hatırlarken hissettiğim o buruk aydınlığı. Onu insanüstü yapan gücü değil, taşıdığı kırılganlıktı. Çünkü bazen en büyük güç, en derin incinmişlikten doğar. Beatrice, hepimizin susturduğu yanımızdı.

“Beatrice konuştuğunda değil, gözlerini kaçırdığında bir evren sustu.”

5. Kitabın dili şiirsel, zaman zaman kesintili ama bilinçli. Bu tercih okura nasıl bir deneyim yaşatsın istediniz?

Okurun bu kitabı sadece okumamasını, aynı zamanda yaşamasını istedim. Dil, düz bir çizgide yürüyemezdi. Çünkü zihin de öyle işlemez. Biz düşüncelerimizi kesintisiz yaşarız sanırız ama aslında her kelimenin arasında binlerce sessizlik vardır. Ben bu sessizlikleri görünür kılmak istedim. Şiirsel yapı ise duyguyu doğrudan kalbe indirmek içindi. Çünkü bazı şeyler açıklanmaz, ancak hissedilir.

“Kelimelerden çok boşluklar anlattı beni.”

6. “Seyir Defteri” bir başlangıç mıydı sizin için, yoksa bir sonun itirafı mı?

Bu kitap bir kapanış gibi başladı ama her kelimeyle yeni bir kapı açtı. Yazarken bazı şeyleri geride bırakmak istiyordum, ama bıraktıklarım beni takip etti. Böylece anladım ki her son, hafızada büyüyen bir başlangıçtır. “Seyir Defteri” benim için bir veda değil, bir fark edişti. Kapanan bir defter değil; kendi kendine yazmaya devam eden bir zihin gibi…

“Bazı hikâyeler bitmez, sadece susar. Ve biz onları sustuğu yerden yeniden duyarız.”

GÖKADALAR SERİSİ – II. KİTAP: EVRİM

1. “Evrim” kelimesi sizde ne çağrıştırıyor? Biyolojik bir süreçten çok daha fazlasını mı ifade ediyor?

Kesinlikle. Evrim benim için DNA dizilimlerinin değil, bilinç kırılmalarının hikâyesidir. İnsan sadece bedeniyle evrimleşmez; duygularıyla, kararlarıyla, suskunluklarıyla da dönüşür. Bu kitapta evrim, geçmişin taşlarından geleceğin köprüsünü inşa etme çabasıydı. Evrim, bir sıçrama değil; bir fark ediştir. Ve belki de en sessiz devrimdir: İnsan, bir sabah kalkar ve artık aynı kişi değildir.

“Evrim beden değiştirince değil, bakış değişince başlar.”

2. Kitaptaki uygarlıklar farklı bilinç düzeylerine sahip. Sizce gelişmişlik ölçütü nedir artık?

Gelişmişlik, artık teknolojiyle ölçülmemeli. Bir uygarlık yıldızlararası yolculuk yapabilir ama hâlâ aç bir çocuğa gözlerini kapatıyorsa, o gelişmiş değildir. Gelişmişlik; neyi yapabildiğimizle değil, neyi yapmadığımızla da ilgilidir. Kitaptaki uygarlıklar, dışarıdan ileri görünüyor ama içlerinde çürümüşlük taşıyorlar. Gerçek evrim, içsel temizlikle başlar. Dış dünyanın ışıltısı, iç dünyanın karanlığını gizleyemez.

“En ileri uygarlık, başkasının acısını susturmadan dinleyebilenidir.”

3. Beatrice bu kitapta daha kozmik bir rol üstleniyor. Bu metafor neyi temsil ediyor?

Beatrice burada artık bir birey değil, kolektif bir hafızanın taşıyıcısı. O, binlerce yıldızın yaşadığı, binlerce uygarlığın susturduğu bir hafıza kabuğu. Onunla birlikte yazılanlar değil, onun içinde unutulanlar konuşuyor. Beatrice’in varlığı, tüm o seslerin yankısı gibi. Ve bu da bize şunu gösteriyor: Bazen birey olmak, birçok ruhun acısını taşımaktır. O, tek başına bir gezegen gibiydi.

“Beatrice yalnız değildi, çünkü içindeki hiç kimse susmamıştı.”

4. Bilim ve maneviyat kitapta çarpışmıyor, birleşiyor gibi. Bu birliktelik nasıl mümkün oldu?

Çünkü bu iki alan aslında ayrı değil, sadece farklı diller konuşuyorlar. Bilim, evrenin mekanizmasını açıklar; maneviyat, anlamını arar. Bu kitapta bu iki yönü birleştirmek istedim. Yıldızlara bakarken sadece ışık yılı değil, umut yılı da düşünebilmeli insan. Maneviyatsız bilim, duygusuz bir mekaniktir. Bilimsiz maneviyat ise köksüz bir hayaldir. İkisi birleşince insan evreni hem anlar, hem hisseder.

“Evreni anladım ama ağlayınca hissettim: Bilgi yetmez, kalp gerekir.”

5. Reptilian ırkı kitapta kolektif korkunun cisimleşmiş hâli. Neden bu kadar karanlıklar?

Çünkü korku, en eski öğretmenimizdir ama çoğu zaman bizi esir alır. Reptilianlar, bastırılmış korkuların kollektif biçimde tezahürüdür. Onlar karanlık olduğu için değil; biz karanlığı reddettiğimiz için varlar. Bu karakterler sayesinde şunu sordum: Biz karanlığı yok etmek mi istiyoruz, yoksa onunla yaşamayı mı öğrenmeliyiz? Gerçek evrim, gölgeyle yüzleşmeyi göze almaktır.

“Korkunun adı değişti, şekli değişti; ama sesi hep aynı kaldı: Fısıltı.”

6. Bu kitabı yazarken en çok zorlandığınız duygusal an neydi?

Zorlanmak değil, susmak zorunda kalmaktı en ağırı. Bazı karakterlerin ölümü değil, sessizliği canımı yaktı. En çok da Beatrice’in yalnız kaldığı anlarda kalemim titredi. Çünkü onun yalnızlığı, sadece kurgusal değil; evrenseldi. Yazarken fark ettim ki insan sadece sevilmediği için değil, anlaşılmadığı için de yalnızlaşır. Ve bazen bir karakterin hüznü, yazarının kendi aynası olur.

“Beatrice’in yalnızlığı benim suskunluğumdu; sadece adları farklıydı.”

METİN & ANGELİ

1. Metin ve Angeli arasında geçen diyaloglar çoğu zaman kırık, yarım kalıyor. Bu eksiklik bir dil tercihi mi, duygusal bir boşluk mu?

O eksiklik bilinçliydi. Çünkü bazı cümleler tamamlandığında, büyüsünü kaybeder. Aşk dediğimiz şey çoğu zaman bir eksik cümledir. Metin ve Angeli’nin kelimeleri değil, susmaları daha çok şey anlatıyordu. Yarım kalmışlık, gerçeğe daha yakındır. Çünkü insanlar çoğu zaman duygularını tam anlatamaz. Bu eksikliği bir kusur olarak değil, insani bir gerçeklik olarak yerleştirdim metne. Ve o boşluklarda okur kendi aşkını buldu.

“En çok, söyleyemediklerimizden kuruldu bu hikâye.”

2. Metin’in gözünden anlatılan bir aşk, neden bu kadar acıyla örülmüş? Aşk sizce bir yara mıdır?

Aşk, sadece bir his değil; bir yolculuktur. Ve bu yolculukta herkes biraz kanar. Metin’in gözünden bakıldığında, aşk bir bekleyiştir, bir özlem, bazen de bir yas. Çünkü aşk her zaman kavuşmak değildir. Aşk bazen uzak kalmaktır, dokunamamak ama hissedebilmek. Bu yüzden evet, aşk bir yaradır. Ama o yara sayesinde insan derinleşir, büyür ve sessizce iyileşmeyi öğrenir.

“Aşktı, çünkü içimde acıdı. Ve ben, acımadan hiçbir şeye inanmam.”

3. Suat karakteri, kitaba beklenmedik bir kırılganlık katıyor. Onun hikâyede olmasının sebebi neydi?

Suat, bu dünyadaki bütün kırılgan çocukların sesi. Onu yazarken, susturulmuş nice çocuğun gözlerini düşündüm. Metin ile Suat arasındaki bağ, yalnızca bir yetişkin ile çocuk arasında değil; geçmiş ile şimdi, suç ile merhamet arasında kuruldu. Suat’ın sessizliği, Metin’in kendi sessizliğine açılan bir kapıydı. Bazen bir çocuk, bir yetişkinin kalbini kurtarabilir. Ve bu kurtuluş, hikâyenin en gerçek yeriydi.

“Suat konuşmadı. Ama onun sessizliği, yıllardır içimde yankılanıyor.”

4. Angeli’nin kadınlığı bir beden olmaktan çok bir bilgelik gibi. Bu karakter sizce neyi temsil ediyor?

Angeli, kadının sadece bedenle değil, hafızayla da var olduğunu anlatıyor. Onun bilgeliği, acılarından süzülmüş bir dinginlikti. Angeli’nin yürüyüşü bir ritüel, suskunluğu bir öğretimdi. Onu yazarken bir karakter yaratmadım; bir hafıza inşa ettim. Angeli, her kadının içinde biriken ama söylenemeyenlerin vücut bulmuş hâliydi. Ve bu yüzden o, sadece bir kişi değil; bir yankıydı.

“Angeli bir kadın değildi; kadın olmanın sessiz tarihi gibiydi.”

5. Kitabın dili zaman zaman şiire, bazen de bir ağıta dönüşüyor. Bu dilin ruhu nereden geldi?

O dil, yaşadığım değil ama hissettiğim şehirlerden, kaybettiğim duygulardan, sustuğum yerlerden geldi. Yazarken kalbimle konuştum, kelimeler bazen sığamadı cümleye. Şiir, sığamayanın sızmasıdır. Ağıt ise, unutulmayanın yankısı. Metin & Angeli’de dil, biçim değil duyguydu. Kalemin gittiği yerleri çoğu zaman ben bile bilmiyordum. Çünkü gerçek dil, insanın iç sesiyle yazar.

“Yazarken konuşmadım; çünkü bazı kelimeler sadece içimizde ağlar.”

6. Bu romanı yazdıktan sonra kendinizde değişen bir şey oldu mu?

Evet. Bu roman bittiğinde, içimde bir boşluk değil; bir sessizlik kaldı. Öncesinde kelimeleri kontrol ediyordum, sonrasında onlar beni yönetti. Metin & Angeli’yi yazmak, benim için sadece bir kurgu değil; bir arınmaydı. Kendimle yüzleştiğim, geçmişime baktığım, affedemediklerimi susturduğum bir süreçti. Kitap bittiğinde bir yazar olarak değil, biraz daha insan olarak çıktım içinden.

“Bazı kitaplar yazılmaz; içinden geçilir. Bu, öyle bir kitaptı.”

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.