İNCELEME
Sözüme usta yönetmen Bela Tarr’ın şu sözüyle başlamak istiyorum: “ Doğrusu film yapmayı bıraktım. Çünkü söyleyecek başka bir şey kalmadı. Yani demem o ki, ölümden bahsettikten sonra daha neyi anlatabilirsin ki? Ölüm ve tüm diğer şeyler, kıyamet gibi değildir. Hayat, günler geçtikçe sessizce biter. Günlük rutininizi yaptığınızı sanırsınız ama öyle değildir. Her gün biraz daha yaşlanırsınız, her gün biraz daha farklılaşırsınız ve bu günlük farklılıklarla o noktaya çok daha fazla yaklaşmış olursunuz. Hiç gürültü çıkmaz, hiçbir şey olmaz. Öylece olup biter.” sözleriyle yaşamı anlatmanın ne kadar değerli olduğuna değinmiştir. Anlamın ölümü, umudun ölümü, fikrin ölümünden sonra ne anlatılabilir ki sorusunun cevabını vermiştir. Dünyanın tükenişi, insanın içinin boşaltılması, duyguların anlamsızlaşması, zamanın yok olması…. Bunları bu cümlesinin içinde bizlere bir yerden sonra anlatılacak şeylerin yetersizliğinden bahseden Tarr bunu filmlerinde de finale gittiğini göstermiştir. Satantango da toplumsal çürümeden bahsederken, Werckmeister Harmoniak’ta kozmik düzenin bozulmasından, Torino Atı’nda düzenin fikrin kendisinin sönmesinden söz eder. Bu noktada, önce toplum bozulur, sonra kozmos, en sonunda da anlam manasını yitirir. Gelin bu cümlelerin en başından başlayarak Bela Tarr kimdir ve yönetmen olma yolculuğuna nasıl başladığına bir göz atalım.
Bela Tarr, Macar üstad, 21 Temmuz 1955 yılında Pecs kentinde doğmuştur. 6 Ocak 2026 yılında 70 yaşında hayatını kaybetmiştir. Bela Tarr, ailesi sinema ve tiyatro emekçisiydi. Bu sebeple sanatla iç içe bir çocukluk geçirdi. 10 yaşında oyuncu olarak bir filmde rol aldı. Gençlik yıllarında sinema ile uğraşmak fikirleri arasında yoktu. Ancak 16 yaşında 8mm. Bir kameranın alınmasıyla onun için bir döneminde başlangıcı da oldu. 1977 yılında ilk filmi “Aile Yuvası”nı çekti.
Kariyerinin şekillenmesinde eşinin büyük rolü olduğunu kendisi de her zaman paylaşmıştır. “Prefabrik insanlar” isimli filmiyle aile içi meselelere odaklandı. İlk filmlerinde daha çok antolojik sorular sormayı tercih ederken, bunu filmlerinde, el kamerası ve doğal ışık kullanarak, profesyonel olmayan oyuncuları ve sert diyaloglara ilk dönem filmlerinde yer vermiştir. Bu dönemde daha çok öfke dönemidir de diyebiliriz.
Büyük kırılmasını Laszlo Krasznahorkai ile tanışmasıyla yaşadığını söyleyebiliriz. Bu tanışma Tarr’ın hayatını değiştirmiştir. Döngüsel zaman , insanın kendini kandırması, umutsuzluk temalarını taşımaktadır.1987 yılında Lanet’ten sonra 1994 yılında Satantango’yu çekmiştir. Almanac of Fall( Sonbahar Almanak)-1984 yapımı film harap bir apartmanda bir arada yaşayan insanların düşmanlıklarını paylaşırken verdikleri mücadeleyi konu almıştır.Ve son filmi Torino Atı’nı çekmiştir.

“Şeytanın Tango(Satantango)”su 7,5 saatlik süren filmde uzun planlarla çekim yapılmıştır. Yağmur, çamur, yürüyüş ile insanların görse bile farkında olmadığı ya da görmezden geldiği yanılsamanın da çürümenin olduğunu göstermiştir. Irimias ile sahte kurtarıcı ile nasıl kandırıldığını fark ettirmeye çalışmıştır. Film yağmurun hiç durmadığı bir köydeki neredeyse terkedilmiş bir çiftlikte başlar. Bu film bize metaforunu baştan kurar. Filmde bir kadının kocasını aldatmasıyla devam eder. Yani film ilk ihanetiyle başlar. Köyde sosyalist sistem çökmüş, ekonomik, sosyal ve ahlaki çürümeler yaşanmaya başlamıştır. Köylüler ise kolektif parayı kendi aralarında paylaşmaya karar verirler. Ama birbirlerine de güvenleri de yoktur. Herkes şehre gitmeyi, burada kendilerine ait başka bir hayat kurmayı isterler. Burada Tarr toplumun çürümüşlüğüne dikkat çekmektedir. Sonradan ortaya Irımias isminde sahte mesih gibi çıkmıştır. Karizmatiktir, iyi konuşur, umut vadeder, ama gerçekte böyle bir şey inşa etmez. Fakat köylülerinde böyle birisine ihtiyaçları vardır. Birinin umut vermesine ve birilerinin onları lideri olmasına ihtiyaç duymaktadırlar. Karar verecek güçleri de yoktur. Sorumluluk almaktan da kaçınmaktadırlar. Herkes kendi gerçekliğindeki çamurunun içinde debelenmektedir. Burada da bir ihanet vardır. Irımias’ın gizlice devlet yetkilileriyle görüştüğünü görüyoruz.
Filmin bitiminde; köylülerin umutları sömürülmüş, köylüler dağılmış, Irımias kaybolmuş, Estika ismindeki çocuk da bulunamıştır. Dünya daha iyi bir yere de gitmiyordur. Toplumun ahlaki ve sosyal çürümeye nasıl gittiğini, kurtarıcı gibi gösterilen figürlerin aslında nasıl da tehlikeli olabileceğini görüyoruz.
Burada tango, metafor olarak kullanılmıştır. Gerek Irımias’ın sahte mesih gibi gelmesi, gerekse de olayları farklı kişilerin bakış açından bizlere aktarmaktadır. Altı adım ileri, altı adım geri olarak kendi içinde bir döngüsel durum vardır. Aslında pek de bir ilerleyişin olmadığını görüyoruz.
Bela Tarr sineması genelde, “ yavaş sinema” olarak adlandırılır. Şeytanın Tango’su bunu en belirgin özelliklere sahiptir. Filmde, uzun planların kullanıldığını görüyoruz, yavaş tempoyla birlikte. Bir sahne yaklaşık olarak on dakika sürdüğünü düşünürsek ne kadar çok uzun planların olduğunu da fark etmiş oluyoruz. Bir diğer özellikse siyah- beyaz renk kullanımı vardır. Bu filmin estetiğini artırdığı gibi aynı zamanda ortamın kasvetini de daha iyi hissettirdiğini fark ediyoruz.
Bela Tarr, Ona göre o her zaman hep aynı şeyi anlatmıştır. Gerçeklikler aynı, hikayeler aynıdır. Sadece filmden filme bunu daha çok derinleştirmiştir. Sahnelemeyi müziğe göre kurgulamıştır. Filmlerini uzun plan sekanslarına göre oluşturmuştur. Ona göre bir sahne ne kadar uzunsa, vermek istediği mesaj da o derece etkilidir. Şiddet, gerilim, derinlik o derece hissedilir fikrindeydi. Ayrıntılı senaryolardan ziyade filmlerinde yoğun dialoglar da pek görülmez.
“Kariyerimin başında çok fazla öfkem vardı. Ben sadece toplumun ne kadar gergin olduğunu söyleme istedim. Bu başlangıçtı. Daha sonra sorunların sadece toplumsal olmadığını anladım. Onlar daha derindi. Sadece antolojik olduğunu sanıyordum. İnsanlara yaklaştıkça o sorunların sadece antolojik olmadığını anladım. Onlar kozmikti. Anlamam şey buydu ve bunun için still değişti.”
Bela Tarr çeşitli yönleriyle özgün olabilecek bir yönetmendi. Yıkık dökük mekanlar, yıkık dökük atmosfer, bedenler bu bize Doğu Avrupa’yı hatırlatıyor. Doğu Avrupa’da bir sistem vardır. Yıllar içerisinde çöküş yaşamıştır. Bela Tarr’ın ayrıca farklı bir gerçekliği vardır. Buna abartılı gerçeklik diyebiliriz. Bu hiper gerçeklik ya da gerçek üstücülük olmadığı fikrinde olanlar vardır. Filmde gerçeklik anlatılır ama bu zamana yayılabilir, gerçekliği yoğunlaştırıp, uzatabilir, sertleştirebilir ya da çarpıtabilir. Resmi bir terim olarak yer almasa da Bela Tarr’ın tarzını abartılı gerçeklik diyenler de vardır. Bu terim neden kullanılıyor öyleyse diye baktığımızda ise, gerçek bir durumu gerçeğin kendisinden daha ağır, daha görünür, daha dayanılmaz hale getirmesi olarak söylenebilir.
İlk yaptığı filmlerde toplumsal gerçekçi filmlerle başlamıştır. Gençlik dönemi filmlerinde ülkesinin koşullarından, ülkesinin insanlarına daha çok toplumsal gerçeklik üzerinden bir anlatı sunmuştur. Toplumsallıktan çok insan yaşamının farklı boyutlarını ortaya çıkaran bir anlatımı olmuştur. İnsan onurunu meselesini işlemiştir. Hangi konuyu ele alsa da en adi karakterin bile ezilmemesi gerekecek bir onuru olduğunu savunmuştur. Bunu şu sözüyle devam ettirmek isterim “ Yaşayan her canlının değerine inanıyorum. Her insan, her canlı bir onura sahiptir. Bizim görevimiz bu onuru korumaktır” der. Hatta başka bir cümlesinde şöyle devam eder: “ İnsanın haysiyeti” ile ilgili hep aynı filmleri yaptığımı söylemem gerek. Bunu dinsel olarak adlandırabiliriz. Çünkü inançlıysanız ve yüzde yüz eminseniz, önemli olan tek şey vardır: İnsan haysiyeti.Ve ben gerçekten, lütfen insanın haysiyeti ile oynamayın. Lütfen onu yok etmeyin, aşağılamayın. Suç bile işleyebilirler. Ama birbirlerini sevebilirler de. Onlar da insandır ve yaşamaya hakları vardır. Yaşamlarının niteliği için “önemli değildir” denemez. İnandığım şey budur.”der.
Çalışmalarında rengi bırakmış, siyah- beyaz rengi kullanmayı tercih etmiştir. Dialogları az kullanmış, imajlar ve kamera çekimlerinde durgun çekimlere yönelmiştir.

Bela Tarr’ın son döneminde yaptığı bir film olan Torino Atı(2011) Nietzsche’nin 1889 yılında İtalya, Torino yolculuğu sırasında karşılaştığı bir attan bahsedilir. Torino’daki bu atın kırbaçlandığını gördükten sonra akıl sağlığını kaybettiği olaydan yola çıkarak Nietzche’nin atına ve onun sonraki hayatına odaklanır ve onun sonraki hayatını tasavvur eder.
Film yorgun bir çiftçinin, kızı ve atının düzlük bir alanda tüm sıradanlığı ve rutinliğiyle süren hayatlarında 6 gün boyunca yaşanan şiddetli fırtınanın etkisiyle hayatlarındaki ve atlarındaki etkilenmeyi anlatan bir hikayedir. Fırtınanın tüm kızgınlığıyla sürdüğü süre boyunca yaşamlarındaki değişmeyen rutinleri ama zaman içinde yaşlı atları bir şey yemez ve içmez olur. Süreç içinde kendileri de birbirleriyle iletişimden uzaklaşırlar, ışık uzaklaşır, yemeden uzaklaşırlar. Kısaca her şeye karşı kayıtsız bir hale gelirler. Yaşadıkları kendi kıyametleri bile değildir. Kendi gerçekliklerinden bile o derece mesafelidirler. Film, insanı merkezden çıkarır. Hayvanı ve onun var oluşunu merkeze koyar. Gerçekçi bir “ hasta hayvan” tasvirinden fazladır. Var oluştan vazgeçiştir. Zamanın yönü, ileriye değil, sona doğru yaklaşmaktadır. Her gün yiyecekleri azalır, susmaları çoğalır, karanlıkları fazlalaşır. Dünya adeta durma noktasına gelmiş haldedir ama kıyametleri de değildir.
Werckmeister Harmoniak- Karanlık Armoniler-(2000), bir kasabaya getirilen dev bir balina ve gizemli “ prens” toplumsal düzeni alt üst eder. Genç bir adam düzeni anlamaya çalışır. Kozmik metaforlar vardır. Uzun koreografik planlar, balina evrensel bozulmanın simgesi, şiddetin yavaş biçimde yükselişi vardır. Filmdeki ana karater Janos Valuska saf, iyi niyetli, biraz çocuk kalmış bir adamdır. Postanede çalışır. Dünyayı anlamaya çalışan biridir. Janos’un dünyayı anlama biçimi, düzen vardır ama insanlar bu düzeni bozandır. Kasabaya bir balina getirilir, sirk nedeniyle. Bir de gizemi prens vardır, hiç görünmez sadece sesinin olduğu. Bu filmde şiddet, kanlı değildir, aniden patlamaz, bireysel yaşanan bir öfke de değildir.. düzenin çökmesinin yarattığı bir şiddettir. Janos sonunda akılını yitirir, akıl hastanesine kapatılır. Bu da şunu anlatır gibidir. Dünyayı anlamaya çalışan insanı bu dünya kabul edememektedir mesajı vardır. Sonucunda kimse kazanmaz, kimse tam olarak kurtulmaz, kimse gerçekten suçlu değildir.

Bela Tarr sinema tarihinde “ hikaye anlatan” değil, var oluşun yükünü taşıyan bir yönetmendir. Onun filmleri olaylardan önce, zamanın geniş çerçevesinde duran, karakterleri değil, insanların umutların ve amaçlarının tükeniş haline bakan, dramatik çatışmalardan ziyade, anlamın yavaşça çözülmesini kaydetmiştir. Tarr sineması izlenmez, iliklerinize kadar hissedilir ve yaşanır ve dahası bunu yaşamanıza maruz bırakılır.
Şeytanın Tangosuyla toplumsal ve ahlaken çöküşü anlatırken, Werckmeister Harmoniak’ta şiddetin dramatikliği ve düzen fikrinin şiddetle sarsılmasını, Torino Atı’nda ise var oluşun anlamsızlaştığı, anlamın sessizce çekildiği sürecini, dünyanın son nefesini duyuyoruz.
Sonuç olarak, Bela Tarr, sessizliğin omurgasına hikâyesini oturtan, uzun plan sekanslarına karakterlerine gerçek nefesi ve gerçek zamanı tanıyan, insan onurunu her koşulda üstte tutan bir yönetmendi. O umudu aramaktan çok, umudun yavaş yavaş çekilişini anlatan, bunu kameranın suskunluğu içinde taşıyabilen ender ustalardan biriydi.
Birgül KARAGÖZ
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…
