ÖYKÜ
Yolunu kaybetmiş, büyük ümitsizliğe kapılmış, çıldırmışcasına kendine kurtuluş yolu arayan meczup adam etrafta ışık bulabilir miyim umuduyla gece bir dağın tepesine çıktı. Beklediği umudu işte o gece o dağda buldu. Uzakta çok uzakta kasaba ışıklarına benzer ışıklar etrafı aydınlatıyordu. Kasabanın ışıkları çok zor görünüyordu. “Kasaba çok uzakta belli ki. Buradan bakınca ateş böceklerinin ışıkları gibi duruyor” diye iç geçirdi. Bu da onun için çok yol yürümek demekti. Kendinde bu kadar yolu yürüyecek dermanı bulamadı. Geceyi dağda geçirip dinlemek sabahın ilk ışıklarıyla yürüyeceği kasaba için enerjisini toplamak niyetindeydi. Uykuda kalırım ve kasabanın ışıkları sönerse kasabanın hangi yönde olduğunu unuturum korkusuyla ayağındaki şekal’ı* çıkarıp ışıkları gördüğü yöne kasabaya bakacak şekilde koydu. Kafasını taşa koyup tam uyuyacaktı ki uyuduğu zaman şekalın kaybolmasından yada rüzgarla yön değiştirmesinden korktu ve kalkıp üzerine bir taş koydu. Tekrar taşa kafasını koyup tam uyuyacaktı ki şekalının üstüne koyduğu taşın yuvarlanıp gidebileceğini, sonrasında da şekalın kaybolmasından yâda yön değiştirmesinden korktu ve kalkıp az önce şekal’ın üstüne koyduğu taşın sağına ve soluna birer taş daha koydu.
Sabah uyandığında gerçekten de uyuya kaldığını, kasaba ışıklarının söndüğünü gördü. Güneş iyice yükselmiş her yeri aydınlatmıştı. Yükselen güneş bedenin ve kanını ısıtmış gecenin soğuğu sonrası kendisine gelmesine yardımcı olmuştu. Şükürler olsun ki şekal’ı yerindeydi ve kasabanın olduğu yönü gösteriyordu.
Yola koyuldu. Dağdan inip yaklaşık bir saat yürüdükten sonra kendini kasabaya varmış buldu. Gece çok uzaklarda olduğunu düşündüğü kasaba aslında pekte uzakta değilmiş, gece gelmeyip soğukta uyuduğu için hayıflandı. Hepte öyle böyle olmaz mı? Yakınımızda olan bir şeyi çok uzaklarda görür ve ona soğuk davranırız.
Kasabada bir gariplik olduğunu sezdi. Garip bir kasabaydı. Bunu daha kasabanın girişinde fark etmişti. Kasabanın girişine geldiğinde girişteki sokak lambalarının fanusunda ateş böcekleri olduğunu gördü. Mesaileri bitmiş ve kendilerini yorgunlukla uykuya bırakmışlardı. Anladı ki dün gece gördüğü ışıklar bunlardı ve bu yüzden kasaba çok uzakta görünüyordu.
“Aklımdan geçirdiğim şey aslında doğru olanmış, gerçekten de ateş böceklerinin ışıklarıylamış” diye düşündü.
Az ötede reklam panosu gözüne çarptı. Yeni yapılmış seçimin Billboarduydu bunlar. Kazanan karınca olmuştu. Hemde on dokuz trilyon oy gibi büyük farkla. Belediye başkanın karınca olduğu yerde, karıncaya basmak hapse girmek demekti. Adımlarını ona göre atmaya başladı. İleride yeni açmış manava doğru yürüdü. Elinde muz kasası olan maymun bir yandan söyleniyor bir yandan da dükkanı açmakla uğraşıyordu “Keşke seçimi bufalolar kazansaydı. O zaman her yeri istila etmezdi karıncalar.” diyordu. “Günaydın” dedi meczup elinde muz kasası olan maymuna “Günaydın” dedi maymun “henüz açmadık” diye de ekledi sitemle. “Yol soracaktım ben” kendi içine konuşur gibi konuştu meczup “Muz alan yok, yol soruyor herkes ” diye sitemini sürdürdü. Kasaları yere bıraktıktan sonra meczubun gözlerinin içine bakarak “sor” dedi.
Belediyeye gidecektim, nerede acaba?”
“Hemen altında”
“Nasıl?”
“Belediye başkanı karınca olan kasabanın belediye binası nerede olur?”
“Haklısın, Nasıl inerim aşağıya?”
Burun deliklerden havayı sert bir şekilde salan maymun “Senin inmene gerek yok onlar her
yerde, bulduğun ilk karıncaya anlat derdini”
“Ben başkanla görüşmek istiyorum”
“Girişteki tabelayı gördün mü?’’
“Evet”
“Fotoğraftaki karıncayı bulabilmek imkanı var mı sence?’’
“Hayır yok”
“Bir sonraki seçime kadar bütün karıncalar başkan”
“Nasıl kazandı seçimi karınca “
“İktidarlar İktidarda kalabilmek için önce sorunlar yaratırlar, daha sonra ortada bir sorun olduğunu bas bas bağırırlar bu işin ilk manipülasyon kısmıdır. Sorun ne kadar küçük olursa olsun her zaman bu sorunun onlardan başka çözüm yolu olmadığını bu sorunlarla iktidarları boyunca çok sık karşılaştıklarını dile getirip çözüm yolu olduklarını ifade etmeye başlarlar.
Bu manipülasyonun ikinci kısmıdır. Bir zaman sonra sorunu çözdüklarini hatta daha önceki hâlinden bile daha iyi hale getirdiklerini bağırmaya başlarlar. İlk iki manipülasyon doğru yapıldığı zaman bir çözümün olması gerekmez çözüm olduğu söylemesi yeterli olacaktır.
Çözümle ilgili detaylar unutulunca aynı sorun tekrar baş gösterir ve bu paradoks iktidarın yapacağı yanlış manipülasyon sonucu yada kendini geliştirip manipülasyona gelmeyen hakkın uyanışı olana kadar devam eder.” maymun bu uzun cümlesini neredeyse tek nefeste söylemiş cümlesini bitince bir şeyleri yanlış yaptığının tedirginliğini yaşıyormuş gibi onu duyan kimse olup olmadığını görmek için şöyle hızlı gözlerle etrafına birkaç bakış attıktan sonra hızlı adımlarla kuyruğunu huzursuz huzursuz sallayarak içeri dönmüştü.
Meczup aradığını bulamadan yoluna devam etti.
Dündendir boğazından lokma girmemişti. Kahvaltı yapmak birkaç lokma yemek için bulduğu ilk kahveden içeri girdi. Kahve tıpkı manav gibi henüz yeni açılmıştı. İçerisi küçüktü. Birkaç masa ve sandalyeden ibaretti. Masaların birinde kurt ve köpek pişti oynuyor, kahvenin sahibi koyunda onlara çay servisi yapıyordu. Gördükleri tuhafına gitti. Nasıl olurda koyunun işlettiği kahvede kurt ve köpek aynı masada pişti oynayabilirdi. Bu doğanın kendi kanunlarına bile aykı değil miydi? Doğanın kanunları! Var mıydı gerçekten de doğanın kendi kanunları. Aynı ırktan olan kurt ve köpeği birbirine düşman eden kanun nasıl doğanın kanunu
olabilirdi!
Ne tuhaflıklar olursa olsun kahvede ağzına bir iki lokma atmak istiyordu. Koyundan simit ve çay rica etti.
Simidini yedi, çayını içti, karnını doyurdu.
Yediği simitleri pek beğendi.
“Kim yapıyor bunları” diye sordu koyuna
“Martılar”
Martılar mı?”
“Evet martılar! Sen ne sandın. Yıllarca vapurun peşinden simit kovalayınca simidin en iyisini
yapmayı öğrendi hepsi”
“Çok güzel yapıyorlar kanatlarına, gagalarına sağlık”
Meczup kahvede karnını doyurdu. Garip kasabaya yavaş yavaş alışmaya başladı. Geceyi
geçirmek için otele ihtiyacı vardı. Kalacak otel aramaya başladı. “Kim bilir kim işletiyordur oteli” diye düşündü. Attı kendisini sokağa ama az kalsın bir tavuk yavrusuna basıyordu.
Tavuklar toplanmış kanatlarında pankartlar eylem yapıyorlar. Niçin eylem yaptıklarını anlamak için meczup az ötelerinde durdu. Kanatlarında taşıdıkları pankartları okuyarak eylemin amacını anlamaya çalıştı.
Şöyle yazıyordu birinde;
“Kuluçka süresi azalsın”
Bir diğerindeyse;
“Yumurtadan vergi kaldırılsın”
Canlarına tak etmişti demek.
Nasıl etmesin ki; tüm gün emek vererek ve acı çekerek ürettikleri yumurtadan devlet hiçbir şey yapmadan vergi alıyordu. Kuluçka süresince de yumurtlamadıkları için devlet tarafından yemlerinden kesinti yapılıyordu. Eylemlerine destek vermek isterdi fakat ne kuluçkaya otururdu nede yumurtlardı. Haklının yanında olmak için illa ki onunla aynı acıyı paylaşmak aynı yollardan geçmek mi gerek?
Yanında olunması için haklı olması yetmez mi?
Tavukların eylemini gerisinde bıraktı. Biraz yürüdükten sonra gözüne kocaman yapı çarptı. Üstünde kocaman harflerle “DARI AMBARI” yazıyordu. Kocaman kapısında üstlerinde bekçi üniformasıyla iki horoz bekliyordu.
Meczuba herşey hayal gibi geldi, fakat kasabayı daha iyi görebilmek için yoluna devam etti.
Kürkçü dükkanın önünde durdu. İçerde iki tilki postları asıyordu. İçeriyi iyice görmek için camdan bakınca meczup duvardaki postların insanlara ait olduğunu gördü. Korku ve şaşkınlıktan küçük dilini yutmak üzereydi. Nasıl olabilirdi! İnsanları mı öldürüyorlar?
Dehşette kapıldı. Postunun oraya asılmasından korktu. Anlık gelen korku ve şaşkınlıkla bir an kendini duvarda asılı gördü. Derisi yüzülürken ölmüş olmayı diledi. Derisi canlı canlı yüzülürse! Tıpkı canlı canlı kızgın yağa atılan ıstakoz gibi. Dehşet içinde arkasına bakmadan oradan uzaklaştı. Sokakları korkuyla dolaşmaya başladı. Her an öldürülebilirdi. Kürkçü dükkanında gördükleri bu kasabada insanların derileri için öldürüldüğünün farkına varmasını sağladı. Onu için daha temkinli yürümeye sık sık etrafını kolaçan etmeye başladı.
İyide neden şimdiye kadar yolda gördüğü hayvanlar kendisini öldürmemişti.
Yoksa onun derisi para etmez miydi?
Nasıl insanların derileri para ederdi?
Oportünist bir kişinin derisinin değeri ne kadardı?
Kendisini bulunmaz hint kumaşı sanan birisinin?
Çalışmaktan derisi yıpranmış, delik deşik olmuş işçinin derisi para eder miydi?
Gözüne başka bir dükkan çarptı. Giriş kapısında küçük bir tabela, üstünde “İnsanların yaptığı baldan daha tatlı bal” yazılıydı. Balı merak edip dükkandan içeri girdi. Onu kocaman bir ayı karşıladı. Gözlerine inanamadı. Korktu. Önce kaçmak istedi.
Ayı sakin bir sesle “Buyurun efendim hoş geldiniz” dedi. Bu nazik ses yatıştırdı meczubu.
Merakına yenik düştü. Ne olacaksa olsundu. Nede olsa derisi yüzülmüş insanlar görmüştü.
Ondan ne kadar kötü olabilirdi. Derin derin nefesler alarak yendi korkusunu “Siz mi işletiyorsunuz?”
“Evet efendim ben işletiyorum”
“Arılar izin veriyor mu?”
“Neden izin vermeyecekler efendim. Hepsi maaşlı çalışanım. Ayıptır söylemesi dolgun da maaş veriyorum”
“Kraliçe arı ses etmiyor mu?”
“Geçen hafta seçim vardı arılar arasında. Kraliçe arı işçi arıya kaybetti. Sinirine hâkim
olamayıp yıktı beş kovanı. Şuan kovanların birinde ev hapsinde”
İlk defa işçilerin saltanatta son verdiğini görünce yüzünde tebessüm oluştu. İnsanın işçisi kölelik şartlarında sabah akşam çalışıp kralların\kraliçelerin ağzına bal çalarken, arının işçisi bu köleliğe baş kaldırmış ve saltanatı arı kovanına hapsetmiş.
Ayı daldızı bala batırıp meczuba uzattı. Balının tadına bayıldı meczup. Ömründe böyle bal yememişti.
“Gerçekten de yazdığınız kadar varmış insanların yaptığı bal bunun yanından bile geçemez”
‘’İnsar işçilerine benim kadar değer vermiyorlar. Şerbetli suyla besliyorlar onları, Kendi kraliçelerini seçmelerine izin vermiyorlar. Küçük kovanlarda tıkış tıkış bal yapsın istiyorlar.
Bal hiç öyle olur mu?
Ayı gerçekten haklı diye düşündü meczup.
Bal hiç öyle olur mu?
Ayıya teşekkür edip çıktı dükkandan.
“Yine bekleriz efendim” diyerek uğurlandı onu ayı. Aynı sakin ses tonuyla.
Şaşırmış, korkmuş ne yapacağını bilemez hâlde kendini tekrar sokağa attı meczup. Balın tadı damağında kalmıştı. Korkusunu biraz yenmişti ama yine de üstünde hala korku vardı.
Korku iyi geliyor, zihnini sürekli açık tutmasına yarıyordu. Düşüncelere dalmış yürürken sokağın sol tarafında muhabbet kuşlarının kafeste olduğunu gördü. Neden bütün hayvanlar özgürken onlar kafeste diye merak içinde dükkana doğru yürümeye başladı.
Dükkanın kapısında onu kedi karşıladı. Akvaryumlar için su taşıyordu. Meczup içeri girince gözlerine inanamadı. Tezgahta bir fare önüne koyduğu peynirle kahvaltı yapıyordu.
Ağzındaki lokmayı bitirince “Hoşgeldiniz” dedi
“Hoşbulduk”
“Size nasıl yardımcı olalım?” soruyu az önce kapıda karşılaştığı kedi sormuştu.
“Ne satıyorsun burada?
“Burada ortağım bay Fare ile birlikte akvaryum balıkları ve muhabbet kuşları satıyoruz
efendim”
“Nasıl yani siz ortak mısınız?”
“Neden olmayalım ki, amaçları ortak olan iki düşman dost olmazlar mı?” Sorusunu Fare bey cevaplamıştı.
Ne diyeceğini ne soracağını bilemedi. Durdu düşündü bir süre ‘’Amaçları ortak olan iki düşman dost olmazlar mı?’’ fare’nin bu bilgece cümlesi onu düşüncelere sevk etti.
Düşüncelerinin arasına farenin sesi girdi.
” Verelim mi size bir tane?” diye sordu.
Daha fazla şeye şaşırmak istemediği için teşekkür edip dükkandan çıktı. Yolda kendi kendine “Keşke muhabbet kuşlarının aylık ne kazandıklarını sorsaydım” diye düşündü.
Düşüncelerini büyük bir gürültü böldü. Arkasına dönüp sesin nereden geldiğine bakmak isteyince arkasından beş altı tane domuzun geldiğini fark etti. Üstlerinde belediyenin onlara verdiği üniformalar vardı. Bu üniformaların sağ tarafında belediye başkanı karıncanın birde kabartması mevcuttu. Arkalarında her ne kadar “TEMİZLİK İŞLERİ” yazsada ellerinde ne süpürge vardı nede bir çöp arabaları. Kenara çekilip temizliğin nasıl yapıldığını izlemek istedi. Domuzlar çöp bidonun yanına varınca başladılar bütün çöpü mideye indirmeye bir dakikada eser kalmadı çöpten sonra işlerini temiz yapmış olmanın haklı gururuyla yollarına devam ettiler.
Artık hiç bir olaya şaşırmayan meczup kasabanın az çok işleyişini öğrenmiş oldu. ‘’Biraz daha dolanayım sokakları belki daha ilginç bir olayla karşılaşırım’’ dedi kendi kendine. Artık biliyordu ki kasabada bütün hayvanlar doğaları gereği nasıl yaratılmışlarsa, o işe uygun işlerde çalışıyorlardı. Demokrasi, insanların demokrasi adı altında yaptıkları darbelerden daha iyi işliyordu. Şikayetleri yok değildi ama birbirinden bu kadar farklı onlarca canlının olduğu bu kasabada bu şikayetlerde şikayet mi sayılırdı? Tek bir canlı popülasyonuna sahip insana ne demeli. Kavga, dövüş, savaş, adaletsizlik, ırkçılık daha neler neler.
On dakika sonra kasabanın kocaman meydanına vardı. Meydan göz alabildiğine büyüktü, kasabanın kendi büyüklüğü meydan kadar ya vardı ya yoktu. Meydanın tam ortasında onu karşılayan kocaman insan heykeliyle göz göze geldi. Kuşlar yuvalarını yaptıkları çamurdan, kilden, saman çöpünden yapmıştı heykeli. Anadan üryan bu insan her hattıyla kusursuzdu.
DAVUT heykeli* yanında vasat kalırdı. Meczup bu inanılmaz işçiliğe hayran kaldı. Doğanın sanatçıları olan hayvanların aslında nasılda medeniyet sahibi olduklarını gördükçe insan olduğundan utanmaya başladı. Heykelin ayaklarının dibinde tahta bir tablet üzerinde bir şeyler yazıyordu. Neler yazdığını görmek için iyice yaklaştı. Yazı şair Ağaçkakan tarafından yazılmıştı. Her kelimede yüzlerce gaga darbesi kendisini belli ediyordu.
Tablette aynen şunlar yazılıydı.
“HEYKEL KUSURSUZCA YAPILMIŞ OLSA BİLE, KAFATASI İÇİNDE BEYİN YAPILMAMIŞTIR.
NEDENİNİ MERAK EDENLER İÇİN;
BEYNİ OLAN İNSAN KENDİSİNİ HER ZAMAN TANRI İLAN EDER
Yazıyı okuduktan sonra heykelin sırt kısmını görmek için etrafında yüzseksen derecelik bir açı yaptı. Arka tarafı tıpkı ön kısmı gibi kusursuzca yapılmıştı. Kafasını kaldırıp baş kısmına bakınca heykelin anlatmak istediğini daha net şekilde gördü. Heykelin arka kafatasının olmadığını ve bu açıklığın içeride beyin olmadığını göstermek için bırakıldığını fark etti.
Sanatçılar sanatlarında iyi oldukları kadar zekilerdi. “Sanat zeka gerektirir” dedi meczup
Uzun uzun heykeli incelerken üstüne doğru gelen tavşanları fark etti. On tane tavşan sırtlarında silahları arkalarında toz bulutu kaldırarak üstüne doğru geliyorlardı. Biraz daha yaklaştıklarında gördükleri karşısında küçük tuvaletini tutamadı. Korku artık onu teslim almıştı. Sonun geldiğinin farkındaydı. “Buradan sonrası yok, işim bitti” diye düşündü.
Tavşanlar dibine kadar geldiklerinde artık korkudan küçük dilini yutmuştu. Ağzını açacak gücü kendinde bulamadı.
“Merhaba sana ey meczup” dedi tavşanların en iricesi. Belli ki liderleriydi. İyi ama onun meczup olduğunu nasıl biliyordu? Ağzını açıp cevap verecek gücü yoktu. Konuşmazsa onun sonuda arkalarında sürüdükleri insan ölüleri gibi olacaktı.
“Merhaba”
Sesi titredi. Kelime kuyunun dibinden aydınlığa çıkar gibi çıktı.
“Korkma, bizden sana zarar gelmez”
Korkma demesi kolay diye içinden geçirdi. Gelde sen korkma
“Kimsiniz siz?”
“Avcı tavşanlar grubuyuz biz, yıllarca insanlar bizi avladılar artık sıra bize geldi.” üs
“Benim meczup olduğumu nasıl bildiniz?”
“Bizi ancak meczuplar görebilir. Akıllı olduğunu düşünen kimse göremez bu evreni”
Meczup olduğuna mı sevinsin, akılsız olduğuna mı üzülsün.
“Ne yapacaksınız onlarla”
“Önce manav olan maymun kardeşe götürüp her leş için vaad edilen ödülümüzü alacağız
sonra da postu için onları tilkilerin deri dükkanına satacağız”
“Geri kalan kısımları”
“İnsanın eti Tanrı tarafından bize haram kılınmıştır, etini çöpe atıyoruz.”*
Ne diyeceğini ne yapacağını bilemedi.
“Kendine iyi bak” dedi. Hepsi peşine düşüp yollarına devam ettiler.
Biraz uzaklaşmışlardı ki öldürülenlerin kim olduğunu merak edip yüzlerini görmek istedi.
Sürüklenenlerden birinin tanıdığı başka bir meczup olduğunu görünce tavşanların yalan söylediğini anladı. Meczup olan arkadaşını derisinin yüzülüşü gözlerinin önüne gelince içi parçalandı. Koşup ölü meczubu ayaklarından tuttu. Tavşanlar silahlarına davrandı.
Silah büyük bir gürültüyle patladı. Gözlerini kapadı. Yolun sonu gelmiş yaşamak buraya kadarmış. Postunu tilki dükkanında tekrar asılı gördü.
Kalbi son çırpınışlarında deli gibi atıyordu. Kandan şah damarı çatlamak üzereydi. Nereden vurulduğunu görmek için yavaşça açtı gözlerini.
Gökyüzü bulutsuz, hava aydınlanmıştı. Uyuduğu sert toprak yüzünden bedeni kaskatı kesimiş, katatonik bir hal almıştı. Elleriyle bedenini yokladı ve vurulmadığını her şeyin rüya olduğunu anladı.
Yerinden kalktı. Uyumadan önce kasabanın yönünü kaybetmemek için koyduğu şekalı, şekalın üstüne koyduğu taşı ve taş düşmesin diye sağa ve sola koyduğu diğer taşları gördü.
Yaşadığı şeylerin bir kısmı rüya değildi demek ki
Şekalını ayağına geçirdi fakat gösterdiği yöne değil onun tam tersine doğru yola koyuldu. “Madem kayboldum, belki yolda kendimi bulurum”
DİPNOT : Yazar önce şiiri yazmışmış bir yıl sonrada şiirinden öyküyü türetmiştir.
Şekal : Lastik ayakkabı
Davut heykeli : Heykeltraş ve sanatçı Michelangelo tarafından 1501-1504 yılları arasında yapılan heykel.
Tevratta tavşan etinin haram edilmesine atıf yapılmıştır.
BİR GARİP KASABA (ŞİİR)
Dönüp dolaşıp geldiğimiz yer
Kürkçü dükkanı
Sahibi tilkiler
Duvarlarda asılı insan postları
Zengin inekler
Ahılarının duvarlarına asacaklar
En çok insan haklarından
Dem vuran da onlar
Karıncalar belediye başkanı
19 katrilyon oyla
Seçimi kazandılar
Horozlar bekçi
Darı ambarında
Tavuklar isyanda
Kuluçka süresi
Azalsın istiyorlar
Birde
Yumurtalardan vergi
Kaldırılsın diyorlar
Kurtlar ve köpekler
Pişti oynuyor
Koyunların işlettiği
Kahvede
Bal satan dükkanı işletiyor
Ayılar
Arıları maaşa bağlayarak
Kraliçe arı
Kaybetti bu seçimi
Hem de üç oy farkla
Sinirine hâkim olamayınca yıktı
Beş kovanı
Ayı bozuldu bu duruma
Kraliçe şimdi ev hapsinde kovanda
Tavşanlar
Ellerinde silahla
Avdalar
Her insan leşine
Üç kilo havuç
Bunu söyleyen
Manav sahipleri maymunlar
Postları
Kürkçü dükkanına satacaklar
Aslanlar
Ormanda krallar
Sirkte soytarı
Onları oynatan
Çakallar
İzleyici koltuğunda
Zebralar, bufalolar
Sirkin sahibidir filler
Kediler ve fareler
Petshop işletirler
Akvaryum balıklarını
Yevmiye ile çalıştırırlar
Muhabbet kuşları
Aylıkçı
Resmi tatillerde
Ötmezler mesela
Belediyenin temizlik işçileri
Domuzlar
Çöp arabaları yoktur
Ne bulurlarsa indirler mideye
Sokak lambasının fanusunda
Işık böcekleri
Akşam 7 dedin mi
Başlıyor mesaileri
Kuryeler
Posta güvercinleri
Gittikleri her yerde
Ev sahiplerini bulamazlar
“Geldik, yoktunuz”
Diye not bırakırlar.
Mert Happy
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.