Eyyüp Özdemir’in İncelemesiyle: “Kadınlar Ülkesi” Kitabı

/ 28 Ağustos 2022 / 362 views / yorumsuz

“sözcükler ağır mı?
ağır… adamın belini büküyor
yazmasa.”

(Beşir Sevim, ölüm masalı, birinci ders)

Eyyüp Özdemir’in İncelemesiyle: “Kadınlar Ülkesi” Kitabı

Seksin kadınlar ve erkekler arasında gerçekleşmesinin imkansız olduğu, çocukların da bakire(1) doğumla (partenojenez) doğduğu o ülke, kadın ve erkek arasında en mükemmel birlikteliklerin olduğu o ülke, Kadınlar Ülkesi..

Platon;

“Bir gün şair Sophokles’le beraberdim, biri gelip ona ‘Aşkla aran nasıl? Hâlâ kadınlarla ilişkide bulunabiliyor musun?’ diye sordu. O da ‘Sus, arkadaş! Ondan kurtulduğuma bilsen ne kadar seviniyorum!’ dedi, ‘Sanki deli ve zalim bir efendiden yakamı sıyırmışım.” (2)

Hakîm et-Tirmizî;

“Çocukların maslahatı (maksada uygun) mekteplerde, eşkıyanınki hapishanelerde, kadınlarınki evlerde, gençlerinki ilimde ve yaşlılarınki camilerdedir.” (3)

Kadınlar Ülkesi;

“İtaat yok! Kadının en büyük cazibesi olan o doğal boyun eğişin zerresi yok.” (4)

Aslında sadece Kadınlar Ülkesi’nden yapılan bu alıntı, öteki iki alıntıyla karşılaştırıldığında bile roman hakkında güçlü bir fikir edinebiliriz. Çünkü bu karşılatırmada ne muazzam uçurum açılıyor, oluşuyor öyle.. Roman sanki şöyle der gibi, “Kimsenin ne cennetine karışıyoruz ne de ütopyasına.. Peki ya ötekiler öyle mi?” Bu oldukça bilgecedir. Yine de Platon’dan yaptığımız alıntıdan dolayı, Diri Uyanığın Oğlu kitabının yazarı, İslam’ın Altın Çağı’nın filozofu İbn Tufeyl de bilir ki, kimse Platon’a bir haksızlık yapamaz.(5)Tabiki, bu alıntılar bir kitaba sahip olabilmemiz için yeterli değildir. Tek bir kitaba sahip olabilmek için, birden fazla kitaba ihtiyacımız vardır.

Romanı okurken insan şunu düşünmeden edemiyor, “Bir insan için bu kadar bilmek üzücü ve sarsıcıdır.” Charlotte P. Gilman, bu romanda neredeyse yaşamaya devam edebilmesi için kendisine en ufak bir bilgisizlik alanı bırakmamıştır sanki. Nasıl da ürkütücü… Fakat bu ürkütücülük kendi o kadar da büyük olmayıp, adı büyük olan İnsanlığımı Yitirirken romanı gibi bir ürkütücülüğe sahip değildir. Elbette felsefesi bulanık olan yazarlar olduğu gibi, sözcüklerin onlara ağır geldiği şairler de vardır.(6) Kadınlar Ülkesi, içerik ve konunun işleyişiyle öyle iyi bir roman ki, Charlotte P. Gilman’ı, büyüklük sarhoş etmeyi başaramıyor. Elbette romanın ritminde bir sorun var, ama romancı tam bir müzisyen olmak zorunda değildir. Kadınlar Ülkesi romanı, o günkü dünyada kadının yeri ve romanda yeri arasındaki farkın büyüklüğünden dolayı, aslında neredeyse gerçek kadının gerçek ağıdı gibidir.

“Düz bir kadın ya da düz bir erkek olmak ölümcüldür.” (7)

Nietzsche’nin Bilge Sokrates’le dalga geçtiği bilinir. (8) Oysa Lou Andreas-Salomé’nin Nietzsche’yle dalga geçmiş olduğu daha az bilinir. Gerçek yaşamdaki bir ilişki olan Nietzsche ve Lou Andreas-Salomé arasındaki ilişki Kadınlar Ülkesi’ndeki ilişkiye mi benziyordu acaba? Nietzsche’nin Lou Andreas-Salomé’yle, Andreas-Salomé’nin de Nietzsche’yle yatmadığı bilinir. Kimin kiminle yatmak istemediğini bilmiyorum. Acaba bu Salomé’nin Nietzsche’yle dalga geçmiş olmasının küçücük bir parçası mıydı? Aslında burada Salomé’yi anmanın asıl sebebi Salomé’nin Feniçka adlı romanı ile Kadınlar Ülkesi romanları üzerinden bu iki yazarı zihnimde, genel olarak insanlar hakkında birbirleriyle konuşturmak istememdi. Fakat başaramadım. İki kadını konuşturmak bana oldukça zor göründü. Onun için bu kısmı geçmek zorundayım. Feniçka romanı daha zekice ve edebiyat yönü biraz abartılmışken, Kadınlar Ülkesi romanı zaten edebiyat yönünün öne çıkmayacağı daha romanın başındayken dürüstçe ifade edilmişti. Bu iki roman arasında asıl fark, birinin “Ne kadar taze, sulu ve güzel meyveler var. Neden yiyip tadını çıkarmıyorsunuz?” diye sormasına, ötekinin “Ben meyvelerin tadını gözlerim çıkarıyorum. “ karşılığını vermesi gibidir sanki. İkisinde de bir tür oburluk var. Fakat birinde daha çok arzu ve okurken daha büyük bir haz almak vardır. Ama nasıl ki, çevremizde gördüklerimizin devasa arzularını görmek zorsa, bir romandakini görmek daha bir zordur.

Yoksa hani romanların çok satması için, kapıları sonu kadar açan aşk konusu da var mı acaba Kadınlar Ülkesi romanında? Varsa da bu türden değildir. Daha muhteşem ve daha büyüleyicidir. Ama şimdi oldukça ciddi başka bir romanda, büyük romancının şakacıktan bir hizmetçinin ağzından, aşk için şu dizecikleri söyletmiş olduğunu hatırlıyorum;

“Gönül verirsen bir köpeğin kıçına
Sanırsın kıç değil, benzer gülistna”

Bu dizelerin hala biz insanlara söyleyecek şeyleri varsa da, yine bu romanda gerçek aşkın ölüme benzetildiği hatırlıyorum.

Charlotte P. Gilman’a, ruh sağlığını koruması için “sonsuza kadar yazı yazması yasaklanmalı” teşhisi konmuş. (9) Umuyorum yazar öcünü almış olsun bu tür insanlardan. Yaratmanın, yazmanın çabasını bir tür hastalık olarak gören insanlardan yani.. (10) Mutlu mesut budala olmaktansa, tedirgin Sokrates olmak daha iyidir. Ben bu düşünceye katılıyorum hep de katılacağım. Hem yazmak mutsuzluluğun nedeni değil, sonucudur. Ben yazarlar arasında pat diye yazanlar hasta sayılmalı diyenlere hatta yazarın ölümü’ne (11) daha çok inananlardanım. Bu konuda bana katılıp katılmadığını merak ettiklerim var. Bunu gerçek insanlara sormak istemem, her ne kadar adı belli, adresi belli dört okurum (12) olsa da, insanlardan gerçek cevaplar almak oldukça zordur. Belki Kâtip bana bu konuda katılırdı. Hayır, buraların kâtiplerinden bahsetmiyorum. Ben benzersiz yazar Herman Melville’in Kâtip Bartleby’sinden bahsediyorum. Tabi eğer onunla konuşmak mümkün olsaydı. Çünkü kendisi her zaman, her soruya yaşamın bu “katı gerçekliğine” karşı “Yapmamayı tercih ederim.” der. Ne haklı bir suskunluk! Moby Dick romanının Ahab’ına sorabilirdim. Ama onunla da konuşmak mümkün görünmüyor. En son, yenilmez gücün bir temsili olan beyaz balinaya duyduğu hınçtan, Güneş’i zıpkınlamakla meşkuldü. Ne haklı bir hınç! Binbir Gece Masalları’ndaki Şehrazad’ın bu konudaki düşüncesini pek umursamazdım. Sonuçta o da dünya nimetlerini yağmalamak için, bugün de olduğu gibi, (13) erkek şahını Hint, Çin, Antik Yunan’da topladığı masallarla uyutmaya çalışmıştı. Neredeyse masallar yığını.. (Yine de dünya üzerinde, belki de hiçbir masal, masal okyanusları dahil, Arapların Binbir Gece Masalları’nın verdiği hazza yetişemez.) Şehrazad’ın gerçek bir yaşam felsefesi yoktu. Belki de, o da hepimiz gibi sadece yaşamını uzatmak istiyordu. Fîhi Mâ Fîh adlı eserinde Mevlâna Celâleddin-i Rumî Arapların bir atasözünü paylaşır, Araplar, “Biz vermeyi öğrendik,” der “alamayı öğrenmedik.” Görünen o ki Şehrazad ile Şah masallar boyunca o geniş yatakta (14) bol bol seks de yapmış, Proust buna aşk yapmak derdi, çünkü Şehrazad erkek Şah’ı için birçok çocuk da doğurmuş. Belki birileri de Kadınlar Ülkesi’nin kadınlarıyla Şehrazad’ı karşılaştırır. Bu kısmı fazla uzatmış olduğumun farkındayım. Ama bir de bunu Oyuncak Hikayesi’deki birine sormak isterdim. Bu ne Woody olurdu ne Buzz, bu varoluşçu plastik kaşık Forky olurdu.

Okuma her zaman birçok tehlike barındırır. (15) Okumayı asla kötülemiyorum. Kötülemeyi, kötülüğü kendi içinde aramayıp da başkalarını kötüleyenler yapar belki. Bir zamanlar Kadınlar Ülkesi beni epey sarsmıştı. Şimdi üzerine düşünürken de sarsıyor beni. Kadınlar Ülkesi romanında güçlü bir mizah olduğunu, fakat okurun bu mizahtan pek faydalanamayacağı söylenir. (16) Yazar başkasının kendisiyle gülmesini bilinçli bir şekilde istemiyor. Kendiyle okur arasında bu imkânsız gibi görünen “yeterli mesafeyi” nasıl oluşturdu acaba? Buna şimdilik bir cevabım yok. Belki bununla Charlotte P. Gilman da tıpkı Michel de Montaigne gibi, çatabilirsen önce fikirlerime çat; sonra bana, diyordu. Ya da Nietzsche gibi, Charlotte P. Gilman da romanında; “Bağnazın biri değil burada konuşan; vaaz verilmiyor, inanç istenmiyor.” diyordur. Belki de romandaki düşüncelerinden dolayı eğer ona saldırırsalar, insanları kendiyle birlikte dayanışma cesaretini göstermesini istiyordur. Şimdi buna daha tuhaf bir bağlantı kuracak olursam. M.Ö 6. yüzyılda yaşamış olan, Üstat Sun Tzu sanki savaş da dahil her şeyi bir tür “kandırmaca bir iş” olarak görerek tüm Çin’i tek bir imparatorun karşısında bilgece “etkisiz hale” getirmek istiyordu. Bunun da nasıl olacağını Savaş Sanatı adlı kitabında anlatıyordu. Charlotte P. Gilman da Kadınlar Ülkesi romanıyla bunu ataerkilliğe mi uygulamak istemişti acaba?

Bitirirken, “Bu yazı ne hakkındaydı acaba?” diye sorulmasından ödüm kopuyor şimdi. Ama yazmak, gerçekliği kendi anladığımız biçimde ortaya koymak da değil midir? Bu hakikatler sallamaya ya da kendisine dert icat etmeyi bilmeyenlerin yaptığı türünden şeyler de değildir elbette. Hemen hemen herkesin anlayacağı bir şekilde konuşmayı becermek, bir siyaset insanı için övgüye değer görülse de, bir edebiyat insanı için tam olarak bu öyle değildir. Alaylı bir tonsa asla burada bulunmaz.. Ama burada söylemek doğru olduğu için değil hoşuma gittiği için de söylediğim şeylerin olduğunu biliyorum. Herhalde şimdi bütün bunları dediğim için, Moby Dick romanındaki Ishmael’in dediği gibi şunu da kendime sormam gerekmiyordur. “Cebrail’in gözünden mi düşerim?” Sonuçta Aziz Augustinus da Kutsal Mani dininden dönmüş ve bu yeni geçtiği dininde de aziz olmayı başarmış bir insandı. (17) Öyle ki, Jean-Jacques Rousseau bir yapıtında Aziz için şu yorumu yapmıştı. “Tanrı öyle istedi diye cehenneme seve seve gidebilecek olan Aziz Augustinus..”

Son olaral Ishmael’in şöyle devam ettiği duyulur, kadın ya da erkek “Köle olmayan var mı bu dünyada, sorarım size?” ama bu belki de başka bir yazının konusu olur. Çoğumuz tek seferde “gerçeğin dibini kazmaya” çok meraklıyız.

So What, Miles Davis:

https://www.youtube.com/watch?v=q72jAN2F5Cs

Eyyüp Özdemir

Dipnot:

(1) “Çiftleşen hayvanlar arasında, bakire sözcüğü çiftleşmemiş dişiye verilen addır.” Bu tanım Kadınlar Ülkesi’ne dışardan gelen üç yabancı erkeğin tanımıdır.
(2) Platon, Devlet, I. Kitap, Azra Erhat, Samim Sinanoğlu
(3) Feridüddin Attar, Evliya Tezkireleri, Çeviren Prof. Süleyman Uludağ, 484. S.
(4) Kadınlar Ülkesi, Charlotte P. Gilman, İngilizceden çeviren: Seher Özbay, 170. S.
(5) Bir ses: “Ama şimdiki insanlar Platon’dan çok daha zekilerrr!”
(6) Şairler sanki; bedenlerini şiir yazarak ayakta tutar.. Goethe, “Şiirin özü, yaşamın özüdür.” demişti. Belki de şairlik, dünyanın kederini taşımak olduğundan, kim bilir ne kadar da zordur şairlere gülmek? Fakat bu dünyada öyle dikkatli gözler vardır ki; şairler sosyal medya hesaplarındaki profil fotoğraflarında bile kederli olmak zorundalar.
(7) Virginia Woolf
(8) Aristophanes de Bulutlar oyununda Sokratesle dalga geçmişti. Hatta Sokrates de oyunu izleyenler arasındaymış. Oyun bitince de ısrarlar üzerine sahneye çıkmış. Dalga geçilmeye devam edilmiş. Sokrates tüm gülüşmelere katlanmış. Belki de hiç kimse, kendisiyle dalga geçilemez değildir. Aslında tam da öyle olmadığını düşünenler gerçek birer dalga konusu olurlar zaten! Sokrates’in öğrencisinin öğrencisi de, adını söyleyelim en iyisi Aristoteles, “Tanrılar da şakalara bayılır.” demişti.
(9) Elon Musk, Dubai’deki konuşmasında; “İnsanların yapacak bir işleri kalmayınca
yaşamlarının bir anlamı da kalmayacak. İnsanlar anlamlarını işlerinden türetiyorlar.”
(10) Nietzsche’nin Kişi Nasıl Kendisi Olur yapıtındaki, “Kendim ele aldım kendimi, yeniden iyileştirdim.” düşüncesinden yazarın da ancak yazarak kendisini iyileştirebileceği düşüncesine varılabilir.
(11) Roland Barthes (1915-1980) Gerçi yazarın ölmüş olması da pek önemli değil artık, bilim tarihçisi Philip Ball, “ölümlülüğün silindiği bir dünya öngörülüyor.” diyor.
(12) Gn., Fh., At., Şs.’ye saygılarımı sunarım..
(13) Edward Bellamy’in 1888 yayımlanan Geriye Bakış, 2000’den 1887’ye adlı romanında şöyle bir paragraf var: “Böyle zamanlarda yukarıdaki yolcular, ipi canla başla çekenlere sabırlı olmalarını öğütleyerek onları yüreklendirir ve kısmetlerine düşmüş zorluklara karşılık başka bir dünyada mükâfatlandırılacakları yerşertirlerdi.”
(14) Kafka’nın 7. aforizması; “Kötü’nün elindeki en etkili ayartıcı silahlardan birisi, savaşa davettir. Kadınlarla yapılan savaşa benzer ki, sonu yatakta biter.” Bu düşüncenin, Şah ve Şehrazad’a ne kadar uyduğunu bilmiyorum. Bir de 105. aforizması, “..kadının bakışıyla bizi yatağa çağırması gibi.”
(15) “Kitap zevki zekâ ile birlikte artıyorsa, görüldüğü gibi, bu zevkin tehlikeleri de zekâyla birlikte azalır.” (Marcel Proust, Okuma Üzerine)
(16) Belki bu mizahtan küçük bir pay düşmüştür bana..
(17) Cat Stevens de Aziz Augustinus’un aziz olduğu dinden döndü. Demek ki bu insanın bir hakkıdır. Ama o yumuşak sesiyle Cat Stevens’ın neden bir evliya olamadığını hep merak etmişimdir. Belki de Cat’in yumuşak sesi, kibrin inceltilmiş bir halidir. Yoksa Aziz Augustinus gibi neden Tanrı Devleti ya da bana göre dünya edebiyatı için de bir şaheser olan İtiraflar gibi yapıtlar yazamadığını hiç merak etmiyorum. Gerçi Freddy Mercury, ah onu daha ne çok anacağım, hiçbir şey olmayı seçmediği ya da olmadığı yani aslında en doğrusu “insan aslında neyse odur bunu iki defa söylemesine gerek duymadığının” farkında olduğu için eşsiz, güçlü sesi evrene yayılmıştır. Ben nerede olursam olayım ne zaman Mercury’in sesini duysam kendimi gerçek evimde, yani ruhun Antik Yunan dünyasındaki anlamıyla, ruhumun ta içinde hissediyorum. Keşke imkânımız olsaydı da, bir de ona BTS grubunu sorabilseydik. Mercury’in Beatles için ne söylediğini biliyoruz. Lennon için “o bir dahidir” sözleri geçen bir şarkı yazmıştı.

Eyyüp Özdemir