ŞİİR
Bir haber arıyordu.
İtaatkâr bir uykunun kenti kucakladığı,
düzenin gıcırdayan çarklarının yağlandığı,
hayatın en huzurlu yaşandığı zamanlarda.
Onun en büyük üzüntüsüydü bu zamanlar.
Evcilleşmiş ruhların zincirlerini sevdiği şu kör düğüm…
Ne menem şeymiş şu dinginlik.
Her gün aynı yalanlar için dönse de dünya,
gün aşırı yeniden yeniden yıkılmalıydı.
Tekrar eden hayal kırıklıkları bir sona ermeliydi.
Aklında senaryolaştırdığı kurgulara
benzeyen bir şey görürüm umuduyla;
bir gün viran olmasını beklediği şu hayatta,
her daim bir defineci gibi dolaşıyordu.
Kimsenin kimseye baktığı yoktu.
Aslında şu toplu körleşme bile,
modern topluma görsel bir estetikle;
“KİMSEYE BAKMAK ZORUNDA DEĞİLSİN” başlığıyla basılabilirdi ilk sayfaya.
Ruhların ruhları teğet geçtiği
şu insan panayırında,
bazen biri seslenir gibi oluyordu.
İçinden bir şey harekete geçiyordu.
Birinin bir başkasını görmesi,
yokluğun karanlık rahminden onu söküp alması,
bedendeki bütün hücrelerin harekete geçmesiydi.
Bir haber arıyordu.
Boğazda düğümlenen ekmeğin sesiyle
bir grup yaşlı meydanda toplanmıştı.
Ellerindeki pankartlarda,
“İnsanca yaşamak istiyoruz.” ütopyası yazılıydı.
Pankartları bir kutsal emanet gibi tutmuşlardı.
Onlar bir zamanlar bu ülkeyi inşa edenlerdi.
Bakışları bulutlu bir gökyüzü kadar ağırdı.
Kimisi işçi; kimisi memurdu.
Ömrün en kırılgan sapağına gelip dayanan ise açlıktı.
Bir ekmeğin ağırlığı
meğer dünyanın tüm dağlarından ağırmış.
Demiri bir mum gibi eriten elleriyle,
dirsek çürüttükleri kollarıyla,
yoksulluğuna hüsranı sarıyorlardı.
Vizörden son dakika telaşıyla yaşlılara baktı:
“Hep aynı nakarat, aynı sitemli yüzler…
Manşetlere sıçrayacak kadar kan yok,
kavga yok, skandal yok.” dedi.
Ve bir haber aramaya devam etti.
Şehrin kalabalığında,
insanlar birbirinin yanından değil,
aslında birbirinin içinden geçiyordu.
Herkes saydam birer canlı olmasına rağmen
bir bakışa takılıp yine de kimse ilenmiyordu ona.
Bu çağda meçhûl biri olmanın
insana iyi geldiğini sanmıştı.
Birçok şeyin gizlenemediği bu çağda
meçhûl kalma bir korunma biçimiydi aslında.
Bilinmezlik ve görünmek istememe bir yazgıya dönüşmüşken; meçhûl bir el de görünmez bir ağı örüyordu.
İnsanlar aynı yolun yolcusu olmaktan alıkoyamıyorlardı kendilerini.
Yalnızca kısacık ânlarda,
herkesin birbirine acıdığı vakitlerde,
hayat tek vücût olup bir anlam kazanıyordu.
Bir haber arıyordu.
Şu betondan ormanda
haber dediğin bazen bir martı kanadında,
meselâ bir amelenin avuçlarında olamaz mıydı?
Ya da bir çocuğun bakıp da sadece dudaklarını yaladığı bir elma şekerinde?..
Bir pazar yerine yaklaşmıştı.
Güneş altın sikkelerini
yeryüzüne cömertçe dağıtmış;
gündüzün şatafatı gitmiş, artığı kalmıştı.
Tezgâhların hırçın sesi dinmişti.
Belediyenin fırçası,
yerin üstündeki bu yoksulluğu süpürmeden,
yerin asıl sahipleri;
onun çöp dediklerini toplayanları gördü.
Sokağın öteki yüzü usulca yerini almıştı.
Bir kadın yere gölge gibi süzülmüştü.
Kaybedilmiş bir savaşın en ön saftaki askeriydi.
Sanki kendi mezarını kazar gibi
yerdeki çürük portakalları ve domatesleri topluyordu.
Bu şehrin ödediği bedeli avuçluyordu.
Sarayların sırma nakışlı sofralarında,
vuslata ererken tüm lezzetler;
pazardakiler, bir pazarlıktan arta kalanlarla yaşamaya çalışıyorlardı.
Elinde fotoğraf makinesiyle şöyle bir durup baktı:
Bu ses getiren bir haber olabilir miydi?
Dünyanın kıyameti olan bu sahne,
onun için bir yadırgı değildi.
Hakikate ise bir popülerlik gerekliydi.
Büyük puntolarla bu haberi yoksa nasıl yazabilirdi!
Bu yoksulluğun fiyatıyla kaç gazete satılabilirdi ki…
Kibirle kıvrılan dudaklarıyla gülümsedi!
Merceğinin arkasına saklanarak yürüdü.
Hayatı bir karenin içine sığdırmaya çabalıyordu.
Bir haber arıyordu.
Her yerde obur bir kalabalık görüyordu.
Ona bir haber lâzımdı.
Yırtlaz kalabalıkların iştahını kabartan bir leş;
ismi “ilgi” olan tanrıya sunulacak kurbanlar…
Ne de olsa bir flaşın merkezinde yer almak isteyen;
bir başkasının bakışında var olmak isteyen çoktu.
Zaten tüm mesele de buydu.
Kim olduğumuzu bilmek değil, görünür olmaktı.
Biz bu labirentte çıkışa değil,
“Seni gördük; o hâlde sen varsın.” diyecek
bakışlara muhtacız çünkü.
Ama yine de başkalarının hafızasında;
bir iz, bir giz olarak kalmadan,
aynı karanlıkta bir yerlerden bir yerlere gidip geliyoruz.
İnanmadıysanız eğer bir de uzaktan;
bir de siyah-beyaz bakmayı deneyin.
Her köşe başında “bir başka ben”in
yürüdüğünü göreceksiniz.
Buna “Alter ego” da diyebileceksiniz.
Bunu söyleyenlerin en tanınanları her ulustan;
“Ben sadece haber yaptım.” diyen gazetecilerdir:
“Thomas Dixon Jr.” ya da “Julius Streicher…”
En masum cümlelerle halkları
bir başlıkla öldürttüler.
İnsan insanın yurduyken,
önce insanı insana sürgün kıldılar.
Sonra kalanları; aynı aşı bölüşen elleri,
birbirine boğazlattılar.
Bir haber için ölümler çoğalabiliyor.
gazetelerden de kefenler biçilebiliyor.
Ve ben haberlere her baktığımda,
Turgut Uyar’ın “Terziler Geldiler”
şiirine öykünen ve imrenen bir şiir yazmak istiyorum:
“Terziler geldiler, herkesin ölçüsü alındı.
Kimse itiraz etmedi!
Terziler geldiler, iğnelerini akşamüstlerine batırdılar.
Her gün bitiminde, iliklenemeyen boşluklar bıraktılar.”
Bir haber arıyordu.
Naylondan sevgilerin gölgesinde
sancılar sarkıyordu.
İhlal ile gerçekler yan yana yürürken,
bir bela gibi uzadıkça uzuyordu arayışı…
Kendi gurbetine doğru
serâzâd bir göçe arşınlıyordu.
Bir haber arıyordu.
Uyuyan bir topluma desiseler bulmak;
uyanan bir topluma hesap vermekten kolaydı.
Bazılarını bir yalana inandırmalıydı.
Bazılarına ise korkularla diz çöktürmeliydi.
Yalanla karın elbet doymayacaktı!
Fakat yalanla koca dünya
külfetsizce uyutulabilirdi.
Bir haber yazmalıydı.
Kalemi bir cellat satırı gibi
kimin vurulacaksa boynu,
mürekkebini ona akıtmalıydı.
Gün, yorgun bir işçinin omuzları gibi
kentin üstüne çökmüştü.
Son kuşlar turuncu bulutların arasından geçerek gökyüzünü dikiyordu.
Son dakika haberine
binlerce suç ortağı olacaklar,
evlerine çekilmiş,
ondan bir havadis bekliyordu.
Lânetle beni,
yadırga yerini ey insanlık!
Bu senin en doğal hakkın.
Ardımızdan bizi kovalıyor
yalanlar, eyvahlar ve kanıtlar…
Bir enkaza yaslanarak biterken hayatımız,
hâlâ bir haberin konusu bile olamadık.
Heybet AKDOĞAN
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…
