Taş Köprü / Heybet Akdoğan

ŞİİR

Taş Köprü / Heybet Akdoğan
Yayınlanma: Güncelleme: 255 views

Sustukça, ekmek bayatladı.
Su bulandı.
Bir fırtınaydı özlemi. Feneri sönen yelkenli gemiler batmamak için suyun derin karanlığına; sığınmışlardı limanlara…

Acılar iz sürmede ustaydı.

Yaşanacaklar önceden yazılmış bir öyküyü sahneleyecekti.

Bir gece demirden bir karanlık ülkenin alnına indi.

Radyodan okunan meşum bildiriyle hayat aynı anda belinlenen bedenlerle doğruldu.

Tarih ve iktidar bir kez daha tokalaşmıştı karanlığın koridorlarında.

Duvara çizdiği Che’nin beresi kanla silinmişti.

Yaşamak çelikten paletlerin altında eziliyordu.

Zaman boynuna zincir geçirilmiş bir köpek gibi dolaşıyordu hırlayarak.

Yılmaz abi gülen fotoğrafında o çirkin yüzünden vurulmuştu.

Sinemaların perdeleri bundan sonra sararacaktı.

Bundan sonra tüm acılar birer nostalji olacaktı.

Duvarlara, “Alem Buysa Kral Benim” yazmak dumanlı kahvehanelerin buğusunda büyüyen

yeni bir ekmek kapısıydı.

Sokaklar postal seslerini çoğaltıp dağıtırken,

kaldırımın birinde bir grup asker, bir genç kızın çantasını yırtmıştı.

“Güneş Ülkesi” isimli kitap bir askerin elinde: “Söyle nerede bu ülke? Kimin ülkesi bu ülke?Tamam. Şimdi anladım. Ülkeyi yıkıp güneşten yeni bir ülke kuracaksınız. Bu ülkenin güneşi yetmiyor mu size?”

Karanlık eller ülkeyi sıkıca kavramış, güneş esir alınmıştı.

Perdeleri titreşen evlerin içinde gölgeler oynaşıyordu.

Her fısıltı “Bizi duyan var mı?” sorusuyla duvarlara çarpıp geri dönüyordu.

Bu sabah yine tütün işçileriyle grevde, yoldaşlarıyla sokaklarda eylemdeydi.

Bir kurşunun infilâkıyla sıçradı yatağından.

Koşarak indi merdivenleri.

Bî amandı!

Kırmızı renkli telefonun üzerinde annesinin sabırla ilmeklediği beyaz sükûnete hiç dokunulmamıştı.

Oysa şimdiye kadar onu aramış olmalıydılar.

Bugün yeni bir eylem yapacaktılar.

Kahretsin yine harçlığı bitmişti.

Annesinin avucundan ona uzanan birkaç banknot, kalbinde utancın tortusuna dönüşüyordu.

Her kuruş dünyaya fırlatılmışlığının bir fiyatıydı.

Varolmanın acımasız yüzü, annesinin avuçlarında büyüyordu.

Annesi salonun penceresinden süzülen bir esinti gibi değdi omuzuna:

“Yine dışarı mı gidiyorsun?”

“Evet, gitmek bazen kalmaktan ucuzdur.” dedi.

Bu sözün ardından içinden yükselen uğultu, beş parasızlığın paslı dişlileri arasında sıkışan bir isyandı:

“Parasız insanın düşünceleri bile veresiye çalışıyor.

Bir iş bulmalıyım yoksa hayallerim de şu hayata borçlanacak. Kitap okumak bir hayal olacak.

“Kalemi dışında hiçbir işe alışmamış parmakları,

kuşlar misâli, hayatın kapısını araladığında, betondan bulutların duvarlarına çarpıyordu.

O yine de elinden kalemini bıraktı, iki vuruşluk bir cesaretle çaldı kapıyı:

Tık…tık…”Hoş geldin!” dedi, Hayat Hanım. Gözlükleri onca yıllık tecrübeyi taşıyamayıp

burnunun ucuna doğru usulca göç etmiş; oradan görebildiği her şeyi daha yakından incelemeye koyulmuştu.

Ân katman katman soyundu. Son zamanlarda, neredeyse evi kadar tanıdık olduğu, loş ve kâğıt kokan bu sahafa gelemiyordu.

Kitaplarla arasındaki vuslat, hayattaki tek nefes alma biçimiydi oysa.

Lâkin, borcu tozlu raflarda birikmiş kitaplar gibi çoğalmıştı.

Alamadığı kitapların hüznü, geceleri uykusunun kıyısına ince bir sızı gibi çörekleniyordu.

Vaktin çoktan geçmiş saatlerinin buhusu eşliğinde, Hayat Hanım derin bir müşfiklikle onu dinledi.

Sonra dükkânın arka tarafındaki el arabasını ona gösterdi: “Ben!” dedi gülümseyerek, domates, biber satar gibi kitap mı satacağım?”

“Sanki kelimeleri manava dizer gibi sebze veya meyve misali tartılmaz ki kitaplar…

“Muhtaçlık insanı kıstırdığında değer en yamulan şeydir. Bir süre sokak sokak dolaştı. Her yer geçip gidiyordu.

Oysa onun bir yerlerde sabitlenmeye, bir yerlere tutunmaya ihtiyacı vardı. İnsanların ve hayatın sessiz bir nehir gibi aktığı, bir köprü altı…

Taş köprü…

“Burası,” dedi. Tren gölgelerinin aralıklarla düştüğü, insan kalabalığının hiç eksik olmadığı o geçide

“…benim mekânım.” dedi.

Taş köprünün altında akan su aynı halkarı çizip duruyordu.

Yosun kokan serinliğiyle taş köprüde vakit

gölgelere siniyor ve sonra ince bir buğu olup savruluyordu.

Taş köprüde her şey birer besteydi: taşın soğuğu, su damlalarının telaşı…

Şehri, plazaların üstünde gezinmeye başlayan

güneşin ilk ışıkları sabaha hazırlıyordu.  Sokakların kıyısında, eski apartmanlar, gün boyu saklayacakları hatıralar için perdelerini açıyordu. Daracık olan arka sokaklardaki sessizlik, ancak gece boyunca nefes almış meydanların derin dinginliğini duyumsatıyordu. Kent en sakin hâlini en erken uyananlara gösterecekti.

Şehir henüz uykusunda geriniyordu.

Uyandı; gece teninde çözüldü.

Sabahın ipeksi dokusunda naifçe yürüdü.

Bir el arabası dolu dünyayla taş köprüye vardı.

Bu köprüde şehrin uğultusu, üniversite avlusundaki arkadaşlarının seslerini canlandırıyordu.

Bu köprü, gençliğinin paramparça edildiği günlerden sonra hayatında bir inzivagâhtı.

Tren geçerken rayların üstünde sanki çocuklar oynuyordu.

İçinden: “Ben yok ettiğiniz bir öğrenci değilim; ben kendi üniversitemi bu köprünün altında kuracağım. Her kitap bir profesör, her okuyucu bir ders, ve sattığım her kitap müfredat olacak.” Her okuyucuya müşteri dememesini becermişti

ama kitapları sattığı müddetçe ondan kitap alanlar birer müşteri olacaktı.

“Hayır…hayır…

sattığım değil, tanıtacağım her kitap…” diyerek kendini toparladı.

Köprünün altı şehrin gürültüsünü içine çekip sağaltan geniş bir boşluktu.

Taşların gözeneklerinden yükselen küf kokusu,

tıpkı hapishane gibi kokuyordu.

Taş köprü yıllardır üstüne çökmüş bir suçun ağırlığıyla bazen alçalıyordu.

Köprünün ayaklarındaki demir halkalar “o gün” kollarına takılan kelepçeye benziyordu.

Sayfaları sararmış kitaplarını dizdi tezgâha.

Ortalığa yayılan eski saman kâğıdı kokusu can olup karıştı ciğerlerine.

Tam o esnada iki adam resmi adımlarla yaklaştı yanına.

Zabıtaların yere değen ayak sesleri, belleğinin karanlık arşivinden, bir sabahın henüz aydınlanmamış saatlerini sürükleyip geri getirdi.

Kemiklerine kadar duyumsadığı o soğuk metalleri

tekrar bileklerinde takılı hissetti.

Zabıtanın biri sordu: “Kitap satmak için ‘Satış Yetki Belgen’ var mı?”

Karanlık hücrenin duvarlarında dolaşan o sesi tekrar duydu: “Konuş lan!.. Köpek…

“Zabıtaların ceketlerindeki siyah düğmeler,

hücredeki o siyah gözler gibi üzerine eğiliyordu:

“İzin belgen var mı dedik ulan?”

“Benim suçum yok… ben suçsuzum!…”

“Hayır sen suçlusun. Hani satış belgen? İzin belgen olsaydı bu kadar korkmazdın.”

Kitapları taşıyan tekerlekli araba bir tekmeyle yere devrildi.

Genç adam ekmek kokusuna karışamayan saman kağıtlarının kokusunu içine çekti. Acılar onu bulmada mâhirdi.

Devrilen arabasıyla omuz omuza vermiş iki yoldaş gibi doğruldu.

Fırtınaya sürülmek için bekleyen gemileri vardı.

Kırılmış kalemlerin sancısı kalbinde dinmemişti.

Taş köprü güneşten yeni bir ülke kurmanın kalesiydi.

Heybet AKDOĞAN

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.