Feridun Andaç yazdı: “Bir Dilin Yolcusu Olmak…”

/ 30 Mayıs 2022 / 391 views / yorumsuz
Feridun Andaç yazdı: “Bir Dilin  Yolcusu Olmak…”

O dağlayıcı ses, çağıltılı zaman dilbendi. Her söze gelmez, her kitapta yazılmaz günün tanığı.. Ötemizde duran, ancak dönüp baktıkça anımsanan, hatta algılanabilen bir yer, bir mekân, bir yüz, çağsayıcı bir bilinç ışığı gibi beliriveren bellek…

Bilmem, öyle mi demeli? Bir resmin karşımda duran renkleri alazlanıyor birden, götürüyor beni su işleri şantiyesinin dar avlulu koğuşlarına. Odamın penceresinde bir hışırtı.. İğde ağacının kokusu baş döndürüyor.. Dereden gelen ezgili su sesi Çaykovski’nin piyano konçertosuna karışıyor. Ucu yanık bir mektuba nakşedilecek sözlerin dervişiyim. Hayyam’dan, Sâdi’den, Yunus Emre’den el alıyorum:

“Kızıl dudağından bir damla düşse/ Canlanır dünyanın kuru toprağı” (Sâdi)

Yetmiyor o sözler bana.. Defterimdeki, beni yeni bir dilin öğrencisi kılan, sözcüklere tutunuyorum:

“Elleşmediğimize, düşüp kalkmadığımıza bakıp Jane’i soğuk, duygusuz bir kız sanmanızı istemem. Hiç de öyle değildi. Hep elele dolaşırdık örneğin. Bu da iş mi diyeceksiniz ama, el vermekten vermeye fark var. Kimi kızlar bilirim, ölü gibi bir el tutuştururlar avucunuza, ya da canınız sıkılır diye çekindiklerinden olacak, durmadan oynatırlar ellerini. Hiçbirine benzemezdi Jane. Sinemaya gittik mi, daha film başlarken elele tutuşur, filmin sonuna kadar öyle kalırdık, hiç kımıldamadan, numaraya kaçmadan. Eliniz terlemiş terlememiş, böyle bir şey gelmezdi aklınıza Jane’in yanında. Mutluluğunuzdan başka bir şey düşünmezdiniz… “ (Salinger, Gönül-Çelen, s. 90)
***

“Hiçbirine Benzemezdi” deyip, tutup bir öykü yazıyorsun.
Gönülçelme çağları, kasabanın açıkhava sinemasında buluşabiliyorsunuz ancak! Anlık göz göze gelmelerle başlayan, aranızda bir çağıltı gibi akıp duran sıcaklık..

Sonra, sözcüklerin aranızdaki anlamına dönüyorsunuz yüzünüzü. Duygu eğitimi oluyor her bakışın izini arayış.. Kazıcı gibi söz alıp söz verme cenkleşmesine giriyorsunuz.

“Seninki dil tutulması,” diyor; Van Gogh’un Theo’ya yazdığı mektuptan alıntılayarak gönderdiğine..

‘Aşkta gerçeğin gözleri var, dağlanan dilin yalnızlığı, hayatı kavrayışın engin bakışı. Bizi yana-döne çeviren, yaşama bilgisi/dersi veren bir bakış.. Aşka gidilme dürtüsünü salt erotizmle açıklayamayız..’
gibisinden sözler sarfetmiş, ressamın aşkın aşamalarını dile getiren satırlarını aktarmıştım ona.

Yaz bilir anlardı hâlinizden.. Günler bugünkü günler gibiydi, gece kısa uzundu gündüzler.. Gölgenizi yitirdiğiniz ân, aşkın buluşma burcuna girerdiniz. Ona başka sözler fısıldardın:

“Sus, kimseler duymasın. / Duymasın, ölürüm ha./ Aydım yarı gecede/ Yeşil bir yağmur sonra…/ Yağıyor yeşil.” (Ahmed Arif)

Yolunuz çamlığa varırdı. İki titreşen beden, iki alevli can dilleşirdiniz kumrular gibi.

“Burası benim Baragan’ım,” der anlatmaya başlardın.. Görmediğin yerleri, gitmediğin ülkeleri bezerdin sözcüklerle…

Biliyorum, şimdi anımsıyorsun, “İğdeağaçları” diye bir öykü yazıp verdiğini ona.. Benzersiz olanın ardına düştüğünüzün mevsimiydi. Ömrünüzün en deli çağları..

Su işleri şantiyesinden birer görüntü düşüyor önüne… Gezindikçe o satır aralarında, belleğin araladığı kapıdan sözcüklerle yolculuğun seni yazıda buluşturduğu, günlerin rengini görüyorsun. Sözden söze aktardıklarınla, yaza yaza ulaştırdıklarının tözündeki ‘aşk’ın aşkınlığıyla yüzleşiyorsun dönüp durduğun geçmiş zaman parçasında..
***

Şimdi, Tanpınar’dan okuduğum öykünün zaman aralığındayım. Güne eş, sevdaya kerem olan tenin sayrılık an’ları. “Yaz Yağmuru” biraz da buna döndürüyor bizi… Bir keşif, bir kazı yolculuğu.

O dilin yolcusuyum. Karşımda duran Gönlümün Yitik Yurdunda öykü kitabımın bana yansıyan imgesinin de çok ırağındayım artık!

Dağlayıcı ses, çağıltılı zamanın dilbendi çözüldü biliyorum.. Kar Masalları biteli bir mevsim geçti. Piri Reis: Tutkuların Dili kaçıncı yılın yolcusu benimle defterlerde… Canım Ada Halkı, Yaşama Tutunmak romanları da öyle…

Evet, yurduma dönüyorum yeni sözcüklerle, yeni bir dil arayışıyla.

Şimdi o dilin yolcusuyum. Öyküyle romanın sesine dönük yüzüm. Hayatın dili, yaşadıklarımızın tözü orada saklı çünkü… İnsana doğru yürüyüşün en sanrılı yolculuğu da olsa, bize sunduğu bellek, anımsayış bilinciyle yol almak anlamlı geliyor bana. O ilk adımla gelenler, başkaları için söylenilenler yaralı bir tenin savruntusuyla ötede, başka dillerde kaldı.

Okumaya, bir o kadar da yazıya gönül verdiğim çağlardaki yol/yön ustalarımdan John Steinbeck’in şu sözleri anlamlı geliyor bana: “Sözcüklerin ve tümcelerin dokusunda, tonunda ve ritmlerinde neşe buluyorum ve hepsi birleşip dokusu, üslubu, duygusu, tasarımı, mimarisi olan bir ‘şey’ haline geldiğinde, hoş bir duyguya kapılıyorum; güzel ve paylaşılan bir sevişmenin ardından duyulan bir tatmin gibi…”

Benim de yazıya bağlanmam, yazıyı bir yolculuk gibi görmem bundandır. Okumaksa bunun ateşleyicisi…

Feridun Andaç