GÖĞÜN KANADINDA / Erinç BÜYÜKAŞIK 

ÖYKÜ

GÖĞÜN KANADINDA / Erinç BÜYÜKAŞIK 
Yayınlanma: Güncelleme: 207 views

Şehir, isli bir rüyanın sabahına uyanırken Arşiv Dairesi’nin 402. katında zamanın paslı dişlileri gıcırdayarak dönüyordu. Masamın başında, derimde gezinen o tanıdık korkuyla oturuyordum; hani insanın kemiklerine sızan, her an bir şeylerin kopup gideceğini fısıldayan o metalik ürpertiyle. Önümdeki ekran, devletin o sağırlığıyla övünen kulaklarının süzgecinden geçmiş ruhsuz hayat kayıtlarıyla doluydu. Yaşamın sıcaklığı; yoksulluğu sabırla, ölümü ise soğuk birer istatistikle cilalayan o dilsiz sözlüğün içinde çoktan buharlaşmıştı.

Burası sadece bir bina değil; acıların sayısal verilere dönüştürüldüğü, herkesin birer numarayla rafa kaldırıldığı devasa bir Kayıp Eşya Odası idi. Babamın ellerindeki nasırlar, annemin mutfakta sessizce yutkunduğu o hıçkırıklar bu kayıtlarda yer bulamazdı. Klavyemin tuşları, birer mezar kazıcının küreği gibi her vuruşta yeni bir trajediye iniyordu. Üst katımdan gelen topuk sesleri, alt katımdaki kadının bulaşık yıkama hızı bile bu büyük mekanizmanın birer dişlisiydi; herkes kendi hücresinde, kendi rutubetinde boğuluyordu. Zihin, bazı soyut kavramları duyularla eşleştirdiğinde bir daha onları başka türlü göremiyordu; ben de ne vakit bu odaya girsem, kendimi iliklenmeyen bir metal soğuğunun içinde buluyordum.

Arşivin tozlu rafları arasında, vaktinden önce eskimiş ömürlerin dökümü vardı. Bir zamanlar “can” olan her şey, burada birer “madde” olarak etiketlenmişti. İmamesi kayıp oltu tespihler, sol yanı kırık stop lambaları ve mazisini unutmuş bir toplumun tozlu hatıraları… Her şey burada unutulmuşların yahut terk edilmişlerin arasındaydı. Yarım kalan cümlelere benziyordu bu kayıtlar; kıl payıyla kaçırılmış mutlulukların, “ah” diyerek hatırlanan pişmanlıkların dökümü. Kayıp Eşya Odası’nın bekçisi olan ruhum, eski bir arabanın öksürükleri gibi tıkanıyordu bu tozun içinde.

Masamdaki verilerin arasına, sözcüklerine kayıp anılar çöreklenmiş Fatma Nur’un feryadı sızdı. Ekranın kenarında “uyum süreci” yazıyordu; oysa Fatma Nur’un iç sesi, o kağıtların arasından parmak uçlarımı yakan bir kor ateşe dönüştü. Onun öyküsü, defne yapraklı balıklar pişiren narin kadınların dünyasına fersah fersah uzaktı. O, rutubetin ve apartman boşluğunun keskin ayazında, kendi sesini çoktan yitirmişti.

“Geliyor. Ayakkabısının altındaki kumun mermerde çıkardığı o sesi tanıyorum. Bu ses, onur adı altında ambalajlanmış ölüm ilanım. Eskiden, çocukken, sobanın önünde babamın eve girişini beklerken de böyle titrerdi içim. O zaman sıralı ölüm olsun diye dua ederdim; yaşlılar önce gitsin, ben annemle kalayım. Ama hayat, tevil edilmemiş rüyaların mezarlığıymış.

Yedi vadi geçti üzerimden. Önce İstek Vadisi’nde sesimi kaybettim; bir eşyaya, bir gölgeye dönüştüm. Kocam olacak o adam, mutfaktaki kumbaramı bulup içindeki paralarla soğuk kuru soğanları önüme fırlattığında anlamıştım; küf korkusu olmalı insanda, küf-üretmemeli. Bana zorla o küflü soğanları yedirirken, dinin sükûnetini değil, mülkiyetin vahşetini kuşanmıştı. ‘İtaat’ dedikleri o kılıfın altında, camın arkasından beni izleyen farelerin şahitliğiyle eridim.

Mukaddesatın arkasına gizlenen o gölge, istismarımı kutsal bir yolculuk gibi pazarladı; diz çökmeyi ibadet, susmayı iffet belletti. Şeyh dedikleri o karanlık suret, irademi teslim almayı ruhun terbiyesi sanıyordu. Oysa benim ruhum, o küf kokulu odalarda çoktan infaz edilmişti. Beş lirası delik cebinden düştü diye kafamı lavaboya çarpan o öfke, şimdi elinde kutsal saydığı bir bıçakla kapımda.

Şimdi mutfağın dar köşesinde, kucağımda Güneş’in saçlarının kokusuyla bekliyorum. Mutfak benim yedi başlı ejderham. Defne yapraklı balıklar pişiremedim ben hiç, narin bir iş kadını olamadım. Ben merdivenlere dökülen dişlerimi toplarken, ‘sabır’ telkin eden diller bana kibar bir ofis gülücüğü atıp geçtiler. Üşüyorum ama bu sefer soğuk dışarıdan değil, o gıcırdayan kapının ardındaki niyetten geliyor. Ben ölürsem Güneş’i de yanımda götürmeliyim, çünkü bu dünyada çocuklara ‘teslimiyet’ diye ölümü yediriyorlar.”

Fatma Nur’un feryadı, bozuk bir kasetçaların içine sıkışmış hüzünlü bir kayıt gibi cızırtılıydı. Onun dünyasında çiçekler susuz, masalar boştu. Bir dervişin hüneriyle söküklerini dikmeye çalıştığı hayatı, yamalı gözlerle bakıyordu şimdi ona.

Ekranımı kaydırdığımda karşımıza Handan Öğretmen’in raporu çıktı. Koridorun o çıplak ete değen mermer soğuğu ekranı aştı. Handan, yere düşerken zihninde karşı kıyıya, o hiç varılmayan umut var kıyısına doğru süzülüyordu. Onun öyküsü, soğuktan ve kimsesizlikten örülmüştü.

“Tebeşir tozum yere saçıldı. Beyaz bir bulut gibi… Çocuklara özgürlük kelimesinin kökenini anlatacaktım oysa. On yedi yaşındaki öğrencimin elindeki o bıçak, sadece onun öfkesi değil. O bıçak, karanlık terbiye evlerinde iradesini başkasına devretmeyi ‘kutsal bir borç’ sanan o sükûtun meyvesi. Babasının annesine attığı her tokatta, caminin avlusunda duyduğu her yanlış hükümde bilenmişti o çelik. Kimin kimi öldürdüğünü bilmeyen bir körlüğün hıncı bu.

Nefesim bir mühür gibi kapanıyor. Sanki bir botun içindeyim şimdi; sıkış tepiş otuz sekiz kişiyiz. İlk defa uçsuz bir suyun üstündeyim, derin ve çalkantılı. Karşı kıyıda beyaz evler, ulu ağaçlar görüyorum ama ayaklarım taş zemine çakılı. ‘Anneee’ diye seslenen çocuğun sesi dağlara taşlara çarpıp geri dönüyor. Sular sessizce şahitlik ediyor bu gidişe. Ben bittiğim yerde başlıyorum belki de.

Eskiden kenarında donup kaldığım o çocukluk sabahını hatırlıyorum. ‘Dağlara kar yağıyor evlat’ demişti babam. Şimdi benim içime yağıyor o kar. Bir poster gibi duvara asılmış hayatım, kimsenin okumadığı kalın puntolu cümleler gibi zorla orada tutuluyor. Kapatın bu dosyayı memur bey, kapatın ama bilin ki; midesine küf yedirilen kadınlarla, tebeşiri kana bulanan öğretmenlerin ahı bu binanın temellerini bir gün yerle bir edecek. Ben şimdi karşı kıyıya doğru yürüyorum.”

Işık söndü. 402. katın floresanları titremeye başladı. Yan masadaki memur, elindeki “kapatıldı” mührünü Handan’ın dosyasına doğru indirirken duraksadı. Sokaklardan gelen kadınların uğultusu havalandırma boşluklarını zorluyor, binaların temellerini sarsıyordu. Bu, bir gıda zehirlenmesi gibi sisteme sıçrayan bir hakikatti. “İmha işlemi kırk dakika sonra tamamlanacaktır,” diyen o metalik ses, aslında hepimizi öğütücülerden geçirmeye hazırlanan sistemin ta kendisiydi.

Mührü yere fırlattım. Beton zeminde patlayan o ses benim ilk gerçek kelimem oldu. Klavyeye vurduğum her tuş, sistemin o gizli duvarlarını delmeye başlayan birer kurşun hızıyla akıyordu. Şehrin meydanlarındaki dev ekranlara Fatma Nur’un o son saniyesini, o ritüel maskeli vahşeti ve Handan’ın yarım kalan dersini yansıttım. Terminalimde son bir uyarı yanıp söndü: Sistem Hatası: Hakikat Sızıyor.

Engellemeye çalıştılar. Kodlar birbirine girdi, ekranlar morardı ama ses durmadı. Fatma Nur’un o mutfaktaki dilsiz öfkesi, Handan’ın koridordaki son nefesiyle birleşti. Ben artık o makinenin bir vidası değil, o makineyi içeriden parçalayan bir virüstüydüm. “Hartlap işi olacak, ekmeğin içinde pişecek” dedikleri o bıçak, şimdi sistemin damarlarını kesiyordu. Nimete halel gelmesin diye susanların yerine, söküklerinden kan sızan hakikat konuşuyordu.

Uyanış başladı. Etrafım birdenbire değişti. O isli Şehir geride kaldı. Kendimi gelinciklerden kırmızıya kesmiş sonsuz bir tarlanın ortasında buldum. O sayrılardan, o uzun uykudan uyandım. Öğle rüzgârı usulca esiyordu. Artık küçük yuvarlak taşların üzerinde çıplak ayakla yürümek gibi gerçek bir sızıydı bu; ama bu yaşamın sızısıydı. Bozkırın ortasında, şarampole yuvarlanmış o eski hayatın küllerinden doğuyordum.

Anlamıştık yolun sonunda; o her dosyada başka bir isimle karşıma çıkan acı, aslında tek bir çehreye sahipti. Yüzümüz birdi. Fatma Nur’un mutfaktaki dilsizliği, Handan’ın koridordaki son nefesi ve benim o mühürlü masadaki suskunluğum… Hepsi gelip aynı simada birleşmişti. Dosyalara sığmayan o büyük hakikat, şimdi bu tarlada birbirine değen ellerimizde, aynı kederden devşirilen o ortak uyanışta kristalleşiyordu. Biz sadece benzemiyorduk, biz birbirimizin içine sızmış, tek bir feryattan tek bir iradeye dönüşmüştük.

Hemen ötemde bir çocuk toprağı eşeliyordu, elinde kırık bir gelincik sapıyla. Ona bakarken Fatma Nur’un ve Handan’ın sesleri rüzgârla harmanlandı: “Katilimizi tanıyoruz; o sağırlığıyla övünen ruhsuz bürokrasi ve onun mühürlediği o karanlık zihinlerdi.”

Artık küf kokusu yoktu, sadece toprak kokusu vardı. Hayatın acılarını ve güzelliklerini içinde barındıran o taze, ıslak toprak kokusu… Bir yolculuktan dönmüştük sanki. Yağmurun ani bastırması gibi gelişmişti her şey, ama bu kez hazırlıklıydık. Sırılsıklam ıslansak da canımız yanmıyordu.

Arşiv Dairesi’nin 402. katındaki o devasa sunucular, gerçeğin ağırlığı altında inleyerek sustu. Ekranımdaki veriler silinirken, Fatma Nur ve Handan’ın sesleri artık birer kayıt değil, damarlarımda akan birer vasiyetti. Son bir hamleyle, sistemin merkezine o sızdırılması imkansız olan son komutu girdim: “Bütün Kapıları Aç.”

Şehrin binlerce noktasında, o ağır ve paslı demir kapıların kilitleri aynı anda gıcırdadı. Sadece binaların değil; zihinlerin, kapalı kapıların, terbiye evlerinin ve o dar mutfakların kilitleri… Herkes birbirinin üzerinde bir hatırı olduğunu kabul etmek zorundaydı artık. Bir yabancının helalleşme çabası gibi samimi, bir çocuğun gökyüzüne bakıp sorduğu sorular kadar masum bir dünyaya açılıyordu kapılar.

Şimdi buradayım. Gelincik tarlasının bittiği o uçurumun kenarında. Fatma Nur yanımda duruyor; sırtındaki o ağır mülkiyet hırkasını çıkarıp rüzgâra savurmuş. Artık bir gölge değil, Güneş’in annesi. Üzerinde kaşmir kazaklar yok, sadece özgürlüğün çıplaklığı var. Handan ise elindeki tebeşiri toprağa saplamış; sınıfın dört duvarını yıkıp gökyüzünü tahtası yapmış. “Gurban olduğuma şükürler olsun ki, gulyabani güneşi gördü mü mezarına yollanıverir,” diyor içindeki sesle.

Bakışlarımız karşıdaki o sarp dağın zirvesinde birleşti. O zirve artık bir masal değil, tırmanılacak bir hakikatti. Oraya varmak için kanatlara ihtiyacımız yoktu; birbirimizin elini tutmak, birbirimizin söküğünü dikmek yetiyordu. “Bitti mi?” diye fısıldadı Fatma Nur. Sesi, yıllar sonra sahibini bulan kıymetli bir emanet gibi berraktı.

“Hayır,” dedim, gökyüzünün o sınırsız maviliğine bakarak. “Şimdi başlıyor. Biz otuzuncu kuştuk, ama otuzumuz da aynı yüreğin çarpıntısıyız artık. Kanat seslerimiz göğü yırtacak.”

Ayağa kalktık. Toprağın kokusu, havaya karışan tebeşir tozu ve gelinciklerin kırmızısı iç içe geçti. Şehrin isli dumanı altımızda bir toz bulutu gibi dağılırken, biz o uçurumdan aşağıya değil, kendi göğümüze doğru ilk adımımızı attık. Artık ne bir dosya numarasıydık, ne de bir istatistik. Göğün kanadında, kendi sesimizi bulmanın o muazzam ferahlığıyla süzülürken; dünya üzerindeki bütün “sanki”ler ve “gibi”ler silindi. Geriye sadece olan, yaşanan ve asla unutulmayacak olan o tek gerçek kaldı: Biz buradayız.

Uzakta otuz gölge; birbirine karışmış halde zirveyi aştı. Ve biz, artık hiç susmayacağız. Gökyüzü yırtılmış bir kefen ferahlığındaydı ve biz o göğün kanadında asılı kalmış, özgürlüğün tadına ilk kez bakan ruhlardık. Her şey bittiğinde, geriye sadece o sessiz zafer kaldı:
Mühür düştü, hakikat uyandı.

Erinç Büyükaşık 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.