Kırık Basamak / Erinç BÜYÜKAŞIK 

ÖYKÜ

Kırık Basamak / Erinç BÜYÜKAŞIK 
Yayınlanma: Güncelleme: 389 views

Sabahın henüz ışığı belirmemişti ama ev, soğukla çoktan dolmuştu. Soğuk, dışarıdan içeri sızan bir hava değildi; duvarların kendi içinden çıkıp odayı kaplayan, her eşyaya tek tek dokunan, canlıymış gibi nefes alıp veren bir varlıktı sanki. Musa gözünü açar açmaz bunu hissetti. Battaniyenin altından çıkınca soğuk, dizlerinin üzerine çökmüş bir ağırlık gibi yükseldi; ayak bileklerine, omuzlarına, nefesine kadar işledi.

Odanın tavanında kabarmış boya parçası hâlâ yerinde duruyordu. Her sabah düşecekmiş gibi bekliyor ama bir türlü düşmüyordu. Musa, tavanı bir süre izledi. Kabarmış o beyaz parça, kar altında ezilmiş bir toprağın kabaran nefesi gibi görünüyordu; günün ilk ışığı çarpınca bir an parlayacak, sonra sönüp gidecek bir umut parçası… Ama ışık henüz yoktu. Oda ağırdı. Oda, kış mevsimini değil, yıllardır biriken yoksulluğun bütün tortusunu taşıyordu.

Montunu eline aldı. Kumaşı sertleşmişti; koltuğun kenarına bırakıldığı her akşam, sanki daha da taşlaşarak sabaha çıkıyordu. Fermuarın dişleri eksikti. Her çekişte dişlilerin birbirine tutunup tutunmayacağı belli değildi. Musa bir denedi; fermuar yarıya kadar çıktı, sonra takıldı. Bir daha çekti; bu kez sert bir sesle yukarı kaydı. O ses bile odada yankılandı. Kuru, ince, metalik bir sesti; evdeki her eşya gibi “zorla çalışıyorum” diyen bir ses.

Musa mutfağa geçtiğinde Zeliha ocağın başında duruyordu. Alev yoktu; sadece kısık bir ışıltı, düzensiz bir sıcaklık belirtisi… Tencerenin kapağında toplanan buhar hafifçe titreşiyordu ama kaynamıyordu. Zeliha’nın yüzü solgun bir duvar gibi ışığı geri yansıtıyordu; gözlerinin altında mor halkalar, alnında yıllardır hiç dağılmamış çizgiler vardı. Kadın Musa’ya baktı, başıyla hafifçe selam verdi. Ses çıkarmadı. Sabahların dili olmazdı bu evde; herkesin önce yorgunluğunu bir kenara koyması gerekirdi.

Kemal kapının yanında oturmuş, elindeki sigara paketini çeviriyordu. Yakmıyordu. O sigara, sabahın başka bir ritüeli gibiydi; yakılmadan ritmi kurulan bir alışkanlık. Pantolonunun sol dizi sökülmüş, altından görünen eski yamalar da yer yer açılmıştı. Kemal’in yüzündeki yorgunluk konuşmasa bile anlaşılırdı; uykusuzluk değildi o, hayatın ağırlığının içe gömülmüş haliydi.

Musa ayakkabısını giyerken tabandaki gevşek parçanın yine yerinden oynadığını hissetti. Ayakkabı sanki Musa’nın adım atmasını istemiyor, her adımda içine soğuk hava alarak onu durdurmaya çalışıyordu. Derisi çatlamış, bağcıkları incelmişti. Ayakkabıyı söylemek hiç aklına gelmedi. Bu evde “yeni” kelimesi eskimişti.

Kapıyı açtı. Menteşeler uzun, paslı bir iniltiyle döndü. Ses, evin bütün duvarlarından geçip merdiven boşluğuna doğru kaydı; sanki evin içindeki bütün gölgeler bu seste ürktü. Musa dışarı çıktığında sokak da sabahı henüz kabullenmemiş görünüyordu.

Hava donmuştu. Nefesi çıktıkça, buhar yavaşça yükseliyor, sokak lambasının sarı ışığında bir an parlayıp sonra dağılıyordu. Rüzgâr, sokak boyunca taş yığınlarının arasından geçerken uğultuyla esiyor, duvarlara çarpıp yön değiştiriyordu. Sokağın kendi nefesi vardı; karanlık, kirli, aç bir nefes. Bir evin penceresindeki naylon örtü her rüzgârda patlayacakmış gibi geriliyor, sonra gevşiyor, tekrar geriliyordu. Çatılardaki ince buz şeritleri, günün ilk hafif rüzgârında titiriyor, o titreme bütün sokakta bir tedirginlik uyandırıyordu.

Su kuyruğunda bekleyen kadınlar, sanki rüzgârla aynı ritimde salınıyordu. Elleri titriyordu. Bazısı boş bidonları önünde tutuyor, bazıları lastiği çatlamış terliklerin içinde ayaklarını birbirine sürtüyordu. Herkesin yüzünde bakışını yere çivileyen bir dikkat vardı; bu sokakta kimse boş boş göğe bakmazdı, gök güvenilir değildi.

Musa köşeye geldiğinde yamuk taşı gördü. Taş, sabah ışığını beklemiyordu; kendi ışığı varmış gibi solgun bir griyle parlıyordu. Yıllar önce, o taşın üzerinde düşmüştü. Dizi yarılmış, kan çamurla birleşmişti. O gün yanından geçen adam hâlâ aklındaydı: adımını hızlandırmadan, yüzünü bile çevirmeden “çocuk düşmüş işte” dercesine yürüyüp gitmişti. O bakış — daha doğrusu bakmayış — Musa’nın içine işleyen ilk yara olmuştu. Dünyanın insanı böyle bıraktığını, kimsenin kimse için eğilmediğini o gün anlamıştı.

Okula vardığında yardım listesi okundu. Musa’nın evinin adı yüksek sesle söylendi. Sınıfta bir uğultu hafifçe yükseldi sonra söndü. Öğretmen listeyi okumaya devam etti; sanki bir şeyleri dağıtmıyor, bir şeyleri ifşa ediyordu. Musa başını kaldırmadı. Göz göze gelmek her şeyden ağırdı.

Öğle vakti sokak yeniden kabarmıştı. Çatılardan toz dökülüyor, mazgallar çamurla tıkanıyor, rüzgârın uğultusu daha da sertleşiyordu. Musa köşede bir kalabalık gördü. Mahalleli sanki bir şeyin kokusunu almış gibi kapı aralıklarından, pencere kenarlarından dışarı bakıyordu. Sokak daha sık nefes alıyor, her nefeste daha da daralıyordu.

Eve yaklaştığında turuncu ışıkları gördü. Belediyenin aracı, evin önünde durmuştu. Görevlinin elindeki sarı kâğıt rüzgârla dalgalanıyor, adam çekiçle kapının tahtasına çiviyi vurdukça sokak titriyordu. Her vuruşta basamak da hafifçe sarsılıyor, basamağın altındaki boşluk homurdanıyordu.

“TAHLİYE – 7 GÜN.”

Sarı kâğıt kapıya çivilendiğinde Zeliha iki adım geri çekildi. Kadının yüzünün sanki bir tarafı çöktü. Dudakları titredi ama ses çıkmadı. Gözbebekleri büyüdü; ağlayacak hâli yoktu, gözyaşı kendine yer bulamayacak kadar kurumuştu. Sadece bir an, çok kısa bir an, Musa’nın gözlerine baktı. O bakış, “Nereye gideceğiz?” diye sormadı bile. Çünkü sorunun cevabı yoktu.

Kemal kâğıdı gördüğünde uzun uzun durdu. Sonra elini saçlarına götürdü, parmakları titriyordu. “Tutturamıyorum,” dedi. Bu, öfkenin değil, artık saklanamayan bir yenilginin sesiydi.

Akşam oldu. Elektrik kesildi. Mum yakıldı. Alev titrek, ince ve yetersizdi ama duvarlara vurduğunda gölgeler büyüyor, küçülüyor, sonra yeniden büyüyordu. Gölgeler evde dolaşıyor, sanki odaların içini yokluyor, her köşede birikmiş yorgunluğu ortaya çıkarıyordu. Zeliha bulaşıkları yıkarken su neredeyse soğuk bir iplik gibi akıyordu; hiçbir şey tam yapılmıyordu bu evde, her şey yarım, kırık, eksik bir sesle ilerliyordu.

Musa defterini açtı. Yazmak istedi ama kelimeler nereye gideceğini bilmeyen kararsız bir kalabalık gibi zihninde dolaştı. “Bir gün düzelecek,” yazdı. Üç kelime. Sonra defteri kapattı çünkü yalanın kâğıda bile ağır geldiğini hissetti.

Ertesi sabah görevli sesleri sokakta yankılandı. Adımlar, dosyaların birbirine çarpması, anahtarların metalik şıkırtısı… Bunlar, sokağın kaderini bildiren seslerdi. Mahalleli kapı aralıklarından bakıyordu. Kimse yaklaşmıyordu. Yalnızlık bile bu sokakta birlikte yaşanıyordu.

Görevli kapıya yaklaştığında Kemal sökülmüş kâğıdı uzattı. Adam, dosyasını dizine sertçe vurdu; o tok ses, sokakta yankılandı. Rüzgâr bu sesi aldı, duvarların üzerinden dolaştırdı. Sokak bir anlığına nefesini tuttu.

Musa kalabalığın arasında nefes alamıyordu. Mahallelinin bakışları gözlerine direk değmese de, bakışların ağırlığı göğsüne çöküyordu. Bir adım geri attı. O an gözleri yine yamuk taşa takıldı. Taşın üstünde, o çocukluk gecesi gibi bir kızıllık hayal etti. Aynı sessizlik. Aynı soğuk. Kimsenin el uzatmadığı bir düşüş.

Sanki yıllar birbirine bağlanmış bir zincir gibi kafasında şakıdı.Bir anlık bir uğultu.Sonra basamak çıtırdadı.
Zeliha’nın sesi kalabalığı yarıp geldi.
“Musa!”
Kadının sesi ilkinde kayboldu. İkincisinde ise evin bütün yıllarını, bütün eksiklerini, bütün çöküntülerini içeren bir ağırlıkla çıktı. Çığlık gibi değil, yalvarış gibi değil… Daha çok, yıllardır söylemediği bütün sözlerin omurgasız bir çöküşle dışarı sızmasıydı.

Zeliha Musa’ya ulaşmaya çalışırken görevliler bir adım geri çekildi. Kadının elinin tersi titriyor, kalabalığı yararken kolu her adımda daha da güçleniyordu. Musa’nın koluna uzandığında basamak bir kez daha çatırdadı.

Taş, yıllardır beklediği anı bulmuş gibi ansızın çöktü.Toz havaya kalktı.Basamağın içindeki boşluk, yıllardır biriken nefesini dışarı verdi.

Ama Musa düşmedi.Zeliha, oğlunun kolunu tuttu. Kadının avuç içi buz gibiydi ama tutuşu güçlüydü. Musa o anda ilk kez, annesinin bir yerlerde sakladığı bütün korkularının, her şeye rağmen ayakta duran bir yanının varlığını hissetti.

Kemal kapının eşiğinde durdu. Sigara hâlâ yanmamıştı. Yüzüne baktı, Musa’yla göz göze geldi.

“Ben senin yaşındayken,” dedi, “biri düşse bakmazdım.”
Sonra sesi kısılıp neredeyse fısıltıya dönüştü:
“Bugün durdum.”

Bu cümle, yılların içinden geliyordu. Sessiz, yorgun, ama kımıldayan bir yerlerinden umutla karışık. Musa bir şey söylemedi. Söylemesi gerekmiyordu.

Akşam çökerken sokak lambası yanıp yanıp sönerek ışığını buldu. Kırık basamağın tozu rüzgârla savruldu, kapının önünde ince bir çizgi gibi kaldı. Musa basamağa baktı; o kırık, karanlığın içinde bile belirgindi ama artık ona bir tehdit gibi görünmüyordu.

Ayağını yavaşça koydu. Taşın kenarı sertti ama Musa’nın adımı kararlıydı. Sokak, akşamın ağır havasını soluyordu; rüzgâr, duvarların arasından geçerken daha sakin esiyor, gölgeler pencerelerin içinde birbirine yaslanıyordu.

Musa yürüdü.Adımlarının sesi sokakta yankılandı.Sokak o sesi sahiplendi.

Bir an durup arkasına baktı. Kapı, kırık basamak, savrulan toz… Hepsi oradaydı ama ona artık “geri dön” demiyordu. Ev, ilk kez ona biraz hafiflemiş gibi görünüyordu.

Sonra yürümeye devam etti.Bu kez daha kararlı.Bu kez düşmeden.Bu kez, kendi ağırlığını taşıyabilen bir adımla.

Sokak, Musa’nın arkasından esen rüzgârla bir anlığına inledi.O iniltide korku değil, başka bir şey vardı.

Henüz adı konmamış bir direnç.

Erinç Büyükaşık

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.