İsimsiz Evin Saatleri / Erinç Büyükaşık

ÖYKÜ

İsimsiz Evin Saatleri / Erinç Büyükaşık
Yayınlanma: Güncelleme: 431 views

Guguklu saatin sesi, tam saat sekizde duvarı delercesine duyuldu. Kısa bir sessizlik oldu. Sonra televizyonda bir kadın ağlamaya başladı. Sunucu, tok sesiyle yanındaki adama döndü: “Çocuklar ortada kaldı, öyle mi beyefendi?” Adam başını salladı. Kadın, yayında yere çökmüş, dizine vuruyordu: “Kızım nereye gitti, evine dön!”

Gözüm ekrandan kocama kayıyor. Dudakları kapalı, dişleri sıkılmış. O kadının kocası gibi konuşsa bana ne derdi? “Kadın gitti. Çocuklar ortada kaldı.”

Guguklu saat on iki vurduğunda televizyondaki gürültücü ses ordusu yükseldi. Çiçekli fon önünde konuklar dizilmişti. Sunucu, başörtüsünü iki yandan kıvırmış genç bir kadını kolundan tutmuş, “Kocandan kaçarken nereye gittin?” diye soruyordu.

Stüdyoda ağlayan anne “Torunlarım perişan oldu” diye dövünüyordu. Arka sıradaki adam yumruğunu dizine vurup “Benim yuvamı kim dağıttı?” diye haykırdı. Avazı çıktığı kadar bağırırken usta akşam izlediği dizide oyuncu kadar mahir geldi adamın oyunculuğu. Kamera yakınlaşınca adamın alt dudağının seğirdiği görüldü. Stüdyo bir an sessizleşti, sonra alkış başladı.

Kocam koltuğa gömülmüştü çoktan. Uzaktan kumandayı göbeğinin üstüne koymuş, çorapları bileğinden sarkıyordu. Parmakları koltuğun kenarına tutunmuş, omzu arada bir kımıldıyordu. Gözleri televizyona bakıyor, ama orada değildi. Yüzündeki ifade, öfke değil; uzun zamandır oyalanamayanların donukluğu gibiydi.

O an kendimi düşündüm. Bu programda ağlayan kadın ben olsaydım, gözyaşlarını inandırıcı bulur muydu? Ya da bir kez olsun yerim boş kalır mıydı bu koltukta?

Ben gider miydim?
Yanıtlayamadım kendimi.

İsmail’in odasından gürültüler yükseldi. Elinde ne varsa fırlatıyordu yine. Oğlumla konuşmak çoğu zaman anlamsız zaten. Bazen bir kelimeye takılır, saatlerce tekrar ederdi. Bazen mutfağa iner, duvarı yumruklar, sonra masaya çarpardı. Yüzünde anlam aramak beyhude; orada gözlerine çöreklenmiş savaş çağısı olurdu çoğu kez. İlaçlar olmasa yatışması mümkün değil. Ondaki bastırılmış bir hiddet değil, kelimesi olmayan bir doluluk. Tavanın ağırlığıyla yere bastırılmış bir beden gibi.

Bağırışı koridorun duvarlarına çarpa çarpa yayıldı. Tezgâhtaki tabakları itti önce, sonra saçını yolmaya başladı. Masaya vurduğunda çıkan sarsıntı içime yayıldı. Sürahi düştü, su halıya yayıldı.

Rasim yerinden kıpırdamadı yine. Bakışları televizyondaki kavgaya takılmış. Guguklu saat on ikiyi vurdu, sesi odadaki gürültüyle kaynaştı. Ekranda bir kadın kaybolan kızının ardından ağlıyordu. Sunucu, “Evliliğin kıymetini bilin,” diyordu.

Gözüm Rasim’e kaydı o an; kaybolan ben olsaydım, kim arardı beni?

Az önce büyük oğlum hiddetle koridora yöneldi. Kapının eşiğinde durmadı bile. Montunu sırtına geçirirken gözlerini bana dikti: “Her sabah aynı terane.” Kapıyı öyle bir çarptı ki evin içi bir an yerinden oynadı. Zeminin altındaki eski kırıklar yeniden uyanmış gibiydi. Bu ev artçı depremlere alışıktı; İsmail suçlu ağbisine kalırsa.

Montumu giydim alel acele. Kaçarcasına. Kapının önündeydim. Elmi çantama uzandı, omzumdan ağırlığı hissetmedim bir an. Evde tüm yükleri bırakmıştım sanki.

İsmail hâlâ içeride yerde. Koltuğun ayaklarını tekmeliyor, bazen yere kapanıp avuçlarıyla zemini yokluyor. O halini izlerken zihnimde sadece gövdesi değil, sanki zamanın kendisi parçalanıyor. O anlarda ne konuşabiliyor ne de susabiliyordum. Kendimi arafta bulduğum günlerden biri işte, sözcükler havada asılı kaldı. Evdeki zoraki suskunluğa ayak uydurmalı

Onu tutamıyorum. Denemişliğim çok. Gücüm yetmiyor. Oğlumun büyük bedenine değil, o taşlaşmış öfkesizliğine karşı savunmasızım.

Rasim, bir zamanlar bu krizlerde araya girerdi. Artık yapmıyor. Yorgun, bıkkın, sessizliğe çekilmiş. Tam montumu giyecekken abisi söylenerek içeri girince  “Her sabah aynı terane! Bu evde yaşamak işkence zaten.” diye öfkelenip kapıyı çarpmaktan  başka bir halt yemeyecek artık belli ki.

“Sen doğurdun , sen uğraş, illetli veledini ben sakinleştirecek değilim.”

Bu evde iki çocuk da kapıdan çıkarıyor hıncını.
Çantasını alırken bana döndü: “Sen niye hiçbir şey yapmıyorsun?”

Sözleri değil, bakışları acıttı.

İsmail hâlâ yerde, koltuğun bacaklarını tekmeliyor. Onu tutamıyorum. Gücüm yetmiyor. Abisi de yılmış, beni korumaktan vazgeçmiş.

İçimde kalan yalnızlık bu sabah daha gürültülüydü.
İlaçları verseydi keşke… Kuvvetim yetmiyordu İsmail’i zapt etmeye. Zorla mı ağzına tıkacağım onları.

“Ben çarşıya çıkacağım,” dedim.

Kimse tepki vermedi. Sokak sabah telaşıyla bulanıktı. Poşet taşıyan eller, yan yana dizilmiş seyyar arabalar, korna sesleri.

Köşedeki konteynırın yanında durdum. Kullanılmış bir sehpa, yarısı kırık bir lamba ayağı, bir de aynalı şifonyer kapağı vardı. Aynayı yerinden ayırdım. Kenarı çatlamıştı ama cam sağlamdı.

Poşetimi yere bıraktığımda aynadaki suretimle göz gözeydim. Aynadaki yansımam benimle karşılaşmak istemiyordu bir türlü sanki. Kaçak, yorgun, gri bir bakıştı bu.  O sırada mahalleden tanıdık bir sesi işittim: “Diğer köşede tezgahı Melahat açacakmış. Haberin var mı?”

“Biliyorum. Cüzdan, çanta satıyor o bir haftadır” diye geçiştiriyorum soruyu..

Kadın başını sallarken sevimsiz cevabımdan kaçıyor yanımdan uzaklaşıp. Poşeti benimkinden büyük. Melahat’a mal getirmiş belli ki.

Guguklu saat saat başını vurduğunda göğsümde bir çentik açılıyordu. Her vuruş, içeride bir şey daha kırılıyordu. Televizyonda kayıp kadının ardından dövünen adam hâlâ aynı cümleyi tekrarlıyor: “Çocuklar ortada kaldı.”

Yanındaki kaynanası bölüyor adamın sözünü.
“Sübyanlar yetim kaldı abla. Bulun valla kızı. Yazıktır, günahtır.”

Televizyonun kadın programının gürültüsü arasında, zihnimde bir cümle dönüp duruyor: Kızım nerede?

Pencere kenarında eğreti bir ışık. Kirli bardak, yarı dolu sürahi, halıya sinmiş eski leke… İsmail oturma odasında, üst üste dizilmiş yastıkların ortasında donuk bakışlarla oturuyor.

Evdekiler canlanıyor gözümün önünde. Evin içi savaş yeri yine.  Akşama doğru tezgahı toplayıp dönmem gerek eve. Babası ilaçları vermiş olsa, belki ikna eder oğlanı.

İlletli oğlunla sen uğraş, Ne kadar acımasız bu erkekler. Doğurduklarım da…

Elini göz kapaklarının önüne getiriyor, tekrar indiriyor. Parmakları havada bir şeylere dokunur gibiydi. Nefes alışı değiştiğinde anlıyordum: Az sonra bir şey olacak. Evdeki cinneti önceden kestirmek kolay artık.

Sandalyeyi fırlatıyordu bana donuk bakışlarla bakarken. Masaya bir darbe indiriyor. Sürahi devriliyor, su halıya akıyor. Babası yerinden kıpırdamıyor yine. Elini çenesine dayamış, bakışlarını televizyona kilitlemiş. Kayıp için ekranda anası, sümsük kocası ağlarken ben hâlâ burada olduğuma şaşırıyordum.

Sesim cinnet hâlindeki oğlana ulaşmıyor bir türlü. Kurduğum her cümle bazen yangına dönüşebiliyor evin içinde. İçeri gidip fişe takılmış elektrikli süpürgenin düğmesini kapattım.

Her ses onu huzursuz ediyordu, farkındaydım. Evdeki herkes ve her şey onun düşmanı sanki.

İlaçları almamak için inat ediyor yine. Uzamış tırnakları masayı sımsıkı kavrıyor. Haftalardır kesemiyorum zaten onları. Bağırıp çağırıyor sürekli, öfkesini ben çıkarıyor yine. Rasim içerde duymazlıktan geliyor sesi. İçimde bir boşluk var; her sözcük boğazımda düğüm düğüm.

O boşluk bazen tek bir kelimeyle doluyor: “Anne.”

Diğer çocuklar gibi uysal bir sesleniş değil İsmail’in “anne” sözü. O anne ben değilim zaten. İsmi olup da evde yeri olmayan bir şeyim sadece. Şey işte…

Eline aldığı tabak yere düşüyor. Parçalar ayağıma sıçradı. Neyse ki batmıyor kırıklar Terlikle üzerinden atlıyorum, kimseye batmasın diye süpürmeli ortalığı. Evde her kırılan eşyada bir yanım hep eksiliyor; her seferinde. İsmail’in gözleri masanın kenarında kayboluyor. Bir şey görüyor sanki. Benim göremediğim bir şey. Belki masanın kenar kıvrımında kendini buluyor. Bilmiyorum. Bunu bilmem gerekmiyor artık. Uzun zaman önce bıraktım o çabayı.

Guguklu saat yeniden ötüyor. Bu ikinci kez. Saat iki.
Dışarıda hafif bir esinti; perdeler kıpırdıyor. Soğuk değil mi, diye söyleniyorum koltuktaki hımbıla. Kışın ortasında evi havalandırmak da nesi.

İçimde konuşan başka biri var ne zamandır. Belki eski hey hayli hâlim nüksediyor yeniden. Bir zamanlar takı, kolye takan,  saçına  haftada bir fön çektiren, makyajını aksatmayan o kadın. İsmail doğmamış henüz.

İçimi dizginleyen bir anı.

Aynanın karşısına geçiyorum. Yorgun yüzümün üzerine hafifçe düşen ışık, kırışıklıklarımı saklamıyor. Masanın üzerindeki makyaj malzemelerine uzanıyorum. Fondöteni parmak uçlarımla yavaşça yayıyorum. Tenimle buluşurken, sanki üzerimdeki ağırlıkları biraz daha hafifletiyorum.

Dudaklarıma dokunurken rujun soğukluğu yerini cesarete bırakıyor. Kirpik diplerimi göz kalemiyle çiziyorum; her çizgi, sakladığım kararlılığın açığa çıkışı gibi. Her hareketim, geçmişle şimdi arasında ince bir köprü kuruyor. Makyaj kutusunu kapatırken aynaya tekrar bakıyorum. Gördüğüm kadın, hâlâ kırılgan, ama yavaş yavaş kendi gücünü toplamaya başlamış.

Bir süredir çorap satıyordum, sokağın bitişindeki işlek caddede, tekerlekli standımın arkasında.Renk renk çoraplar, desen desen dizilmiş. İnce örgüler, kalın pamuklular, bazen de küçük payetlerle süslenmişleri var. Yazlık olanlar parmak arası, baharlıklar hafif ince, kışlıklar ise yumuşak ve sıcak tutan türden. Desenlerde geometrik şekiller, çiçek motifleri, hatta bazen minik hayvan figürleri bile var.

Evde durmanın anlamı yok, koştur koştur ulaşıyorum caddeye. Hareket edince görünmez oluyorum. Bulaşmıyorlar bana sanki.

Bugün konteynerin yanından geçerken gözüm o mavi sandalyeye takıldı. Plastik olana.

Alıp eve getirmeyi düşündüm. “Yine mi eşya toplayacaksın?” demesinler diye vazgeçtim o an.

“Sessiz ol,” dedim kendimi dizginleyerek. “Yemeği ısıtacağım.”

Mutfağa geçtim. Ellerimle dolaba uzandım. Yalpalayan bir iskelet gibi titriyordu içim.

Bir şey kopmamıştı ama içeri bir sızı doluyordu.
Kendi sesimi duydum:
“Yeter.”
Kimse karşılık vermiyor bana.

Aynayı alıp duvara yasladım. Kapının yanında duran poşete bakmadım bile. Ayakkabılar hâlâ içinde.

Guguklu saat bir kez daha ötmeden çıktım evden. Kimse seslenmedi arkamdan, evdekiler durdurmadılar beni.  Ev ardımda kalakaldı.

Bir şeyler eksiliyordu içimde yine de.

Erinç Büyükaşık

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.