Aydın Akyüz yazdı: ABDÜLHAK ŞİNASİ HİSAR VE GEÇMİŞ ZAMAN EDİPLERİ ÜZERİNE – III

İNCELEME

Aydın Akyüz yazdı: ABDÜLHAK ŞİNASİ HİSAR VE GEÇMİŞ ZAMAN EDİPLERİ ÜZERİNE – III
Yayınlanma: Güncelleme: 2.555 views

Ahmet Midhat Efendi’ye Dair Hatıraları

Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Mithat Efendi’nin adını daha küçükken evde büyüklerinden duyarmış. Evde onunla ilgili münakaşalar olurmuş. Büyükbabasıyla tanışıkmış. Onunla karşılaşıp konuştuğu zaman akşam sofrada heyecanla anlatırmış. Birgün dedesiyle dışarı çıktığında onu küçük Hisar da görmüş ve elini öpmüş. Evde duyduğu Ahmet Mithat’ı gözünde heybetli bir adam olarak hayal ettiği için onu görünce Ahmet Mithat Efendi’nin gördüğü adam olamayacağı kanısına varmış. Recaizade gibi birini hayal ediyormuş. Hisar, büyüdükçe, onu okudukça ne kadar değerli bir yazar olduğunu müşahede etmiş. Recaizade ve Samipaşazade Sezai gibi üstatların onu ciddiye almayıp büyük paye vermemiş olmalarına şaşırıyor ve üzülüyor. Aksine, ona “yazı makinesi” lakabının verildiğini söylüyor. Onun eğitime teşvik için, millete okuma hevesinin aşılanması için her fırsatta, her vadide yazdığını belirtiyor: Edebiyat, lisan, felsefe, tarih, roman, masal, din, politika, ilm-i iktisat, tıp, askerlik, muhtelif ilim ve fenler, her yolda gazete makaleleri ve her türlü tercümeler.” Bu özelliğinden dolayı ona çok ilimli anlamında “hezârfen” lakabını takıyor Abdülhak Şinasi Hisar. “Yazdığı kitapların sayısını bir Allah bilir!” diyor. Bastığı kitapların dağıtımını ve satışını bizzat kendisi yapar ve bu işten iyi bir kazanç elde edermiş. Her düşündüğünü ve her konuda yazmasını eleştirenlere karşı dostlarına, “her vadide yazmaya ben mecburum. Hal bunu icap ediyor ve bu millete bilhassa okutmayı öğretmek lazım geliyor” dermiş. Zamanının taksilerine bindiği zaman taksicilerin gazete okuduklarını gördüğünde müthiş bir sevince kapılırmış.

Ahmet Midhat Efendi’yi gazeteciliğe yönlendirenin Midhat Paşa olduğuna dair bilgiler var (TDV İslam Ansiklopedisi’nde). Midhat Paşa onun Batı kültürünü tanımasını istemiş, bu nedenle Fransızcayı öğrenmeye teşvik etmiş. Onu Osman Hamdi Bey’le tanıştırmış. Ondan Batı’yı öğrenmiş. Mithat Paşa onu yanında Bağdat’a götürmüş. Orada Doğu ilimlerini de tahsil etmesini sağlamış. Ona kendi ismi olan Midhat adını vermiş. İstanbul’a döndüğünde birçok gazetede çalışıp matbaa işini öğrenmiş ve kendi evinde matbaa kurup kitaplarını kendisi basmaya başlamış. Matbaa ile bu ilgisi sebebiyle Hisar, onu İbrahim Müteferrika’ya benzetmiş.

Ahmet Midhat Efendi, bir yazısında materyalist düşünceleri savunduğu gerekçesiyle; özellikle Namık Kemal’le ilişkisi nedeniyle 1973’te Abdülaziz tarafından Rodos’a sürüldü. Abdülaziz’e karşı tenkit yazdığı için sürüldüğü iddiaları da mevcut. V. Murad tarafından affedilinceye kadar orada üç yıl boyunca boş durmadı ve yazılarını yazmaya devam etti. 1978’de Tercüman-ı Hakikat gazetesini kurdu ve ölümüne kadar başında durup (1912) çıkarmayı sürdürdü. Bu gazete Hisar’ın bahsettiği onun okuma alışkanlığını kazandırma ve halkı eğitme arzusu ve amacıyla kurulmuştu. Bu gazete adeta bir okul gibi hizmet görüyordu dönemin yazarları ve özellikle gençleri için. Muallim Naci, Nabizade Nâzım, Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi, Halide Edip, Hüseyin Cahit gibi isimler bu gazetede yazmıştı. Gazeteye halkı eğitme ve kültürü tabana yayma amacı taşıdığı için 2. Abdülhamit yönetiminin katkıları olduğu bilgileri de mevcut. İstibdat hakkında gazetede herhangi bir eleştiriye rastlanmamış. 2. Abdülhamit’i öven bir eseri ve ona son derece bağlı olduğu biliniyor. Abdülhamit tarafından hükümet yanlısı bir gazete kurulması için Osmanlı resmî gazetesi olan Takvim-i Vakayi’yi sonlandırmak üzere müdür yapıldığı, bu resmî gazetenin yayınına son verildiği sene Tercüman-ı Hakikat’ı çıkarmaya başladığı iddiaları vardır. Yıldız Sarayı’nın basın sözcüsü olduğuna dair bilgiler de yer alıyor hakkında.

Tercüman-ı Hakikat’in başına damadı Muallim Naci’yi getirdiği dönem zengin içeriği ve kaliteli baskısı sebebiyle gazete kamuoyundaki popülerliğini artırmış. Ahmet Midhat, Servet-i Fünûn yazarlarına karşı başlattığı “dekadanlar” tartışmasıyla hararetli polemikler çıkararak gazetesine ilgiyi çekmesini biliyordu. Meşrutiyet’in ikinci ilanından sonra İttihatçılara muhalefet etmeye başlayınca gazetenin yönetimi Ahmet Ağaoğlu’na verilmiş. Gazete toplam 30/34 yıl yayınlanmış. Millî Mücadele’ye de destek vermiş. Ahmet Midhat Efendi’ye buradaki gayretleri için “şeyhül muharirin” ünvanı verilmiş. Çünkü Ahmet Midhat Efendi’nin Beykoz’daki ahşap yalısında binlerce ciltlik devasa bir kütüphanesi olduğunu o dönem herkes bilirmiş. Maalesef ölümünden sonraki yıllarda gazete arşivinin de bulunduğu bu büyük kütüphane müzayedelerde satışa çıkartılmış ve böylece dağılıp gitmiş. Bir dönem Hasan Ali Yücel kendi zamanındaki satışlara engel olmuş.

Ahmet Midhat Efendi, edebiyatımızdaki ilk roman ve ilk hikâye örneklerini veren ilk kuşak Tanzimat sanatçılardandır. Edebiyatımızdaki ilk hikâye sayılan Letaif-i Rivayat ve ilk polisiye roman Esrâr-ı Cinâyât’ın yanında Hisar’ın Monte Christo’ya nazire olduğunu belirttiği Hasan Mellah, Felatun Bey’le Rakım Efendi, Stockholm anılarını yazdığı Avrupa’da bir Cevelan, Fatma Aliye Hanım ile birlikte yazdıkları Hayal ve Hakikat gibi bilinen eserleri vardır.

Cenab Şehabeddin’e Dair Hatıralar

Cenab Şehabeddin Hisar’ın daha lise yıllarında sevip okuduğu bir şairmiş. O senelerde Cenab Şehabeddin’le tanışma fırsatı bulmuş. Cenab Şehabeddin onun için: “Ne cılız bir genç!” Keşke söyleseniz de biraz jimnastik yapsa, sıhhatine biraz daha dikkat etse!..” demiş. İlerleyen yıllarda ahbaplıkları gelişince Şehabeddin Bey ona Prens Sabahattin’le görüşme isteğini iletmiş ve kendisi için randevu almasını istemiş. Sabahattin Bey’le görüşmeye beraber gitmişler. Şehabeddin Bey o görüşmeye büyük önem vermiş ve kaftana benzer renkli kıyafetle gitmiş. Galata’dan bir arabaya binip Sabahattin Bey’in Kuruçeşme’deki yalısına gitmişler. O görüşmede arabaya binip Sabahattin Bey’in Kuruçeşme’deki yalısına gitmişler. O görüşmede Prens Sabahattin’le Cenab Şehabeddin birbiriyle pek anlaşamamışlar.

Hisar, onunla Tokatlıyan Otel’de şairlerin haftada bir Abdülhak Hamid’in riyaseti altında bir araya geldikleri cuma toplantılarında rastlaşırmış. Şehabeddin Bey pek konuşmazmış. Bu toplantılarda daha ziyade Süleyman Nazif Bey konuşurmuş.

Şehabeddin Bey, Hisar’a gıyabında hep dostum diye muamele edermiş. Fakat bir gün araları bozulmuş. Bahsetmemiş ama anlaşılıyor ki bu ara bozulmasına Cenab Şahabeddin’in Kuvayımilliye yıllarında Milli Mücadele’ye dair sarfettiği iddia edilen sözleri neden olmuş. Sadece Hisar değil o yıllarda herkes genel bir tepki göstermişti. Cumhuriyet’ten sonra da bu sözlerden dolayı başı çok ağrıdı. Hakkındaki eleştiriler ve haksız saldırılar devam etti. Acımasızca eleştirenlerin başında Fatih Rıfkı ve Yakup Kadri geliyordu. Halbuki Cenab Bey Cumhuriyet inkılaplarına taraf olduğunu sık sık yazılarında dile getirmiş bir şairdi. O ne kadar böyle yazsa da hep eski sözleri önüne serildi. Sessizliğe büründü ve kimseyle konuşmadı. Cenab, 1934’te öldüğünde Yahya Kemal ile bütün iyi niyetlerine rağmen yoğun kar nedeniyle cenazesine gidememişler. Bundan dolayı duyduğu üzüntüyü Cenab’ın sanki tahmin etmiş gibi “Elhan-ı Şita” şiirindeki “Karlar, Ki havada uçar uçar ağlar.” dizeleriyle dile getiriyor. Hisar, “acaba şair ne gibi bir saikle bu yağan karları hatıra getiriyordu? diyerek hayretini dile getirmeden edemiyor. “Na’şın üstünde şimdi, ey mürdel Başladı parça parça pervaza Karlar/Ki semadan düşer düşer, ağlar!” diyerek yanıyor pişmanlığına, özlemine, üzüntüsüne…

Aydın Akyüz

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.