ŞAFAK GÜÇLÜ VE BERNA OLGAÇ’IN KALEME ALDIĞI “KIRMIZI ÇAN” ROMANI ÜZERİNE KEYİFLİ BİR SÖYLEŞİ

Söyleşen: Sezen Çobanoğlu Talay

ŞAFAK GÜÇLÜ VE BERNA OLGAÇ’IN KALEME ALDIĞI  “KIRMIZI ÇAN” ROMANI ÜZERİNE KEYİFLİ BİR SÖYLEŞİ
Yayınlanma: Güncelleme: 286 views

Kırmızı Çan’ı okurken, iki özel duygunun size eşlik ettiğini fark edeceksiniz. Sıra dışı bir hikâyeyi iki ruhun kucaklamasına tanık olmak ve gerilimi şiirsel bir tonda hissetmek…

“Önemli olan ruhtu! Bedendeki acılar dinebiliyor, geçebiliyordu; ama ruhun acısı sonsuzluk kadar süren bir sızıydı.”

İnsanların hayata yüklediği anlamı, hikâyenin sizi içine çeken derinliğinde bulacaksınız. Ve ruhun, aşkla kesiştiği iflah olmaz umudunu belki de yok oluşunu düşleyeceksiniz…

SEZEN ÇOBANOĞLU TALAY: Kırmızı Çan birçok sıra dışı duyguyu, karakterlerin keskin portresi ile okuyucunun zihninde canlandırıyor. Bu keskinliğin, gerilimin içinde şiirsel dokunuşlarda var. Bu iki zıt duyguyu yaşatarak okuyucuya nasıl bir mesaj vermek istediniz?

ŞAFAK GÜÇLÜ: Aslında bana göre bunlar zıt duygular değil. Bence psikopat bir katilin içinde de bir şair ruh barınabilir. Bunu “Kuzuların Sessizliği” filmindeki Hannibal Hecter karakteri tüm dünyaya kanıtladı. Ayrıca ruhlarımız da öyledir bazen bir cani kadar soğukkanlı olabilirken bir drama da hemen gözlerimiz yaşarabiliyor. Zaten Berna Olgaç’a “Hadi bunu beraber yazalım!” deme nedenlerimden de biri buydu. Berna, olaylara daha kırılgan, daha dişi; ama çok daha gerçekçi bakabiliyor. Kadın karakterlerin yani kurbanların hayatın acı yüzüyle sert bir şekilde karşılaştığında yarattığı metaforlar daha kırılgan ve duygusaldır. Erkekler ise acıyla daha sert ve saldırgan karşılık veriyor. İşte tam da bu ince çizgi var Berna ve aramızda. O daha gerçekçi ve keskin kararlar alabilirken bunu tatlı dokunuşlarla yumuşatmaya çalışıyor ben ise hayal dünyamda kendi doğrularımla daha sert ve kanamalı acılar hissediyorum. Yani bir realistin duygusal katliamlarında bir düşbazın sert gerçekçiliği. O yüzden gerçekleri yansıtmanın dışında özel mesaja gerek kalmayan bir roman oldu.

BERNA OLGAÇ: Ben sevgili Şafak’ın söyleminin üzerine ancak şunları ekleyebilirim. Dünya bir dualite gerçekliğinde döndüğü için ki bu zıtlıkların hayatı besleyen yanıyla bizleri selamlaması tam da bizim oluşturmaya çalıştığımız dilin kendi tabii akışı içinde ilerlemesine karşılık geliyor. Edebiyat; hayatın tanığı, aynası diyorsak eğer onunla yüzleşirken, ona sığınırken çok şey öğreniyoruz aslında. Yoksa edebiyat bir öğretmen edasıyla yaklaşmıyor bizlere. Yaşam gibi, sokak gibi kendi doğallığında ilerliyor. O nedenle yazarken ben kendi adıma içimdeki sınırsızlığı keşfederek, fark ederek, kendimi iyi hissettiğim ya da rahatsızlık duyduğum konulara temas ederken “bir hikâyemi paylaşmak istiyorum” hissiyatından öte bir yerde durmuyorum. Zaten herkesin her şeyi bildiği, her konuda uzman kesildiği bir çağda mesaj kaygısıyla yoğrulmuş metinler okura geçiyor mu şüpheliyim. Samimiyeti ve sahiciliği elden bırakmayan bir anlayışta yazıldığında bir anlam ifade ediyor kanımca. Bu çocuk edebiyatı alanında yazan biri olarak da geçerliliğini koruyor ben de… Çocuklara da vermek istenen temiz bir dildir. Eğitici yan ise mutlaka satır aralarına gizlenmiş iletiler şeklinde verilmelidir. Bu belki de çocuk dilini anlayan bir başka çocuk olabilmeyi başarmakla mümkün olabilir. O nedenle ister çocuk dili, ister şiir dili ya da yetişkine yönelik bir dil olsun her kitap sadece yazarı tarafından yazılmıyor okurun onu yeniden yaratıp yorumlamasıyla anlam kazanıyor. Okur her defasında karşılaştığı metni yeniden yazıyor adeta.

İşin özü biz okurun zekasını ve hayal gücünü ciddiye alan bir anlayışla tüm kaygıları bir kenara bırakarak yazmayı yeğledik. Alınacak bir mesaj varsa da onu okurlara bırakarak…

SEZEN ÇOBANOĞLU TALAY: İki yazar olarak, Kırmızı Çan’daki bütünselliği kurgularken nasıl bir yol izlediniz, parçalar birbiriyle bu kadar uyumlu bir hale nasıl geldi?

 

ŞAFAK GÜÇLÜ: Aslında bu eserin en zor kısmıydı belki de çünkü hikâyeyi kurgulayan ve ritmi sağlayan bendim. Burada Berna’nın bana güvenmesi ve daha önceki eserlerimde de kurguladığım sert, net ve betimleme okyanusundan uzakta yalın ve aksiyoner dile inanması işin en zor kısmıydı. Ben tüm çatıyı ve kurgu akışını kurarak, Berna’dan ne istediğimi ve hangi ruh halinde istediğimi söylüyordum. O da bunu ruhunda harmanlayıp karakterin iç dünyasını oluşturuyordu. İlk zamanlar biraz zorlanmış olsak da bir süre sonra kendi yarattığımız o ortak ruhta buluştuk. Bir süre sonra bu sanki mektuplaşmak gibi bir his yaratmıştı ikimizde de. Ben bir şey yazıyordum O da karşılığında cevap yazıyordu. Bence biz iki bedende tek ruh olmayı başardık. Nasıl başardık belki ikimiz de bilmiyoruz. Belki de yaşayarak yazmanın sihirli dokunuşu vardı üzerimizde kim bilir…

BERNA OLGAÇ: Öncelikle çok teşekkür ederiz. Bunu okurlara geçirebilirsek ne mutlu bize. Çünkü bu gerçekten ikimiz içinde farklı bir deneyimdi diyebilirim. Kaldı ki şiir ve çocuk edebiyatı gibi türlerde ürünler vermeye yatkın biri olarak detay unsurlarıyla örülü roman türünde yazma cesareti gösterebilmem de pek kolay değildi açıkcası. Ne de olsa sözcük tasarrufundan geliyordum ve ilk başlarda oldukça zorlandım. Ama korku ve gerilim alanında rüştünü ispatlamış bir yazarla ortaklık yapacak olmak ve birbirini çok iyi tanıyan yıllara dayalı bir dostluğumuzun oluşu da bana ayrı bir güven ve güç verdi sanırım. Sevgili Şafak’ın belirttiği gibi hikâye kurgusu kendisine aitti ve ben sadece ona eşlik etmeye çalıştım. Evet birtakım görevlerim vardı ve kadınların iç dünyalarını kendi süzgecimden geçirerek yazmaya çalışırken ilk bölümlerde çok çekimser davrandığımın farkındaydım. Var olan bir duygunun fotoğrafını çekip geri çekiliyordum. Ama yazmaya devam ettikçe hikâye çatısı geliştikçe tutku ve heyecanımız katlanarak zorlukların ötesine geçti. Bu yalnızlık uğraşısı iki ayrı bedende gittikçe açılıp genişleyen hatta kendini aşan tek bir ruha dönüştü.

SEZEN ÇOBANOĞLU TALAY: Günümüz dünyasına atıflar, kültürel yozlaşma, savaş, ekonomik kriz gibi konuların hikâye içinde yer alması fikri nasıl gelişti?

ŞAFAK GÜÇLÜ: Bir romanı hangi dönemde yazıyorsanız karakterler de o dönemin üslubunu, kültürel yaşamını ve kendi içinde barındırdığı sıkıntıları sahiplenir. Bu yüzden biz de günümüzde çevremizdeki kendi içinde modernlik adını taşıyan yozlaşmayı kendi gerçekliğinde oldukça çıplak bir şekilde ele aldık. Ayrıca Maram karakteri şişman adamın travmatik kaderi kadar önemliydi. Burada iki yaralı çocukluk geçirmiş ve kolay kolay çoğu insanın hazmedemeyeceği ve ayakta kalamayacağı acılardan birbirlerine sarılıp eksiklerinden birbirlerini tamamlamalarını istiyordum. Birçok karakter tasarlayabilirdik Maram için ama en başından beri ben hep onu bir savaş mağduru olarak hayal ediyordum. Çünkü günümüzün en acımasız en vahşi görüntüsü maalesef savaş. Lafa geldiğinde evreni keşfetmek için uzaya giden, neredeyse üniversite okumamış insanların kalmadığı bu gelişmişlikle hâlâ masum çocukların, annelerin, bebeklerin katledilmesi ve bu savaşın tam ortasında tüm ailesini kaybeden bir genç kızın ömrünü yüzündeki o korkunç anıyla sürdürmesi Maram’ı bambaşka biri yapıyordu. Aslında hemen yanı başımızda olan herhangi birinin yaşadıklarından çok da farklı şeyler olmayan bir gerçeklik ritmini yakaladık sadece.

-BERNA OLGAÇ: Yaşanılan çağa bireysel olarak yapılan tanıklığın bir izdüşümü olarak görülmeli bu roman. Karakterlerinizde var olan toplumsal olumsuzlukları içselleştirebildiğinizde, duyulan tepkileri ortaya koyabildiğinizde, hayatın acımasız yükünü omuzlarda taşıyabilme cesaretini, sorumluluğunu alabildiğinizde sahiciliğini koruyacak ve bunu okuyucuya da yaşattıracaktır. O nedenle Kırmızı Çan bu dünyanın içinde maskeleriyle dolaşan duyarsız insanlarda hissettiğimiz eksikliği tamamlama ihtiyacından doğmuş hayatın kenarına derkenar olmayı dert edinen bir anlayışta yazılmıştır.

 SEZEN ÇOBANOĞLU TALAY: Uzun süre şişman adam olarak anılan karakterin, olayların akışına paralel, gerçek ismini öğreniyoruz. Ve bu akışa eşlik eden çocukluk travmalarını… Bu şekilde bir kurgu oluşturmanın altında, nasıl bir mesaj var?

ŞAFAK GÜÇLÜ: Aslında burada çevremize nasıl baktığımızı ve insanları artık nasıl gördüğümüzü de resmettim. Benim çocukluğumda birine “o” ya da “bu” gibi hitap edildiğinde ya da herhangi birini parmakla işaret ettiğimizde bu çok saygısız ve kaba bir davranış olarak nitelendirilirdi. İnsanlara adıyla ya da unvanlarıyla seslenilmesi toplumsal bir saygı kuralıydı oysa günümüzde kimsenin kimseye ne saygısı var ne de tahammülü. Karşılıklı dairelerde oturup da yıllarca selamlaşmamış komşusunun adını ya da mesleğini bile bilmeyen binlerce insan var. Şişman adam da işte çevresi tarafından önemsenmeyen biri ve ancak hayatının derinlerine inildikçe onun da içinde milyonlarca can kırıklıkları olduğu anlaşılıyor. İşte o zaman şişman adam Altan’a dönüşüyor.

BERNA OLGAÇ: Bulunduğu ortamlara uyum sağlayamamış, sevilmemiş, kabul görmemiş, kendi gerçeğine yalnızlaşan ve yabancılaşan yanıyla çocukluğundan itibaren hemhal olmuş bir karakter Altan. Onun için insanlar tarafından önemsenmek yaşamak için alınan bir referans gibi. O var olmanın, yok olmanın sınırlarını hayatı boyunca zorlamış, ruhunun tavanında çözümünü bekleyen sorunlarını vahşice kurguladığı bir yaşam tarzıyla karşılık vererek bulutlara çıkarırken hiç hissedilmeyen ipi de boynuna dolamış bir karakter aslında… Bu psikolojinin okura geçebilmesi adına isimsiz bir baş karakter yaratma fikri etkileyici gelmiş olsa gerek ki sevgili Şafak uzun bir süre karakteri şişman adam olarak tanıttı. Bu okurun merak duygusunu daha da arttıran bir detay oldu kanımca.

SEZEN ÇOBANOĞLU TALAY: Gerilim romanı yazmak zihinsel bir dayanıklılık sürecini beraberinde getiriyor olsa gerek. Zihinsel hazırlık sürecinde nasıl çalışmalar yaptınız?

ŞAFAK GÜÇLÜ: Bir hikâye oluşturmak her zaman işin belki de en kolay kısmıdır; ama karakterler yaşamak ister. Nefes almak ister. Çünkü aslında her biri sizden birer parçadır. Benim için en büyük besleyici hazırlık unsuru müziktir! Kitapta geçen tüm şarkılar benim hem eseri hem de o bölümü yazarken dinlediğim, beni içine alan eserlerdir. Kendimi sadece karakterlere bırakırım. Onlar kendi yolunu bulup kendi hikâyelerini bana fısıldıyor ve kendi kaderlerini belirliyorlar. Zihinsel olarak hazırlanmak için teslimiyet şart. Yazdığın esere teslim olmalısın ki o seni sarsın.

BERNA OLGAÇ: Daha önce de belirttiğim gibi bu alanda ilk defa yazma heyecanını tadan, tecrübe eden biri olarak bu süreç bilinmeze yapılan bir yolculuk gibiydi benim için. Farklı bir serüvendi. Tüm riskleri göz önüne alınarak girişilen bir cesaretti. Sevgili Şafak’ın hayal dünyasına eşlik ederken ben de onun ritimleriyle hareket etmeye çalıştım ki o uyumu yakalayabilelim. Okurlara bunu geçirebilelim. Bunun endişesini ne kadar taşısak da içimizdeki yazma tutkusuyla tüm zorlukların üstesinden gelebildiğimizi düşünüyorum. Kendi adıma ancak şunu söyleyebilirim. Ayağımı yerden kesen bir dansın parçası olmak başıma gelen en büyük mucizeydi.

SEZEN ÇOBANOĞLU TALAY: Kırmızı Çan’ın hikâyesi o kadar etkileyici bir hal alıyor ki, karakter çözümlemeleri o kadar derinleşiyor ki, sona yaklaştığınızda, karakterlerin yaşananlar sonrası hangi psikolojide olduklarını merak etmeye başlıyorsunuz. Kitabın devamı gelecek mi?

ŞAFAK GÜÇLÜ: Kitabın sonunun her zaman sürpriz sonlu bitmesini seven biriyim. Her eserimde de buna özen gösteririm. Çünkü okuyucuyu şaşırmayı ve tam bitti derken yeniden heyecanlanmayı sever. Ben de severim. Hayatta böyle değil mi? Bir şey bitti diye üzülürken sürpriz bir gelişme yeniden heyecanlanmamıza sebep olur. İşte Kırmızı Çan’da böyle. Size sizin de eşlik etmenizi sağlayacak açık kapılar bırakıyor. Eğer okuyucu isterse devamı gelecek bu onların hayal dünyası ve tercihi olacak. Ama ne yalan söyleyeyim kafamda ikincisinin hikâyesi daha birinci kitabın son bölümünü yazarken çoktan hazırdı!

BERNA OLGAÇ: Açılıp kapanan kapılar aralığında kitaplar birer kapıdırlar ve açıldığında bambaşka dünyalara okuru çekerler. Biz yola çıkarken güdük bir metin tuzağına düşmeden canlı, hareketli, okuru düşündürüp, sorgulatan, merak ve heyecanın, düş gücünün sınırlarını zorlayan bir anlayışta yazmaya özen gösterdik. Bu dinamikleri yeniden içselleştirdiğimizde sanırım bana da yeniden bu oyuna dahil olmak düşer.

Kırmızı Çan, Şafak Güçlü&Berna Olgaç, Mühür Kitaplığı, 277 Sayfa.

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.