OYUNCU GÖKHAN ERYILMAZ İLE KEYİFLİ BİR SÖYLEŞİ.

SÖYLEŞEN: BERNA OLGAÇ

OYUNCU GÖKHAN ERYILMAZ İLE KEYİFLİ BİR SÖYLEŞİ.
Yayınlanma: Güncelleme: 746 views

Bu söyleşide sevgili Gökhan Eryılmaz’la tiyatronun bugüne ve insana dair ne söylediğine, oyunlarının iç dünyasına, bir oyuncunun her temsilde yeniden doğan hikâyesine tanıklık ediyor ve ‘Şiir dediğin nedir ki / bir kısa film / Biz uzun metraja / koşuyoruz hayat’ dediği dizelerinde yankı bulan, yüreğine kulak veriyoruz.

Berna OLGAÇ: Elbette herkesin kafasında farklı karşılığı olan sanat kavramı bana çocukluğa doğru çıkılan bir yolculuk gibi gelir. Özümüze, kendimize, içimizdeki çocuğa doğru çıktığımız, hayat karşısında düştüğümüz yılgınlığa, yorgunluğa zevk ve güzellik duygusuyla yanıt aradığımız bir var olma mücadelesi olarak. Ve her sanatçının diğer insanlara göre başka bir derdi olduğunu düşündüğümde sizin sinemaya ve tiyatroya gönül veren bir oyuncu olarak kendinizi ifade etme ihtiyacının nasıl doğduğunu ve sanatın disiplini içinde yapmak istediklerinizin derdinin ne olduğunu merak ediyorum. Bu anlamda tiyatro sizin için bir başlangıç mıydı, yoksa hayattaki arayışlarınızın bir durağı mı?

Gökhan ERYILMAZ: Sanat benim için bir kaçış değil, bir içe dönüş yolculuğu. İnsanın kendi özüne, çocukluğuna, unuttuğu ilk sezgisine doğru yürüyüşü. Hayat bizi çoğu zaman dışarıya savurur ve  başkalarının seslerinde, bakışlarında, tanımlarında kaybolur gideriz. Ama sanat insana kendi sesini geri verir. Bir başkasını oynarken bir yandan içimizdeki susanları da  konuşturur. Sessizlik bile bir çığlık kadar gerçek olabilir. Tiyatro benim için bir başlangıçtan çok, aslında kendimizle karşılaştığımız ayna. O aynada sadece karakterleri değil, kendi gölgeni, korkularını, yaralarını da görebilirsin. Bu yüzden sahnede durabilmek, önce kendine dürüst olmayı gerektiriyor. Sanatın disiplini bu yüzden benim için bir kural değil; bir ruhsal dayanıklılık biçimi. Benim derdim, insanı anlamak. Görünmeyeni, söylenmeyeni, bastırılanı…Her rol bir parça ben, her karakter bir başka ihtimal. Ve belki de bu yüzden oyunculuk, hayatın içinde yeniden doğabilmenin en saf yolu. Sanat, var olmanın en sessiz ama en kalıcı hali…Kimi zaman bir fısıltı, kimi zaman bir haykırış.

Berna OLGAÇ: Biraz yaratım sürecinden bahsedelim istiyorum. Bir karakterin dünyasına girmeden önce ruhsal ya da zihinsel olarak nasıl hazırlanıyorsunuz? Önce metni mi, yoksa insanı mı anlamaya çalışıyorsunuz?

Gökhan ERYILMAZ: Benim için bir karaktere hazırlanmak, bir metni okumaktan çok bir ruhun sesini dinlemekten geçiyor. Metin yalnızca kapıdır ama kapının ardında bir sessizlik, bir yankı, bir nefes gizlidir. Onu arayıp bulmaya çalışırım. Ve bu yüzden bir karakterin dünyasına girmeden önce zihnimi değil, kalbimi açmaya çalışırım. Derinlik orada gizlidir. Çünkü akıl çoğu zaman sınıflandırır, ölçer, biçer; ama kalp duyar ve  ben o duymayı ararım  bazen bir cümlenin arasında, bazen bir bakışın içinde, bazen de o karakterin hiç söylemediği bir kelimede.Ruhsal hazırlık, bir tür arınmadır aslında. Kendinden sıyrılmak, gündelik olanın tozunu üzerinden üflemek, başka bir bilince yer açmaktır. Bunu bazen müzikle, bazen sessizlikle, bazen de uzun yürüyüşlerle yaparım. Çünkü bir karakterle içsellik bütünlük oluşturmak için önce kendinden çıkmayı öğrenmen gerekir. Ben metinden önce insanı anlamaya çalışırım ama o insanı sadece karakter olarak değil, yaşamsal varlığını görmeye çalışırım. Onun geçmişini değil, sesini, acısını değil, çığlığındaki eylemini değil, nedenini duymaya çalışırım. Ve o neden, bana rolün özünü fısıldar. Oyunculukta en büyük hazırlık bazen hiçbir şey yapmamaktır.Çünkü gerçek duygular, zorlandığında değil, bekletildiğinde doğar. Ben o bekleyişte kalmayı severim tıpkı bir tohumun toprağın altındaki sabrını izlemek gibi.

Berna OLGAÇ: Geçtiğimiz yıllarda benim de keyifle izlediğim insanların birbirine duyduğu güvenin ve empati yeteneğinin toplumun temeli olduğu vurgusunun öne çıktığı “Hepimiz Birimiz ” adlı insan ilişkilerinin tüm çıplaklığıyla ele alındığı, çağımızın bireyselleşmiş insanının vicdani boşluğunu sorgulamasına, karakterler arasında yaşanan ahlaki kırılmaya tanıklık ettiğimiz bir oyun sergilediniz. “Hepimiz Birimiz” sözü hani meşhur “Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için” deyişinin yarısı aslında. Bu yarımı seçmek eksik bir dayanışmayı da işaret ediyor kanımca. Birimiz eksik kaldığında hepimiz eksiliriz vurgusuyla. Oyunu Dostoyevski’nin kahramanlarındaki iç hesaplaşmayı, Brecht’in seyirciye dönük etik uyarısını, Beckett’in varoluşsal yalnızlığını çağrıştıran figürlerin eşliğinde izliyorsunuz adeta ve seyirci, karakterlerin değil kendi iç sesinin dinleyicisi oluveriyor. Yani her insana aynalık etmeyi başaran yanıyla…Peki sizin oynadığınız karakterin iç dünyasında sizi çeken çatışma neydi diye sorsam. Kendinizle ya da kendi değerlerinizle yüzleştiğiniz anlara dair neler söylemek istersiniz. Yani karakterinizle aranızda kurduğunuz bağ, kişisel bir iç hesaplaşma da yarattı mı?

Gökhan ERYILMAZ: Metin karakteriyle tanıştığımda ilk hissettiğim şey acıma değil, tanıma duygusuydu. Çünkü onun hikâyesi, sadece bir adamın ihanete uğraması değil; insanın kendi iyi niyetinin, kendi sevgisinin elinde tükenişiydi aslında. Metin karakteri, sevmenin bir tür körleşmeye dönüşebileceğini gösteren bir karakterdi. O, karısını severken fark etmeden kendini yok eden bir adam ve bence bu çağın en trajik yanlarından biri de bu. İnsanlar sevdikleri kadar, o sevgiye sığınarak kendi varlıklarını kaybediyorlar. Bu hikâyede beni en çok çeken çatışma, haklı olmanın yetmediği bir dünyada, insanın vicdanını nasıl koruyabileceği sorusuydu. Metin, yaptığı şeyin yanlış olduğunu biliyor; ama bir yandan da başka bir yanlışın kurbanı oluyor. O yüzden “ahlaki” denilen çizgiler, bu oyunda birbirine karışıyor.Kimse tam suçlu değil, kimse tam masum değil. Herkes bir şey çalmış. Kimi parayı, kimi sevgiyi, kimi umudu. Metin’in eylemleri trajik ve yanlış, ama onun motivasyonlarını, insanın çaresizliğiyle bağdaştıra biliyorsun. Bu karakterin çaresizliği, insanın sevgi için sınırlarını zorlamasına dair bir pencere açıyor ve sahnede bunu deneyimliyorsun. Oyunculuğun temelinde şu gerçek var: Hak vermediğin hiçbir karakteri oynayamazsın. Çünkü oyuncu, karakterini yargılamaz; anlamaya çalışır. Ancak o zaman gerçeklik başlar ve karakter sahnede hayat bulur.

Berna OLGAÇ: Sizce tiyatro, bireyselleşmenin ve yalnızlaşmanın arttığı bir çağda bugünün insanına hâlâ “biz” duygusunu hatırlatabilir mi. Ve sahnede anlatılan bir hikâye, gerçek hayatta bir dönüşüm yaratabilir mi?

Gökhan ERYILMAZ: Tiyatro, insanın insana dokunabildiği yer derim her zaman. Çünkü sahnede sadece bir hikâye anlatılmaz; insanın kendiyle, vicdanıyla, suskun yanıyla yüzleşmesi anlatılır. Her karakter, seyircinin içinde kendini bulan bir parçamızdır aslında.Bugünün dünyasında insanlar birbirine temas etmeyi unuttu. Herkes kendi kabuğunda, kendi gerçekliğinde kaybolmuş durumda. Tiyatro ise bu sessizliğin ortasında yanan küçük bir ışık gibi… Orada bir anda bir söz, bir bakış, bir nefes bizi yeniden hatırlatıyor: ‘Biz’ olabilme ihtimalini. Ben tiyatronun dünyayı bir anda değiştireceğine inanmam ama bir kalpte, bir düşüncede bir kıvılcım yakabileceğine inanırım. Çünkü her dönüşüm önce insanın içinde başlar. Ve tiyatro, o içteki dönüşümün en eski, en sahici dilidir.”

Berna OLGAÇ: Edebiyatla olan ilişkinizden de biraz konuşmak isterim. Ne de olsa tiyatro ve edebiyat aynı damardan beslenen iki sanat. Bir oyuncu olarak gerek sinemada gerek tiyatroda edebiyatla kurduğunuz kişisel bağın oyunculuğunuzu nasıl etkilediğini merak ediyorum. Okuduklarınız, sahneye ya da karakterlere yaklaşımınızı etkiliyor mu? Ayrıca bir Orhan Veli tutkunu olduğunuzu biliyorum. Orhan Veli’nin ‘sıradan insanı’ şiire taşıma cesareti, onun sade ama güçlü dili, insana ve hayata bakışı sizin ruhunuzda ve sanatınızda nasıl bir karşılık buluyor?

Gökhan ERYILMAZ: Edebiyat benim için sadece kelimelerden ibaret değil; insanın iç dünyasının bir yansıması. Oyunculukla kurduğum bağın da tam kalbinde o var. Çünkü bir metni anlamak, aslında bir ruhu anlamak demektir. Ben sahnede bir karakterin cümlesini söylerken sadece kelimeleri değil, o kelimenin yazıldığı anın duygusunu, kokusunu, suskunluğunu da taşımaya çalışırım. Edebiyat bana bu derinliği öğretti kelimenin ardındaki insanı görmeyi.

Orhan Veli’ye gelince… Onun şiirinde beni en çok etkileyen şey, kaleminden çıkan duyguların büyüklüğünün gerçekliğinde gizli oluşu… Çünkü ben de oyunculukta o gerçekliğin peşindeyim. Bir bakıma, Orhan Veli’nin şiiriyle oyunculuğun özü aynı: İnsanı, tüm çıplaklığıyla anlatabilmek. O, hayatın basitliğinde derinliği buldu ben de sahnede aynı şeyi arıyorum.Belki de bu yüzden onun dizeleriyle sık sık aynı duyguda buluşuyorum o naif ama isyankâr tonuyla. Çünkü ne kadar sahne değişirse değişsin, insan hep aynı soruya sesleniyor, ‘Ben kimim?’ Ve hem edebiyat hem tiyatro, o soruya verilen, en güzel cevap aslında.

Berna OLGAÇ: Hazır Orhan Veli demişken de yazma yönünüzü konuşalım isterim. Yazdığınız şiiri nasıl tanımlarsınız “dili dönüştüren” mi yoksa “dili yaşayan” anlayışta mı bir alan yaratıyorsunuz? Şiiriniz hangi duygu ve deneyimlerden doğuyor desem neler söylemek istersiniz? Yoksa bir şiirinizle mi bu satırları okuyanları selamlamak istersiniz?

Gökhan ERYILMAZ: 
“Aynı masaya sohbetimiz düştü,
Kimsenin eli uzanmayınca
Dudaklar, toplayıp birbirine ikram etti.
Oysa küçük bir selamdı.
Şimdi derinlere gitti.
Gözler buluştu
Sözler kavuştu
Tenler kıvrımına karıştı derken
Derinden gelen bir el,
Alıp götürdü nerde nesi var nesi yok…
Dönüp bir baktım,
Masada artık
Hiçbir şey yok…”

Berna OLGAÇ: Her şeyin tanımı gibi aşkın da tanımı değişti. Bizleri artık duyguların değil rakamların güldürdüğü bir çağda hayatı temize çekmenin imkânsızlığından dem vurarak yaşamak ne zor şey kalbi olana diyor ve soruyorum. Şairin dediği gibi sizce de ‘Aşk bir imkânsızlık tasarımı gibi’ mi kalıyor günümüz dünyasında?

Gökhan ERYILMAZ: Evet, belki de aşk artık bir imkânsızlık tasarımı gibi… Çünkü çağımız, hisleri hızla tüketen bir çağ. Duyguların yerini rakamlar, bakışların yerini ekranlar aldı. İnsan artık hissetmekten çok ölçüyor; sevmekten çok, karşılaştırıyor. Ama yine de aşk, bütün bu gürültünün içinde hâlâ sessizce direnen bir varlık. Belki o yüzden bu kadar kırılgan, bu kadar ulaşılmaz görünüyor. Çünkü kalabalıklar arasında hâlâ kalbiyle yürüyenler için aşk, bir tür mucize hâline geldi. Ben aşkı, bir ‘sahip olma hâli’ değil, bir ‘var olma biçimi’ olarak görüyorum. İnsan sevdiği zaman, kendini yeniden hatırlıyor; bütün unuttuklarına rağmen hâlâ insan kalabildiğini fark ediyor. Belki aşk artık eskisi kadar kolay yaşanmıyor ama hâlâ insanı en sahici hâline döndüren tek duygu o. O yüzden ben aşkın imkânsız değil, sadece daha cesur insanları seçtiğine inanıyorum.

Berna OLGAÇ: Yaratmak istediğiniz karakterlerle söylemek ve yapmak istediklerinizi düşündüğünüzde toplumun sanat algısı sizi kaygılandırıyor mu? Malum sanatın kendine yabancılaşan yanını ağırlıkta hissettiğimiz şu dönemde bir oyuncu olarak bu yalnızlıkla nasıl baş ediyorsunuz?

Gökhan ERYILMAZ: Beni en çok kaygılandıran şey, sanatın anlamını yitirmesi değil; insanın sanata neden ihtiyaç duyduğunu unutması. Çünkü sanat, aslında insanın kendine yazdığı en dürüst mektuptur. Bugün hız çağında yaşıyoruz; duygular bile ‘tüketim süresi’ olan şeylere dönüştü. İnsan derinleşmekten korkuyor, oysa sanat tam da o derinlikte var oluyor. Bu da haliyle, sanatı üretenleri yalnızlaştırıyor. Ama ben bu yalnızlığı bir kayıp değil, bir gereklilik olarak görüyorum. Çünkü bazen kalabalıkların ortasında duyulmaz hâle gelen sesi, sanatçı yalnızken yeniden duyar. O sessizlikte yeni bir anlam, yeni bir söz filizlenir. Benim için oyunculuk da bu sessizlikle konuşma hâli gibi. Toplumun sanat algısı kimi zaman yüzeyde kalsa da, ben hâlâ bir sahnenin, bir bakışın, bir sözün birinin içinde yankı bulabileceğine inanıyorum. Belki artık az kişiye ulaşıyoruz ama o azlık, samimiyetin ta kendisi. Sanatın yabancılaşmasına karşı durmak için, önce insanın kendine yabancılaşmaması gerekiyor. Ben o direnci sahnede tutmaya çalışıyorum.

Berna OLGAÇ: Sahneye adımınızı attığınızda, repliklerin ötesinde, o ışıkların altında kendinizi en çok hangi duyguda karşı karşıya buluyorsunuz? Her oyuncunun içinde taşıdığı görünmez bir sahnesi olmalı. Sizin iç sahnenizde o an hangi hikâyeler dönüyor? Çünkü bazı oyunlar bitmez ve seyircinin sessiz tanıklığıyla insanın içinde susarak yankılanmaya devam eder.

Gökhan ERYILMAZ: Sahneye her adım attığımda, ilk hissettiğim şey sessizliktir. O sessizlikte bir nabız vardır; hem benim hem seyircinin. O an bir şey başlar ne tamamen bana ait, ne de tamamen onlara. Bir tür ortak bilinç hâlidir bu. Replikler elbette bir rehberdir ama asıl olan, o kelimelerin ötesinde nefesin, bakışın, kalbin ne söylediğidir. Işıkların altında ben her defasında insanla yeniden karşılaşıyorum hem kendimle hem onun hikâyesiyle. Belki de tiyatronun büyüsü tam da burada: Söz biter, sessizlik konuşur.

Berna OLGAÇ: Son olarak, değerli okurlara, tiyatronun kalbinden, insan olmanın özüne dair bir cümle bırakmanızı istesem ne söylersiniz?

Gökhan ERYILMAZ: Hayatın sahnesinde insan olmak, oynadığın role değil, unuttuğun kalbine dönmektir.”

Berna OLGAÇ: Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ediyorum. Yeni projelerinizle buluşabilmek dileğimle.

Gökhan ERYILMAZ: Bu keyifli söyleşi için ben çok teşekkür ederim. O halde buna bir veda değil; sadece yaşamın sahnesinde bir perdenin kapanışı diyelim, sessiz ama anlam yüklü kısa bir mola.  Sevgilerimle.

Berna OLGAÇ:  O zaman ben de “En çok da vedaların sarılışını seviyorum. Ne kadar da Hoş geldin -sin!” dediğiniz dizenizle bir virgül koyalım diyorum. 😊 

***

Gökhan ERYILMAZ kimdir?
Aslen babası Kastamonulu, annesi Erzincanlı bir ailenin çocuğu olan Gökhan Eryılmaz, 20 Şubat 1976 yılında Almanya’nın Essen kentinde dünyaya geldi. Anaokulu ve birinci sınıf eğitimini Almanya’da tamamladıktan sonra, ailesinin kesin dönüş kararıyla İstanbul’a yerleşti. Böylece onun yaşamında, hem kültürel hem de duygusal anlamda izler bırakacak İstanbul hikâyesinin temelleri atılmış oldu.

Daha çocuk yaşlarda müzik ve sanata ilgi duyan Gökhan, küçük yaşta şiir denemeleri yapmaya başladı ve okul piyeslerinde sahne alarak sanatın ilk adımlarını attı. Sanat aşkı içinden hiç eksilmedi; ancak hayat onu bir süreliğine farklı bir yola, fizik bölümünde okumaya yönlendirdi. Burada kendine ait bir şey bulamadığını fark eden Gökhan, son sınıfta üniversiteden ayrıldı.

Kendini ve yolunu aradığı bu dönemde farklı işler yaptı; fakat içinde hep aynı ses yankılanıyordu. Her şey tamammış gibi ama bir o kadar da eksik bir şey var… O eksik parçayı sonunda buldu: Oyunculuk.

Çocukluk yıllarından beri kalbinde taşıdığı sanat tutkusu, onu yeniden sahneye çağırmıştı. Bu çağrıyla birlikte 3 Moto Oyunculuk Atölyesi’nde Ümit Çırak ve Zeynep Kaçar gibi değerli hocalardan iki yıl eğitim alarak profesyonel sanat hayatına adım attı. Eric Morris, Stella Adler, Meisner, Ivana Chubbuck ve Stanislavski gibi metot oyunculuk ekolleri üzerine uzun yıllar çalıştı. Çeşitli sinema, dizi, reklam filmi ve tiyatro projelerinde rol alarak geniş bir deneyim yelpazesi kazandı.  Bir dönem oyuncu adaylarını konservatuara hazırlayan ve profesyonel oyunculara koçluk yapan Eryılmaz, son yıllarda bu kez kendi sahnesine dönerek daha çok ekranda olmayı tercih etti.

Sahne çalışmalarının yanı sıra, şiirler, senaryolar ve hikâyeler de kaleme almaktadır.

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.