Kitap
Edebiyatın vicdanı, bu kez tarihin tozlu raflarından ve insan ruhunun karanlık dehlizlerinden süzülüp gelen iki dev eserle ses veriyor. Erinç Büyükaşık, toplu öykülerini bir araya getirdiği “Göğe Düşen Kuş” ve bir dönemin anatomisini çıkaran roman dosyası “Kaybolan” ile okuru sadece okumaya değil, hatırlamanın ağır yükünü paylaşmaya davet ediyor.
Göğe Düşen Kuş, mübadeleden depreme, distopik yarınlardan kadına yönelik şiddetin dilsiz çığlığına kadar geniş bir coğrafyanın panoramasını sunuyor. Büyükaşık, bu toplu öykülerinde kelimeleri adeta birer neşter gibi kullanarak, toplumsal yaranın kabuğunu usulca kaldırıyor.
Kaybolan ise, 12 Eylül’ün soğuk gölgesinde parçalanmış bir ailenin, kuşaklar boyu süren “evini arama” hikâyesi. Sivas’tan İzmir’e uzanan bu yolculukta yazar; yasaklı kitapların, gece yarısı baskınlarının ve bir babanın suskunluğuna hapsolmuş sırların izini sürüyor.
Bu iki eser, “unutmamanın” en estetik ve en sarsıcı hali olarak raflardaki yerini almaya hazır.
“Göğe Düşen Kuş”: Kelimelerle Örülmüş Bir Hafıza Atlası
Erinç Büyükaşık, yeni kitabı “Göğe Düşen Kuş” ile okuru, seslerin ve gölgelerin rehberliğinde bir keşfe çıkarıyor. 25 öyküden oluşan bu seçki, sadece bir anlatı değil; unutulmaya yüz tutmuş hayatların iade-i itibarı niteliğinde.
Mübadele kıyılarının tuzlu kokusundan, bir deprem enkazının altından yükselen piyano sesine; mutfaktaki soğan kokusuna sinmiş kadınlık dramından, geleceğin gri ve metalik yalnızlığına kadar her bir öykü, okurun kalbinde bir “kırılma noktası” yaratıyor.
Büyükaşık, Didem Madak’ın “çiçekli şiirler yazmak” isteğine benzer bir zarafetle, hayatın en sert gerçeklerini şiirsel bir dille dokuyor. Göğe Düşen Kuş, kanadı kırılmış ama gökyüzünden hiç vazgeçmemiş ruhların kitabı.
Geçmişin Hayaletleriyle Yüzleşmeye Hazır mısınız? : “Kaybolan”
Erinç Büyükaşık’ın kaleminden dökülen “Kaybolan”, Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden birini, 12 Eylül darbesini, makro tarihin değil, mikro hayatların içinden anlatıyor.
Roman, sararmış bir aile albümünün sayfaları arasından sızan bir fısıltı gibi başlıyor: “Babanın sessizliği, aslında en yüksek sesli çığlıktır.” Sivas’ın dondurucu ayazından İzmir’in körfezine uzanan bu sürgün ve arayış hikâyesinde okur; baskınlarla, gömülen kitaplarla ve bir türlü birleşemeyen hayat parçalarıyla karşılaşıyor.
Kaybolan, sadece kaybolan insanları değil, bir ülkenin kaybolan masumiyetini ve bir evladın babasının belleğine yaptığı o zorlu yolculuğu anlatıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “boşluk” kavramına selam duran bu roman, edebiyatseverler için sarsıcı bir deneyim vaat ediyor.”
Erinç Büyükaşık’ın yazıları için tıklayınız…
